Bilsay Kuruç

Seçimden sonra (1)

22 Mayıs 2023 Pazartesi

Seçimin birinci perdesi kapandı. Siyaset bilimciler ve anketlerle tahmin yapanların günü başladı. Uzmanlık alanlarına girmeyelim. Ekonomide kalalım.

HALK EKONOMİDEN ANLIYOR MU?

Bu her seçimden sonra gündemde yer tutan sorudur. Bu seçimde daha da vurgulandı. Ekonomiden anlamak! Nedir? Hangi ekonomi? Önce, unutmamak için bunun zeminini ve zamanını yazalım. Türkiye 2000’lerde dünya sermayesine sıkıca eklemlendi ve böylece onun terimleriyle bir “emerging market” (dünya sermayesi için “yeni yetme bir piyasa”) oldu. Ticaret zincirlerinin ve finans piyasalarının bir yeni stajyer üyesi oldu. Başta bu geliyor. Topraklarını ve doğasını dörtnala koşan inşaata açtı. Sanayi de “market”te bir rol aldı ama yeri Amerikan filmlerinin başında yazıldığı gibi, “also starring” (o da oynuyor!) idi. “Emerging”ler “dolar” ile çalışır. “Dolarlaşma”lıdırlar. Öyle oldu. Dolar bolluğu yılları ile başlandı, şimdi dolar kıtlığı vaktine gelindi. Bu “market” yeterince dolar üretemiyor ama hep daha çok dolara ihtiyacı var. Dolar kıtlığı gitgide daha çok artarak seçim yılına geldik. Ve ekonomiden anlamak ne ise merak ediyoruz. Konuşanlara bakarak anlamaya çalışalım.

(Patatesi inceleyip alamayan yurttaş.) 

Bir insan “patates”i göstererek konuşuyor. Ekonomiyi anlamakta hareket noktası bu. “Patates 20 lira. Para yetmiyor” diyor. Nedenini açıklayamıyor, kalıyor. İkinci bir insan “Iphone”u göstererek konuşuyor. Hareket noktası bu. “Her şey var, her şey iyi” diyor. Söylemeyi bilmese de ülkenin “emerging market” olmasıyla ekonomiyi anlamış oluyor. Meslektaşımız iktisatçıların çoğunluğu ekonomiyi döviz (dolar)-faiz ikilisiyle konuşuyorlar. Hareket ve varış noktaları bu. Onlarla da sınırlı değil. Ekonomiyi döviz/faiz ikilisiyle konuşma inanışı yaygınlaşıyor ve bir bilgiçlik muhabbeti de yaratıyor.

(Iphone’nun yeni modeli için uzayan kuyruk.)

“Patates”le konuşan insan “Iphone”la konuşanla da bir dil birliği kuramıyor, dolar/faiz konuşan iktisatçıyla da. “Iphone”la konuşanın, aynı “emerging” bakışını paylaştıkları için dolar/faizle konuşan iktisatçıyla ortak bir dil birliği zemini var. (Siyasal tercihleri farklı olabilir. İlgilenmiyoruz. Ekonomiyi anlamakta ortaklıklarıyla ilgiliyiz.) “Patates”le konuşanın ekonomi (nasıl olmalı?) üzerine önerisi yok. Patatesle başı dertte, ötesini düşünemiyor. “Iphone”la konuşan öneriye gerek görmüyor. Çünkü “her şey iyi”. Dolar/faizle konuşan iktisatçının (“iş dünyası” sözcülerini de katalım) önerileri özünde Merkez Bankası’na (TCMB) çıkıyor: “Faiz politikası (TCMB politika faizi) değişmeli ki tıkanmış olan ‘döviz damarı’ açılabilsin! Gerisini piyasalar halleder!” Basitleştirilmiş bir özet oldu. Ama böyle.

FAİZ SEBEP, ENFLASYON NETİCEDİR!

Siyaset mi ekonomiye göre belirleniyor, yoksa ekonomi mi siyasete göre belirleniyor? Ne zaman hangisi? Son 20 yıla bakarak buna dilerseniz “iki bolluğun öyküsü” de diyebiliriz. Ünlü eser “İki Şehrin Hikâyesi”, biliyoruz, Fransız Devrimi’nin bir öyküsüdür. Bizim son 20 yılın “iki bolluğu” ise buradaki karşıdevrimin bir öyküsü.

