Yüksel Pazarkaya

Aşiret Demokrasisi...

16 Eylül 2009 Çarşamba

Neyin açılımı sorusu, hükümet kanadında sonunda yanıt bulmuşa benziyor: Demokratik açılım. Batı demokrasilerinde, dolayısıyla genel olarak demokrasilerde açılım denen şey, davul zurnayla yaygara yapmadan, gerekli adımlar atılarak gerçekleşir. Ve demokratik açılım denen şey, bütün toplumu kapsar. Ancak o zaman demokratik açılım sözü bir anlam kazanır. Daha doğrusu ancak o zaman de- mokratik kavramı yerine oturur. Toplumun bir kesimi için demokrasi olmaz. (Olursa, kadınları ve köleleri dışlayan, kırk yaşını geçen erkek yurttaşlara verilen binlerce yıl önceki Atina demokrasisine benzer.)

Demokrasi çağdaşlıktır. Ancak belli çağdaşlık ölçütlerinin toplum içinde uygulanıp yaygınlaşmasıyla olanaklıdır. Bu ölçütlerin başında çağdaş, yani bilimsel eğitim gelir. Bilimsel eğitimse, ancak laik eğitimdir. Ezberci değil, düşünmeyi, sorgulamayı, bilimsel çalışma ve öğrenmenin yöntemini, eğitimin ana hedefi kılan eğitim birliğini ve tekliğini sağlayan, anadilde eğitim veren okullarda olanaklıdır. İmam ve hatiplik hizmetleri için meslek erbabı yetiştiren okulların mezunlarına, diğer bütün hizmet ve mesleklerin kapılarını açmayı hedefleyen bir eğitim ne laik ne de çağdaş olabilir. Anadilde verilmeyen bir eğitim de kesinlikle ulusal olamaz. Özgüveni pörsütülmüş ve kendine yabancılaştırılmış yurttaş yetiştirmekten başka işe yaramaz. Anadilde eğitim veren okulun en çağdaş görevlerinden biri de elbette çağdaş yöntemlerle yabancı dilleri en iyi ve en etken biçimde öğretmektir. Anadil dışı eğitimle işin kolayına kaçmaya çalışmak sakattır. Devletin okul ve eğitim yükümlülüğünü dersane denilen özel kuruluşlara aktarması da toplumu demokrasi bilincine götürmez. Bir diğer temel ölçüt de devletin istihdam görevini yerine getirirken, toplumsal hak ve adalet ilkesini de kendi yükümlülüğü olarak benimsemesidir. Almanya’da yüksek oranda işsizlik kemikleşme eğilimi gösterince, Federal Çalışma Dairesi başkanı, bu durumun ülke demokrasisi için bir tehdit oluşturabileceği uyarısında bulundu. Bunu söyleyen, sosyal güvence ağı oldukça sık dokunmuş bir ülkenin yetkilisi. Yeterli istihdam ve geçim düzeyleri ve sosyal güvenlik ağı olmayan bir ülkede demokrasi de ancak o kadar olabilir, yani olmaz. Buna bir de gelir dağılımındaki usulsüzlük ve adaletsizlik eklenince, demokrasinin yanından geçmek bile güçtür.

Bir de bölgeler arası gelişmişlik düzeyindeki fark makul ölçüleri aşınca, demokrasiye nasıl ulaşılabilir, buna akil yanıt yoktur. Yine Almanya örneğini vermek isterim. 1990 yılında Almanya birleşince, Doğu Almanya ekonomisi ve teknolojisi çökük durumdaydı. Federal Meclis, ilk iş olarak, ekonomik ve teknolojik ve toplumsal dengenin bir an önce sağlanması için, hemen bir dayanışma vergisi yasası çıkardı. Ülkedeki her vergi mükellefinin ödediği vergi miktarının yüzde 10’u kadar bir dayanışma vergisi ödemesi sağlandı. Yaklaşık yirmi yıldır her yıl 100 milyar Avro’nun üzerine bir kaynak böylece Doğu eyaletlerine akmaya başladı. Kendi gözlemimle saptadım: Birleşmenin hemen ardından gittiğim Leipzig, 50’li yılların Batı Alman kentleri duygusu uyandırmıştı bende. Bugün gidince, Batı kentlerini bile geçen çiçek gibi bir görünümle karşılaşıyorsunuz. Asker sivil aklı başında herkesin yıllardan beri söylediği, ekonomik, eğitimsel ve toplumsal kalkınmaya ağırlık veremediğimiz Güneydoğumuzda, Batı bölgelerimizle aradaki uçurumu kapatmadan, hangi demokrasiyi bekleyebiliriz?

Elbette bunlara bağlı olarak, şeriat, tarikat ve aşiret boyunduruğu, demokrasiye geçirilmiş boğucu bir boyunduruktan başka bir şey değildir. Bu boyunduruğu geçirenlerin buyruğuyla dört yılda bir sandık başına gitmeyi demokrasi sanmaktan vazgeçmeliyiz. Bu, kendimize yapabileceğimiz en büyük kötülüktür. Bu bağlamda, parti yapılanmaları ve yönetimlerinin de bir çeşit aşiret işleyişinden farkı yoktur. Geniş çaplı katılım, sendikal ve uygar (muhalif) örgütlenme olmadan demokrasi lafta kalır.

Muhalefete tahammülü olmayan rejimin adı başka bir şeydir. Muhalefetin etkenlik yeri basın yayın organları, uygar (sivil) toplum örgütleri ve demokrasi ilkelerine uygun seçim yasasıyla Meclis’e giren partiler, temsilcilerdir. Aydın kavramı da aydınlanma süreci içinde, iktidarı eleştirmekten ve iktidara muhalefetten geçer. Budur çünkü eksikleri göstermenin ve toplumu ileriye taşımanın yolu. İktidar payandası ve parsası içinde olan yazar ve konuşmacılar, aydın olmanın dışına düşenlerdir. Eğitimin, kamusal yayının ve adalet sisteminin gerçek anlamda özerk olmadığı yerde demokrasi eksik ve sakattır ya da hiç yoktur. Demokraside iktidarın özgürlüğü, muhalefetin özgürlüğüyle ölçülür.

Sayın Başbakan’ın, 2002 seçim kampanyasında en ısrarlı ve en önemli vaadi, iktidara gelince, dokunulmazlık zırhını Meclis kürsüsüyle sınırlamaktı. Bizdeki gibi ölçüsüz dokunulmazlıkla demokrasi olmayacağını elbette bilir. Yedi yıldır halkımız bu vaadin gerçekleşmesini bekliyor. Ama önce, tramvay olarak tanımladığı demokrasi anlayışında bir değişim olmuşsa, bunu bir özeleştiriyle açıklaması gerekmez mi?

Kısaca, demokratik açılım, iktidarın anladığından farklı bir kategoridir. Ölçütleri bellidir. İktidarın henüz somut olarak açıklamadığı önlemler tasarımı, umalım, sözünü ettiğimiz ölçütler çerçevesinde adımları içerir. Bundan ülke de iktidar da kazançlı çıkacaktır.



Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları

Kaygan Mantık 7 Şubat 2014
Yargı ve Demokrasi 30 Ocak 2014

Günün Köşe Yazıları