Köşe Yazısı

A+ A-
Olaylar ve Görüşler

Bugün sorumluluk günüdür

10 Nisan 2019 Çarşamba

Tek kişinin egemenliğine doğru savrulan demokrasimizin geldiği bu noktada, onca yıllık demokrasi deneyiminden habersizmişiz gibi sus pus oluşumuz kabul edilebilir gibi değildir.

[Haber görseli]

Ülkemiz, uzun zamandan beri gerici akımların tehdidi altında. Denilebilir ki, Cumhuriyet tarihinin çok önemli bir bölümünü gerici akımlarla, hareketlerle ve kalkışmalarla mücadele ile geçmiştir. Son zamanlarda bu tehlike daha da boyutlanmıştır. Çünkü, gerici akımlara ön veren, onları görmezlikten gelen, görmezlikten gelmek şöyle dursun; destekleyen, ilerlemelerini kolaylaştıran uygulamalar handiyse devlet politikası haline getirilmek istenmektedir. Bu da, Tanzimat’tan beri her yeniliğe karşı başkaldıran zihniyetin, gemi azıya almasına neden olmaktadır.
Cumhuriyet idaresinin başına, Cumhuriyete karşı olanlardan bazılarının geçebildiği bir demokrasi(!) modeli, bilmem ki dünyada başka bir ülkede var mıdır? Bu, kendi -ayağına değil!- kafasına kurşun sıkmak gibidir. Cumhuriyetin varlığına kastetmek, dolayısıyla, ulusun özgür bir ortam içinde varlığını sürdürmesine set çekmek işte budur.
Peki, yıllardır Cumhuriyetin varlığına kasteden, onu yokluğa savurmak için çırpınan sinsi hareketler karşısındaki çabalar ne âlemdedir?
Doğruyu söylemek gerekirse, 1950’li yıllarda başlayan yozlaşma ile -sözüm ona- demokrasiye geçmeye çalışırken, demokrasinin temel ilkelerini unutan, o yoldan çıkıp yan yollarla yarı faşist tuhaf bir modele doğru yürüyen egemen politikalara esir olduk.
Bunun için, artık Cumhuriyet tarihimize dikkatle göz atmanın ve değerlendirmelerde bulunmanın zamanıdır. Çünkü bugün vardığımız noktada, ulus bilincinden uzaklaşmış, duygu ve düşünce bütünlüğü olmayan, ortak hedeflerden habersiz bir kuru kalabalık görüntüsü vermekteyiz. Bu, için için çöküşün ta kendisidir ki, toplumun çok önemli bir bölümü bunun farkında bile değildir.

Suskunluk ve ötesi
Tek kişinin egemenliğine doğru savrulan demokrasimizin geldiği bu noktada, onca yıllık demokrasi deneyiminden habersizmişiz gibi sus pus oluşumuz kabul edilebilir gibi değildir.
Bunda, elbette aşağı yukarı on yılda bir tekrarlanan ve müzminleşmiş gibi görünen darbelerin etkisi çok büyüktür. Şakası yok, 27 Mayıs’la açılan darbe kapısından rap rap yürüyüşüyle ortalığı titrete titrete gelen askeri darbelerin payını yadsıyamayız. Ben, önemli ölçüde benimsenmiş olan, “27 Mayıs’ın demokrasiyi getirdiği, özgürlük ortamı yarattığı” düşüncesine temkinli yaklaşıyorum. Nedeni şudur: 27 Mayıs hareketi, seçimlerle işbaşına gelmiş, on yıllık bir iktidarın seçimle gitmesi çok muhtemel olan 1961 seçimlerinden bir yıl önce askerin ilk kez “idareye el koyması”dır. Bu, darbelerin kapısını açmış, sonra da, türlü gerekçelerle 1971’de ve 1980’de halkın ensesinde boza pişirilmiştir. Özellikle 12 Mart ve 12 Eylül dönemlerinde, aydınlara ve halka çok eziyet edilmiş, insanlar mahkemelerde süründürülmüş, hapislerde çürütülmüştür. Aileler dağılmış; insanlar işlerinden, aşlarından, eşlerinden olmuş; halk adeta sopadan geçirilmiştir. Acımasızlık örneği muamelelere maruz kalan insanlar kadar, onların uğradığı zulme, haksızlığa ve baskıya tanık olanlar da acı çekmişler, bu nedenle de sinip kenara çekilmişlerdir. İşte bunun içindir ki, “karışmamak, bulaşmamak, ortalıkta görünmemek, katılmamak” temelinde oluşan bir suskunluk dönemi başlamıştır. Toplumun büyük çoğunluğu böylesine edilgin olunca da, demokrasi en gizli ve en derin yarasını almıştır: Katılımsız, sessizlikle karşılanan demokratik hareketler, yalnızlık ve yankısızlık nedeniyle tükenip gitmeye, toplumda karşılığını bulamadan sönmeye mahkûmdurlar ve on yıllardır tam da böyle bir sonuçla karşılaşmışlardır.

Ya ‘Aydın’larımız?
Peki, bu durumda aydınlarımız ne yapmaktadırlar? Bu suskunluğu, bu edilginliği, bu kabullenmişliği aşmak, alaşağı etmek için hangi çabaları harcamaktadırlar?
Hemen söyleyelim ki, karneleri zayıftır. 1971 ve 1980 darbelerinden sonra büyük acılar çeken kuşaklara, yeni direngen kuşaklar eklenememiştir. Bunun açık nedeni yılgınlık ve umutsuzluktur; çekenin çektiğiyle, yapanın yaptığıyla kalmasıdır. Hiç kimseden hesap sorulmadan, haksızlık ve zulmün meşrulaşmasıyla biten dönem lerin mağdurlarının olumsuz örnekler olarak ortada bırakılmasıdır! Baskının, zulmün, demokrasi dışı uygulamaların alabildiğine artmasına ve yaşanan onca şeye rağmen, aydınların sorumluca bir çıkışına, bir karşı koyuşuna tanık olmadık. Bu, iç karartıcı, geleceğe olan umudu ve demokrasiye dair inançları zayıflatıcı bir durumdur. Aydınlar da susuyorsa, topluma kim öncülük edecektir? Aydınlar da görüşlerini ve düşüncelerini açıkça söyleyemeyeceklerse, kim söyleyecektir?

Bugün o gündür
Evet, şimdi sorumluluk günüdür. Şimdi susup, sonradan mıymıntılığı palavralarla örtbas etmeye çalışmanın aydın olmakla ilişkisi yoktur. Yalanın, dolanın, talanın ayyuka çıktığı; tek adam yönetiminin dayatılmaya başlandığı bu dönemde, susmamak her aydının görevidir. Ne diyordu Nâzım Hikmet: “Hürriyetin ilk şartı anlamaktır. / Anladığını anlatmayan alçaktır.”
Şunu unutmayalım: Yarının imzası, bugünden atılır!

Hüseyin Yurttaş