İstasyon binaları ne olacak?

13 Kasım 2019 Çarşamba

Haydarpaşa Garı’nın İstanbul’un yaşamından gaddarca çıkarılmasından sonra İstanbul’a Ankara’dan ve Anadolu içlerinden gelen trenlerin son durağı Pendik olmuş, bu nedenle de Pendik sonrasındaki istasyon binaları kaderlerine terk edilmişti.

Bundan önce bu binalardan benim en çok kullandığım ve tanıdığım Bostancı Garı’ydı.

Doğrusunu söylemek gerekirse şu günlerde Beşiktaş’tan Bostancı’ya taşınıncaya kadar da, bu binaların ne olduğu, ne olabileceği konusunda da bir şey düşünmemiştim.

Hızlı trenin ve Marmaray’ın, Pendik’in ötesine geçmesiyle gar binaları yeniden yaşamlarımıza katıldı, fakat bu kez işlevsiz olarak.

Bostancı’da küçük bir yeraltı geçidinden geçilerek perona ulaşılıyor. Suadiye, Erenköy, Feneryolu, Göztepe, Kızıltoprak istasyonlarında olan da sanırım aynı şey.

Gar binaları işlevsiz.

Tel örgüden barikatların arkasında hüzün veren bir görünümleri var.

Böylece bu binalarının kaderleri, gelecekleri konusunda ansızın bir kaygı duydum ve küçük bir araştırma yapıp zihnimde zaten beliren önerimi yazıya dökmeye karar verdim.

Konuya ilişkin olarak internette gezinirken Prof. Dr. Gülşen Özaydın ve Arş.Gör. Saadet Tuğçe Tezer’in “İstasyon Binalarının Kentteki Anlamı Üzerine Düşünceler” başlıklı çalışmasıyla karşılaşarak mutlu oldum.

Sayın Özaydın ve Sayın Tezer, internete 5 Ağustos 2014’te konulan yazıda, Bostancı’dan Kızıltoprak’a kadar istasyon binalarının tarihçeleri, mimari özellikleri ve bulundukları yerleşim yerleri konusunda aydınlatıcı bilgiler veriyorlar.

Buna göre bu binaların yapım tarihlerinin 1910 olduğu anlaşılıyor.

Bir yerde, yanlış anımsamıyorsam Bostancı istasyon binasının, Haydarpaşa Garı gibi 1872’de Haydarpaşa’yı yapan mimar ya da mimarlarca inşa edildiğini okumuştum. Konuyu sürdüreceğim için gelecek açıklamaları yayımlamak isterim.

Konuyu sürdüreceğim, çünkü sözünü ettiğim yazıda da (P.Nora’dan bir alıntıyla) belirtildiği gibi “Kentlerin kimlikleri, kimliği oluşturan öğelerin sürekliliği ile var olmaktadır. Dolayısıyla kent yaşamımda günümüzle ilgili deneyimler, büyük ölçüde geçmiş hakkında bilinenlerin üzerine oturur ve geleceğe yapılan her türlü aktarımın içinde bir anımsama öğesi yatar. Anımsamanın bireysel olmanın ötesinde toplumsal bir yanı bulunmaktadır. Diğer bir deyişle kente ait hafıza, toplumsal yoldan kurulan zihinsel bir süreçtir. Bu süreçte kente ait bilgiler kolektif hafıza yoluyla anımsanır ve hafıza yerleri ve mekânları üzerinden geleceğe taşınır.

Değerli araştırmacılara kent belleği konusunda duyarlılıkları ve bugün kaderlerine terk edilmiş gibi durmakla birlikte geleceklerine ilişkin şeytani rant planları yapıldığından kuşku duymadığım bu sevgili binalara dikkat çekmiş oldukları için teşekkür borçluyuz.

Onlar karar alıcıları kolektif hafızaya karşı duyarlı olmaya davet” ediyorlar...

Ben bir adım daha atarak, bu binaların bulundukları bölgeye ilişkin kent müzelerine dönüştürülmesini öneriyor, etkili olabilecek her kurumu ve kişiyi bu konuda çalışmalar yapmaya, düşünce üretmeye ve olası rant heveslilerine karşı uyanık olmaya davet ediyorum...

Konuyla doğrudan ilgisi olmasa da, yazımı kent belleğiyle ilişkin olarak değerli dostum Prof. Dr. Necat Birinci’nin bir uyarısı ve önerisiyle tamamlamak isterim.

Konuşmalarımızda sayın Birinci, yıkılan AKM’nin yanlış bir yere yapılmış olduğunu, yerine bir yenisinin yapılmasının değil -çünkü uygun bir başka yere de yapılabilir- çevresindeki bazı binaların da yıkılarak o mekânın 19. yüzyılın ortalarına kadar olduğu gibi tekrar “İstanbul’un Seyir Terası” olarak halka açılması gerektiğini belirtiyor...

Dinleyen olur mu bilmem. Fakat bana heyecan verici bir görüş olarak görünüyor.



Yazarın Son Yazıları

Okur mektuplarından 20 Kasım 2019
Ispanak 6 Kasım 2019
İrdeleyen akıl 30 Ekim 2019
Sivil Darbe...(*) 23 Ekim 2019
Şiir ve barış 16 Ekim 2019
Hayvan hakları 9 Ekim 2019
Ahret-ahretçilik 2 Ekim 2019
Cumhuriyet okumak... 25 Eylül 2019
Yazma hevesi 18 Eylül 2019
Müfredat 11 Eylül 2019
CHP yeniden umut olurken 4 Eylül 2019
Dişi üstündür 28 Ağustos 2019