Veysel Ulusoy

Ekonomik büyüme paradoksu

03 Mart 2019 Pazar

Başta Columbia Üniversitesi öğretim üyesi Bhagwati’nin yaklaşımı ile gündeme gelen, daha sonra da özellikle uluslararası ticaret ve yatırım konusunu araştıran ekonomistlerin vurguladığı bir konu var: Büyüme ile gelen fakirlik. Özünde paradoks (çelişki) gibi gözüken bu konu aslında gelişmekte olan ülkelerde son dönemde sıkça yaşanan bir olgu haline geldi.

***

Yatırımı ve ulusal geliri artan bir ülkede süreç nasıl olur da fakirleşme ile sonuçlanır?
Açıklayalım!
Serbest piyasa ekonomisinin ilkelerinin ekonomimize girişi olan 1980’lerde, ekonomik büyümeyi ihracata ve tüketime dayalı bir yapı üzerine kurduk. Tercihin bu yönde olması, özellikle verimliliğe dayalı rekabetteki üstünlüğümüz olan tekstil gibi birkaç ürün yelpazesinden öteye gitmedi, gidemezdi de zaten. Belirli bir süre ihracatımızın artışını parlayan gözlerle izledik ama o parlaklığın altında görünmeyen en az iki tehlike vardı. İlki, gelen dövizi net gelirimiz olarak algılayıp dış borca dayalı sermaye ile kapasite yatırımları yapmamız, ikincisi ise “belirli” ürüne dayalı büyümede uluslararası fiyat oranının (ticaret haddinin) devamlı bir düşüş eğiliminde olması.

***

Diğer benzer ülkelerin piyasaya çıkması ile de bu fiyat oranı rekabete dayalı bir etki ile daha da düşmeye başladı ve kaçınılmaz bir sonuç ortaya çıktı: Fakirleştiren büyüme. Evet, büyüdük, döviz kazandırıcı süreç yaşadık ama dış ticarette aynı miktar dövizi kazanmak için daha çok üretip sattık. Zamanla bu ücretlerde de göreceli düşüşe neden oldu.

***

Ekonomideki benzer paradoksu sadece fakirleştiren büyüme olgusu içinde yaşamıyoruz elbet. En başta gelişmiş ülkelerde bir hastalık niteliğindeki tasarruf paradoksu var. Herkesin tasarrufa yöneldiği bir toplumda, yüksek faizler belirli bir süre sonra eşik noktasının altına iner. Gelir seviyesi düşen hane halkı harcamada kesintiye gider. Toplam talepteki bu daralma sonuçta varlık fiyatlarında da düşüşe neden olur ve sermaye birikiminde daralma yaratır.

***

Günümüzde yaşanan ekonomik çalkantının nedenlerini kapsayan en az bir paradoks daha var. Buna Fisher’in yaklaşımının yeni bir açısı olan “borç (deflasyonu) enflasyonu paradoksu” diyeceğim. 2008 küresel kriz sonrası bollaşan ABD dolarının faiz oranlarını indirmesi bizim gibi gelişmekte olan ülkelerde ucuz dış borca dayalı şımarık yatırımları artırdı. Borcun reel ağırlığı zamanla kendini geri dönmeyen gelirlerde gösterdi ve en ufak bir dışsal etkiyle de dönüşü olmayan bir borç sarmalına dönüştü. Önce kur, sonra enflasyon ve faizler arttı, hane halkı gelirleri eridi, azalan harcamalar varlık fiyatında da reel düşüşleri beraberinde getirdi.
Paradoksun bu haliyle son bulmadığını vurgulamak zorundayım. Temel sonuç esas itibarıyla bundan sonra ortaya çıkıyor. Yüksek faiz maliyetinin yatırım olanaklarını derinden etkilediği bir zamanda, karar vericilerin önce enflasyonu ve sonra da faizi düşürmek için uyguladığı para ve maliye politikaları yatırımcı ve bankaların yeni kararlar almasını öteledi. Biraz da baskılanmış bir fiyatlama uygulaması ile karşı karşıya kalan üretici/perakendeci, zaten ÜFE ve TÜFE farkında da görüldüğü üzere, düşük olan fiyatları, özellikle piyasada kalabilmek için kabullenmek zorunda kaldı. Girdi maliyet endeksindeki artışın da baskısı ile yukarıda belirttiğimiz “borç (deflasyonu) enflasyonu paradoksu”nun son kısmı tamamlanmış oldu.

***

Hayatta kalmanın öncelik olduğu böyle bir bulanık yatırım/ gelir ortamını düzeltmek kolay olmayacak!