Bir şeyler değişecek, kadınlar değiştirecek!

Deniz Çakır, "Çünkü gerçekten tahmin ettiğimizden de büyük bir kadın hareketi geliyor. İki sene sonra her şey çok farklı olacak. Büyücü gibi konuştum ama..."

06 Mart 2020 Cuma, 13:03

Bir yıl önce Pazar ekimizin ilk sayısı için oyuncu Deniz Çakır ile bir söyleşi yapmıştık. Deniz Çakır, deyim yerindeyse, bize uğurlu gelmişti. Ama aradan geçen bir yılda çok şeyler değişti malum. Yerel seçimler Türkiye'de ciddi bir atmosfer değişikliği yarattı örneğin. Dünya her anlamda biraz daha ısındı, hatta bazı bölgeler, yandı, sarsıldı... Deniz Çakır’ın hayatında da yenilikler oldu bu arada elbette. Engin Alkan ile birlikte "Tarla Kuşuydu Juliet" adlı yeni bir oyuna başladı. Biz de hem yeni oyun hem de bizim birinci yılımız vesilesiyle yeniden çaldık kapısını ve  sohbeti koyulttuk, Bebek sahilinde.

"Ne Türkiye ne Dünya kolay bir süreçten geçmiyor. İnsan olarak ben, boş vererek yaşamayı öğretmediler bana ve bunu öğrenemiyorum bir türlü. Çok da imreniyorum böyle gamsızlara. ‘Gamsız mı olsam ben acaba biraz, bana ne yaa', diyorum şöyle üç saat filan, sonra ‘olur mu yaa’ deyip geri dönüyorum, bu çok kısa sürüyor. O yüzden dediğim gibi, düşe kalka geçti, ruhum da çok düştü kalktı, ama böyle bir şey hayat." Fotoğraf: Kaan Sağanak

Bundan bir yıl önce çıkan ilk sayımızda seninle bir söyleşi yapmıştık ve bir yıl sonra bir kez daha seninle oturup konuşalım istedik. Nasıl geçti senin için bu bir yıl?

Türkiye için nasıl geçtiyse benim için de öyle geçti aslında. Ben öyle sadece işini yapıp hayata devam edebilen biri değilim maalesef. Bir taraftan avantaj ama bir taraftan maalesef çok duyarlıyım ve çok bana dokunmayan şeyler de bana dokunuyor. O yüzden ister istemez, çok üzülerek, ağlayarak, ama her şeye rağmen bir şeyler yapmaya çalışarak -üzülerek, ağlayarak derken kendim için değil ama görüyorsun işte olanı biteni-, kolay geçmedi. Çünkü çok fazla hasar alıyorum yaşananlardan, şimdi büyüdükçe biraz öğrenmeye çalışıyorum, normal diyorum, her şey olabilir, her şey olabilir, önemli olan, olanlara rağmen ayakta durabilmek, iyi bir şeyler yapmak ve pes etmemek. Prensip olarak böyle yaşamaya çalışıyorum ama yara almamak mümkün değil, çünkü ne Türkiye ne Dünya kolay bir süreçten geçmiyor. Dolayısıyla insan olarak ben, boş vererek yaşamayı öğretmediler bana ve bunu öğrenemiyorum bir türlü. Çok da imreniyorum böyle gamsızlara. ‘Gamsız mı olsam ben acaba biraz, bana ne yaa', diyorum şöyle üç saat filan, sonra ‘olur mu yaa’ deyip geri dönüyorum, bu çok kısa sürüyor. O yüzden dediğim gibi, düşe kalka geçti, ruhum da çok düştü kalktı, ama böyle bir şey hayat. Böyle yaşayınca da o zaman daha sağlam duruyorsun. Eskiden başıma gelen şeyler şimdi başıma gelse daha sağlam durabilirim, çünkü insan… ‘Acıdan geçmeyen şarkılar biraz eksiktir’ gibi acıdan geçmeyen hayatlar da bence biraz eksiktir, o yüzden, güçlü olmak bir marifet değil ama bu kadar çok sarsıntının yaşandığı bir dönemde yola devam etmek için güçlü olmak gerekiyor.

DOĞA BİZDEN İNTİKAM ALIYOR

2020 bir garip başladı değil mi?

Bence doğa bizden intikam alıyor, bilmiyorum ama, cidden doğayı o kadar üzdük ki biz, sanıyorum sıra doğada. O kadar çok doğayla ilgili afet oldu ki çünkü, depreminden çığına, uçak kazasından bilmemnesine kadar… Doğa coşmuş durumda, maalesef negatif anlamda. Çok güzel başlamadı yıl, umarım hızlıca bütün bu kötü şeyler olmuştur da biraz daha sakin devam edebiliriz. Artık çok mucizevi güzel şeyler de bekleyemez olduk, sakince hayatımıza devam edebilelim ya, diyecek kadar böyle maalesef beklentilerimiz küçüldü. Mutlu olalım, sakin olalım, her şey bir iyi olsun, şöyle gülümseyen insanlar görelim, sahici gülümseyen… Bunlarla yetinir olduk.

