Adnan Binyazar

Kültürel yayılım

17 Ocak 2020 Cuma

Beden doğar, büyür, süresi dolunca da toprağa karışıp yok olur. Sonsuzluğa, etten kemikten oluşan o varlığı duyarlıkla, düşünceyle, sevgiyle donatanlar erer. İnsanı bu gerçeğin ışığında değerlendirirken gazetelerde tiyatroların kapatılacağını, birçok sanatçının işsiz kalacağını okuyunca içim titredi.

Kişi, sanat kurumlarını yok etmeyi düşünüyorsa, kesinlikle tarih okumamıştır, yürek sarsıcı oyunlar izlememiş, gecelerini gündüz eyleyip bir kitabın büyülü dünyasına girmemiştir. O bir yana, sanata özendirici afişlerin çarpıcı renklerinin bile ayrımına varmamıştır.

Onlar, kapalı gözlerle doğdukları gibi, yaşam denen insanlık komedyasını, yürekte sızı yaratan tragedyaları görmeden toprağın altında yokluğa katılmışlardır.


Hamlet

Tarih boyunca yaratıcılığa kör kalanlar yasaklamıştır sanatsal güzellikleri. Faşist dönemlerde olduğu gibi, meydanlarda oluşturdukları kitap yığınlarını ateşe verenler, yaratıcılarını hapislerde çürütüp düşüncenin beyinlere işlemesini, duygu fışkırmalarını önlemeye kalkanlar da onlardır. Tarih onların lanetlenmiş sayfalarıyla doludur.

Masallara yaşamı bilgece özetleyen “Bir varmış bir yokmuş” söylemiyle başlanır. Shakespeare’in Danimarka Prensi Hamlet oyununun başkişisi Hamlet de nice acıların bunalımıyla “To be or not to be, that’s the question! (Olmak ya da olmamak, işte sorun bu!)” der. Bilgece uzun bir açıklamaya girerken de ona bir soru daha ekler: “Düşüncemizin, katlanması mı güzel, yoksa zalim kaderin yumruklarına, oklarına direnip bela denizlerine karşı ‘Dur, yeter! demesi mi?

Ülkemiz insanı nice dar dönemlerde Hamlet'in, kendine yönelttiği bu soruyla yüz yüze gelmiştir. Gençlerin yaratıcı sanat kaynaklarının köreltildiği o dönemlerde Hamlet anılırken onun şu başkaldırısı da atlanmamalı: “Kör talih, dünyayı düzeltmek için mi yaratılmışım?” Kral babasının uğradığı ihaneti öğrenen erdemli bir oğul başkaldırmaz da ne yapar?


Oyuncular


Hamlet, saraya davet ettiği oyunculardan, annesinin, kral babasını öldürüş sahnesini canlandırmalarını isterken onlara sanatlarının inceliğini de anımsatır:

Fazla durgun da olma; aklını kullanıp ölçüyü bul. Yaptığın söylediğini tutsun, söylediğin yaptığını. En başta gözeteceğimiz şey, yaratılışa, tabiata aykırı olmamak. Çünkü bunda sapıttık mı tiyatronun amacından ayrılmış oluruz. Doğduğu gün de, bugün de tiyatronun asıl amacı nedir? Dünyaya bir ayna tutmak, iyilerin iyiliklerini, kötülerin kötülüklerini göstermek, çağımızın ne olup ne olmadığını ortaya koymak. Gerçeği büyütmek ya da küçültmekle bilgisizleri güldürebilirsiniz ama bu bilenleri üzer; oysa bir tek bilgili dost, bilgisiz bütün bir kalabalıktan daha önemli olmalı sizin için.

Hep de düşünsel gelişimi köstekleyenler toplumda gerçeğin ortaya konulmasından gocunmuşlar, önce sanatçıları ortadan kaldırmak istemişlerdir.


Arkeolojik değer


Kültürel yaratılar arkeoloji değeri olan nesnelerdir. Yerin on kat altında olanı bile, bir gün yerinden alıp insanlığa armağan eden biri çıkar. Öyle olmasaydı, insanlık, Ortaçağ karanlığından apaydınlık bir Rönesans yaratabilir miydi?

Victor Hugo yaşlılık dönemlerinde yazdığı “Boaz Uykuda” başlıklı uzun şiirinde “İnsan genç olunca yeniden başlayan her gün zaferle doludur!” der. Sanat kurumlarını eylemsiz kılanlar er geç karşılarında genç toplulukları bulacaklardır. Kültürel yayılmayı görev sayan İBB, Bornova gibi belediyelere her gün bir yenisi katılıyor. İstanbul Modern gibi kurumlar ise her yaştan insan için sanatsal eğitimin yuvası olmuştur.


Yazarın Son Yazıları

Köy Enstitüleri 21 Şubat 2020
İoanna Kuçuradi 14 Şubat 2020
Kayak sporu 7 Şubat 2020
Giyim kuşam 31 Ocak 2020
Barışa uzanan eller 24 Ocak 2020
Kültürel yayılım 17 Ocak 2020
Kolejden üniversiteye 10 Ocak 2020
Onurlu bir özyaşam 27 Aralık 2019
Ekran tartışmaları 20 Aralık 2019
Balerin 13 Aralık 2019
Sedat Sever’e Armağan 6 Aralık 2019
Karanlığı aydınlatmak 29 Kasım 2019
Övgü-yergi 22 Kasım 2019
Gezi’deki Ağaç 15 Kasım 2019