YEP’in hedefleri gerçekçiymiş ama 120 milyar civarındaki kısa vadeli borçların çevrilebilmesi için gereken kaynağın, ekonominin küçülmeye zorlandığı bir dönemde nereden geleceği belli değil. Ortada ne o “hedeflere” götürecek bir araç ne de belirgin bir yol haritası var. İflaslar, işten çıkarmalar çoğalacak, yoksulluk derinleşecek. Önümüz kış, ülke yakıt ithalatına bağımlı, TL çok zayıf. Günlük yaşam iyice zorlaşacak.
Muhalefet, CHP’sinden sol harekete kadar, yerel seçimlerde, bu koşullarda (AKP’nin elindeki olanaklar bir yana) krizin altında ezilenlerin oyunu, bugüne kadar izlenen politikalarla alabileceğini, hatta ilgisini çekebileceğini düşünüyorsa yanılıyor.
Kriz ve ezilenler
Varoufakis’in, faşist partilerin, ekonomik krizlerde kitlelerle kurduğu ilişkisi üzerine gözlemleri işimize yarayabilir: Faşistler, şiddetli bir kapitalist krizde yaşamları altüst olan insanlarla diyalog kurarak iktidara geldiler; onları küçümsemek yerine gözlerinin içine baktılar, onurlarını restore etmeyi vaat ettiler, dostluk eli uzattılar; daha geniş bir idealin parçası olma duygusu uyandırdılar. Bu özgüven aşılayan yaklaşımlar, aynı zamanda, böylece canlanan umutları tehdit eden yabancıların, bir “öteki”nin varlığına ilişkin uyarılarla birlikte geliyordu. “Onlara karşı biz” politikası, sosyal sınıf olma özelliklerini zayıflattı, taraflar esas olarak kimliklerin diliyle tanımlanır oldu.
Biz de sert bir finansal krizle başlayan 2000’li yılların başından bu yana AKP’nin yükselişini sağlayan formülün içine, önce laikler, sonra darbeciler, ardından FETÖ ve “teröristler” kavramlarını, şimdi de “kriz mıriz yok, manipülasyon var” savını yerleştirebiliriz.
Geniş kapsamlı iki araştırma, bu gözlemleri derinleştirecek veriler sunuyor. Funke, Schularick ve Telebesch’in çalışmalarına, perşembe yazımda değinmiştim: Finansal krizler ile kitlelerin tepkileri, “popülist” partilerin yükselmesi arasında güçlü bir ilişki var. Bu krizler, sanayi krizlerinden, ekonomik daralmalardan çok daha güçlü siyasi sonuçlar yaratıyor. Merkez partileri zayıflıyor, parçalanmışlık artıyor. Kitleler yalnızca ekonomiyi yönetenleri beceriksizlikle suçlamakla kalmıyor, egemen ekonomik modeli de sorgulamaya başlıyorlar. Bu güvensizlik, belirsizlik, hoşnutsuzluk ortamında basit açıklamalar üreten, suçu, halkın iradesinin gerçekleşmesini engelleyen, etnik, dini, kültürel farklılıklarla tanımlanan belli bir “ötekine” yükleyebilen sağ popülist, faşist partiler güçleniyorlar.
Kültürün maddiliği...
Prof. Michele Gelfand ve 40’tan fazla araştırmacıdan oluşan ekibi, 33 ülke (Türkiye de var) ve tarihte yüzden fazla grup üzerinde yaptıkları araştırma (Science, 2011, cilt 323, sf. 1100) insan topluluklarının gerçek ya da hayali, ekonomik, siyasi, ekolojik, etnik, kültürel tehlikeler karşısında, katı kültürel normları (davranış kuralları, sınırları belli değerleri) tercih ettiklerini, güven veren liderlere, geleneksel değerlerin disiplinine sığınmayı seçtiklerini gösteriyor. Gelfand, geçen hafta The Guardian’da, o araştırmanın sonuçlarının, finansal krizden sonra sağ popülizmin yükselişini, Trump ve Brexit’i de açıklayabildiğine işaret ediyor, kültürün siyasi tercihler üzerindeki etkisini vurguluyordu.
Gerçekten de ekonomik (sınıf) çelişkiler son derecede önemli, hatta son tahlilde belirleyici ama bu çelişkilerin etkileri belli bir kültürel ekoloji içinde yaşanıyor, anlamlandırılıyor.
Türkiye’ye dönersek, ekonomik krizin, derinleşen sınıf çelişkilerinin siyasal İslamın tabanının dokusunu gevşeterek muhalefete, o tabana nüfuz etme olanağı sağlayacağını umanların yine yanılacağını düşünebiliriz. O kesim katı kültürel normlar içinde yaşıyor; AKP döneminde edindiği özgüvenin tehdit altında olduğuna inanıyor. Ekonomik krizde, safları daha da sıklaştırmayı, güçlü liderin güven verici sesine sadık kalmayı tercih etmeleri çok güçlü bir olasılıktır.
Diğer taraftan, insanlar siyasete katılmak için, önce “biz” ve “onlar” ayrımını görmek istiyor (Chantal Mouffe) “biz” ve “onlar” arasındaki farkı sulandıran bir mutabakat arayışını değil! Siyasal İslamı kültürel alanına/dünyasına sızmaya çalışmadan önce, “bizi” ve “onları” tanımlayabilmek, güven verici bir seçenek oluşturmak gerekiyor. Bu da öncelikle, muhalefeti, güvenilir bir liderlik, değerleri, talepleri belirgin ve birçok açıdan daha cazip, güçlü bir “blok” oluşturacak biçimde toparlamayı gerektiriyor.
Yerel seçimler ve ekonomik kriz
Yazarın Son Yazıları
İBB davaları sürüyor, İmamoğlu 9 Temmuz’da ne olacak, operasyon mu var diye soruyor.
Amerika’da başkanlar görevi devralırken hemen her zaman John Winthrop’un ünlü, “Yeni Kudüs”, “istisna ülke”, “aşikâr yazgı” (manifest destiny) vaazını (1630) anarlar.
NATO Ankara Zirvesi, ittifakın stratejik yöneliminde yapısal bir değişimi yansıtıyor.
Amerikan toplumunda Roma İmparatorluğu’nun çürüme, çöküş aşamasını anımsatan bir dönüşüm yaşanıyor.
7 Haziran 2026’da Versay Sarayı’nda ve Tahran’da eşzamanlı imzalanan 14 maddelik İslamabad Mutabakatı, İran-ABD savaşını resmen durdurdu
Sonuçta yeni Apartheid, duvarlarla değil, yaşamın dolaşımını düzenleyen görünmez mekanizmalarla kuruluyor. Bir tarafta sermaye, veri, mineraller ve su için sınırsız hareket; diğer tarafta insan için sınırlı hareket, sınırlı hak, sınırlı nefes. Küresel düzenin hakikati şu: Artık-değer çevrede üretiliyor, fakat yaşamın güvenliği merkezde korunuyor. Bu yüzden Apartheid artık küresel; sermayenin düzeni ise hem ekonomik hem biyopolitik hem de biyo-ırkçı.