Yine bu bir yıl içinde yerel seçimler de oldu… Buradan çıkan sonuçlar insanda biraz olsun umut yeşertiyor sanki, ne dersin? İmamoğlu’nun gelişi örneğin? Bir fark oldu mu hayatlarımızda?

Ama o da çok büyük bir yükle geldi. Bir insandan mucize beklemek tabii çok ütopik, ama bu kadar süredir bir şeylerin değişmediği bir yerde bir şeylerin değişmesi gerçekten umut verici. Ben umutlu oldum, yani mutsuz ama umutluyum en azından. Değişebiliyor bir şeyler. Bir de gülen bir siyasetçiyi özlemişiz galiba, beni siyasi görüşünden ziyade insani davranışlar, gülmek gibi, iletişim kurmak gibi, bunlar etkiliyor. Sadece bu bile umut verici bence. Konserlerde falan karşılaştığım biri var, ne güzel yani. Bodrum'da açıkhavada bir konsere gidiyorum, aa İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı da orada, ne güzel, biz unutmuşuz böyle şeyleri. Bunlar tatlı şeyler, siyasi görüşü umurumda değil.

KADIN HAREKETLERİNE ÇOK İNANIYORUM

Geçen yılki söyleşide kadın meselesiyle ilgili şöyle söylemişsin: "Susma, çünkü gittikçe çoğalacak, kızının başına gelecek.Yapma, kader haline getirme, hiçbir kadın yaşadıkları yüzünden kendini yalnız hissetmemeli. Kimsenin kimseye şiddet uygulamaya hakkı yok. Özellikle çocuklara, onlara zarar verenlerin Allah bir türlü cezasını versin" Bu bir yıl içinde bu söylediklerinden değişen bir şey oldu mu?

Yoo, sadece daha fazla küfür eklenmiş olabilir. Olumlu olarak sadece şöyle bir şey eklendi, susmayanlar çoğaldı. Dünyada da Türkiye'de de kadın hareketi çok olumlu anlamda farklı, güzel bir yere gidiyor. Bu umut verici. Ben kadınla erkeği ayırmayı hiç sevmem ama o kadar tuhaf bir çağda yaşıyoruz ki, bu olanlara inanmak mümkün değil. Açlıktan ve mağduriyetten bir şey çalan çocuk hapis yatıyor, tabii ki hırsızlık yapmasın, ama bir tarafta o çocuk hapis yatıyor, öteki tarafta taciz eden, tecavüz eden iyi halden dışarı çıkıyor. Gerçekten insan bunlara takılırsa akıl sağlığının yerinde kalması mümkün değil. O yüzden yine de iyi insan olmayı korumak çok önemli. Ama ben kadın hareketlerine çok inanıyorum.

 Aktif olarak içinde bulunduğunuz bir kadın hareketi var mı?

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu'na elimden geldiğince destek veriyorum. "Rağmen" gibi pek çok dergi var, kitaplaşan, onlara destek olmaya çalışıyorum, bunların da gelirleri yine kadınlarla ilgili platformlara gidiyor. Her şeyi boşverip biz kadınların başına böyle şeyler gelmemiş olması bizi korunaklı kılmadığı ve yarın başımıza bir şey gelmeyeceğini vadetmediği için hiçbir sebep olmasa bile, oturduğumuz yerden konuşmak yerine -internetin getirdiği bir alışkanlık oldu bu da- neler yapabiliriz bir düşünmek gerekiyor. Çünkü gerçekten tahmin ettiğimizden de büyük bir kadın hareketi geliyor. İki sene sonra her şey çok farklı olacak. Büyücü gibi konuştum ama (gülüyor)...

 Kadınlar geliyor diyorsun yani...

Evet. Değişecek bir şeyler artık. Gazetecilikte de, senin mesleğinde yani ve benim de mesleğimde bir sürü şey değişecek. Düşünsene çok uzun zamandan beri, yani Antik Yunan'dan beri neredeyse yazılan tüm metinlerde, oyunlarda hep erkek kahramanlar var. "Macbeth" mesela, orada bir Lady Macbeth var geri planda kalmış ama kime sorsan aklına ilk "Çık elimden pis leke" repliği gelir, Lady Macbeth'in repliği. Oyunun adı "Macbeth" ama çıkar oradan Lady Macbeth'i oyun diye bir şey kalmaz. Bizim oyunda da diyoruz ya 'Niye "Romeo ve Juliet" oyunun adı, "Juliet ve Romeo" değil." "Antonius ve Kleopatra", ne oluyor yani? Heop erkek ve onun kadını durumu var. Ama artık değişiyor, bu yıl sahnelen oyunlara bakarsan görebilirsin, çoğunda kadın hikayeleri anlatılıyor, filmlerde ve yavaş yavaş dizilerde de. Kadın hikayeleri, çünkü kadın dönüştüren, kadın rahmi olan, doğuran bir varlık. Bu çok büyük bir güç. Kadın dönüştürür... Erkekleri büyüten de analar, buradan yola çıkarsak.