2002’den başlayarak Türkiye’ye dolar yağdı. Dolar girişleri enflasyonu düşürdü. İthalatı patlattı. Doları 2005’te 1.32 TL yaptı. İthal mallar yerli ürünlerden daha ucuz oldu. Ekonomi hızlandı. Bir “yapay bolluk” dönemi yaşandı. “Ucuz dolar” dönemi. Yeni kurulmuş AKP, 3 Kasım 2002’deki yüzde 34’lük oyunu, 22 Temmuz 2007’de 46.7’ye yükseltti. (CHP yüzde 19.8’den 20.8’e gelmişti.) 2010’a gelince, dolar 1.48 idi. “Market”leşen ekonomi “dolarlaşma”da mesafe almıştı. Dolarsız olamıyordu. Bu ekonomi 2010’da artık kendi seçmenini de her kademede siyasal militanlarını da yaratmıştı, yaratabileceğini vaat ediyordu. (2011 seçiminden sonra, altyapıdan sorumlu bakan “Önümüzdeki dönem 500 milyar dolarlık inşaat yapacağız!” diyordu. Dolarlı ve inşaatlı ufuklar.)

Yukarıda vurguladım, dolarlaşıyor, fakat kendisi yeterli dolar üretemiyor. (Nedenlerine bugün girmeyelim.) 2015-2016’ya gelince ufukta kara bulutlar belirdi. Birinci bolluk dönemi kapanıyordu. 2007’de dolar bolluğu iktidara şekil vermişti. O bolluk bir daha olamazsa ne olacak? İktidar sona mı erecek? (Not: Sermaye sınıfı, öncelikle ticaret-siyaset zincirlerini ören ticaret ve kısmen de finans sermayesi buna hazır ve razı mı?) Çare ikinci “bolluk” dönemini açabilmektedir: TL’yi “bollaştırarak” iktidarın tazelenmesi. Kaynak elbette önce Hazine’dedir: İcadın adı kredi garanti fonu (KGF). Tarih 2017. Çünkü 2018 yazında seçim var. Kullandırılan kaynak 10 milyar TL’den birden 214 milyara çıkacak! Siyasete oy olarak dönmek üzere sermaye “zincirleri”ne kredilenmiştir. 2021 sonbaharında başlatılan “bol ve ucuz TL” senaryosu o pilot proje ile oradan başlıyor. Elbette, ilgililerin işin özünü doğru anlaması için “yeni bolluk” senaryosunun en yetkili ağızdan açıklanması, yani “doktrinleşmesi” lazım. O da 15 Mayıs 2018’de seçimden bir hafta önce CNN Türk’te duyulacaktır: “Faiz sebep, enflasyon neticedir!”

Meslektaşlarımız dayanamadılar, hemen bunun tüm iktisat kavramlarını tersine çevirdiğini yüksek sesle, uzun uzun söylediler. Şimdi, aradan beş yıl geçtikten sonra sıra TCMB’ye geldi. 2021 Eylül’ünden sonra, bu kez TCMB’nin doğrudan “politika faizi ile havai fişek” atıp TL ile “ucuz para” politikasının (ve böylece tırmanan enflasyon ile sermaye sınıfına büyük kaynak aktarma senaryosunun) başladığını duyurmasından ve bir buçuk yıl bunun içinde yaşadıktan sonra ne konuşalım? Teori mi, pratik mi? Pratikse, öncelikle siyasetinkini mi, ekonomininkini mi?  

Öncelikle siyasetinkini. Çünkü unutmayalım, artık dolar kıtlığı dönemindeyiz. Ve ekonomi (“dengeleri” tutsun ya da tutmasın) siyasetin şablonu ne olacaksa, buna göre işleyecektir! İktidar kendini bir “bolluk”la sürdürmek zorundadır. Böyle bakıyor. Kurduğu “sermaye zincirleri” bunu şart kılıyor. Şimdiki bolluğun “para”sı sadece TL olmuştur. “Ucuz TL” (TCMB’nin bilançosu, rezervleri ve bütçenin açığı ne olursa olsun) resmi sözcülerin “yeni ekonomi modeli”nin eksenidir. Seçime kadar değişmeyecektir. Ve değişmedi. TCMB’nin politika faizi enflasyon tırmandıkça, siyasetin senaryosuyla bütünlük içinde, indirildikçe indirildi. Meslektaşlarımızın “İktisat bilmiyor!” muamelesi yaptıkları “en yetkili ağız” 2021’in aralık ayında üzerinde dura dura “doktrini” tekrarladı: “Faiz sebep, enflasyon neticedir!” Siyasal ironi yapıyordu: (Düşük) faizin sebep, enflasyonun sonuç olduğu zaten yaşanıyordu. Adeta meslektaşlarımıza “Siz siyasetten anlamıyorsunuz ki iktisattan anlayasınız!” diyordu. 2007’nin “ucuz dolarla seçim kazanma” tablosundan 2023’ün “ucuz TL ile seçim kazanma” tablosuna geçilince “ekonomiden anlamak” konusu biraz daha çetrefil hal alıyor.

‘MARKET’, SWAP, CDS

Son bir buçuk yılın “Faiz sebep, enflasyon netice” senaryosu süresince meslektaşlarımız “swap”ın ve “CDS primi”nin allamesi oldular. (Bunlara girmeyelim.)  O arada ekonomide “bölüşüm”ü hallaç pamuğu gibi atan çarpıcı seyirler oldu. Maliye’nin yetkilisi Nebati Bey, 2021 Eylül’ünde başlatılan “ucuz TL-enflasyon” senaryosunu açıklarken açık sözlülükle “Bu modelimiz emekçiler için değil” demişti! Son iki yılda “toplam hasıla”da (GSYİH) emeğin payında keskin düşüş bunu gösterdi. Emek, sermaye sınıfına (mutaden) kaynak aktarıyor. 

Ama iş bundan ibaret değil. İşin özü, enflasyonun tüm dişlileri en keskin biçimde çalışınca neler oluyor? Galiba ana soru burada. Meslektaşlarımız henüz (bildiğim kadarıyla) üzerinde çalışmadılar ama Türkiye kapitalizminde son bir buçuk, iki yılda “varlık enflasyonu” öteki “fiyatların koşuları”nı geride bıraktı. Bırakırken mal ve hizmet fiyatlarının artış hızlarını etkiledi, sürükledi. Seçmen davranışını da etkiledi mi? Elimizde bir ölçü yok. Son bir buçuk, iki yılda en hızla koşanlar çeşitli “varlıklar”, gayrimenkul, konut fiyatları oldu. Koşuya önce başladılar ve en hızlı onlar koştular. (Otoları saymıyorum) Sonra BİST (borsa) geliyor. Dünyanın tüm borsalarının sürekli düştüğü o dönemde (Arjantin’le birlikte) yüzde ortalama 150’lik hızla koştu. Bu “ucuz para”yı alarak “servete doğru büyük hızla koşu” idi. Üretime doğru koşu değildi. Üretimi artırıcı bir etkisi varsa da çok zayıf ve dolaylı idi. Havadan “rantiye” olmanın kapitalizme özgü koşusuydu. Bu zenginleşmenin ticaret-finans-siyaset zincirleri içinde iktidara destek getirici katkısı ise azımsanamaz. “Doktrin”i “Düşük faiz=ucuz para sebep, zenginleşme sonuç” diye okursak son iki yıldaki ekonomiyi anlama meselesine iyice yaklaşabiliriz. (Banka kârlarının 2022’de yüzde 400 artışının şirket kârlarındaki yine yüksek artışı geride bıraktığını da sermayenin mutluluk tablosunu eksik bırakmamak için kaydetmek gerekir.)

TÜFE’yi de küçümsemeyelim. O da hızlı koştu. Ama “durduğu yerde zenginleşme”yi yaratan “varlıklar”ın ve kârların gerisinden geliyor. Ücretler ayarlanırken TÜFE’ye bakılıyor ama onlar TÜFE’ye zaten yetişemezler. Emek kemer sıkarak tanımlanır. Çünkü kaynak aktarmak ona düşer. Emek “Para kimin için yaratılır” sorusunu bilmez, sormaz. Yine öyle oldu. Bakıyorum, 2018’de Cumhuriyet’te Mustafa Çakır bir röportaj yapıp bir de manşet koymuş: “Halk kemerleri sıkacak.” Bugün “patates”le konuşan insanı görmüş sanki. Faiz düşük de olsa (ucuz para), yüksek de olsa (pahalı para) bu manşet değişmez. Kardeşim Mustafa, aynı manşeti kullanabilirsin, eskimez.



Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları


Günün Köşe Yazıları