"Dünyada da Türkiye'de de kadın hareketi çok olumlu anlamda farklı, güzel bir yere gidiyor. Bu umut verici. Ben kadınla erkeği ayırmayı hiç sevmem ama o kadar tuhaf bir çağda yaşıyoruz ki, bu olanlara inanmak mümkün değil. Ama ben kadın hareketlerine çok inanıyorum..."

HİÇ KOMEDİ YAPMAMIŞTIM KORKTUM

"Tarla Kuşuydu Juliet"e gelelim... Biraz ondan bahsedelim, nasıl başladı her şey?

Daha önceki oyunumuzun da yapımcısı olan Ezop'un bir projesi "Tarla Kuşuydu Juliet". İlk benimle konuştular ve ben de evet deyince kadro oluşturuldu. Çok şenlikli bir proje benim için çünkü ben dizilerde da dram oynadım, tiyatroda da böyle ufak tefek bir iki komedi oynadım ama komik karakter değildim. Ama beni yakından tanıyanlar dram değil komedi oynamam gerektiğini söylerler aslında.

Kishon'un metni sevdiğin bir metin miydi öteden beri?

Çok. Ben sanırım 2001'de, Trabzon Devlet Tiyatrosu'nun rejsiiyle izlmiştim, Ankara'ya turneye geldiklerinde. bayılmıştım! Aslı Öngören oynuyordu Juliet'i. Konservatuarda okurken aklımda kalan iki oyundan biridir, öteki de Sumru Yavrucuk'un oynadığı "Leenane'in Güzellik Kraliçesi". Bu ikisi, hem de kadın oyuncu gözüyle baktığında, çok güzel metinlerdi. O yüzden teklif gelince çok sevindim. Bir tarafatan da korktum, çünkü hiç komedi yapmayan biri olarak yapabilir miyim acaba, nasıl karşılanır diye düşündüm. Çünkü normal metinde üç karakter oynuyorsun, bizim oyunda ikiye düşürdük onu ama, oyundaki kızı da kadın oyuncu oynar, bizde farklı bir reji yaptı Engin bey... Çok tamperamanlı ve zor bir şey, ama bu yüzden de aslında tahrik edici zaten.

Bir ara, 'Juliet tamam, Romeo aranıyor' deniyordu, Engin Alkan gelmiş. İyi de bir ikili olmuşsunuz, değil mi?

Romeo epey bir aradık, yazdan beri. Engin bey meşguldü o zaman, başka bir projesi vardı, aslında Engin beye de gitti diye hatırlıyorum teklif. Sonra o proje bitti ya da iptal oldu, tam hatırlamıyorum, ertelendi galiba, öyle olunca kızlar tekrar denediler şanslarını ve bu sefer kabul etti. Engin 10 yıl önce bu oyunu Şehir Tiyatrosu'na yapmıştı, orada hem oynamış hem yönetmişti, sonra Antalya'da da rejisini yaptı aynı oyunun, yani çok hakimdi metne, o yüzden de bizim için bir avantajdı.

Oyunda bir kaç enstrüman çalıyorsun, zorlandın mı hiç?

'Nasıl yani' dedim, 'ben mi çalacağım?' (gülüyor). Bana “Yaprak Dökümü”nde de şey yazmışlardı, ehliyetim yoktu o sıralar ve araba kullanmaya karşı bir sempatim de yoktu teyzemi trafik kazasında kaybettiğim için, direksiyon bile tutmadım yani heveslenip, ama senaryoda ‘Ferhunde araba kullanır’ yazmışlar yazarlar… Ama ben araba kullanmayı bilmiyorum, 15 dakikada bizim orada yapımdaki arkadaş hızlı bir şekilde öğretti, sonra da gittim ehliyet aldım. Aslında oyunculuğun böyle iyi tarafları var, yoksa belki ehliyet almayacaktım… Burada da aslında mevzu şu, -o yüzden Lucretia’yı başkası oynuyor- enstrüman çalan bir kişiye daha ihtiyaç var. Öyle olunca, mesela burada bası sen çalarsın diyor tamam mı, nasıl ben çalarım… (gülüyor) Telli çalgılara da hiçbir yatkınlığım yok, çalmak için de hiç heves duymadım doğrusu. Bas çalmak sonrasında zaten yapacağım bir şey değil, bu oyun için öğrendim ama bateri çok zevkli bir şeymiş ve eve de bir bateri aldım şu anda. (gülüyor) Hem yani sahnede mahçup olmayayım, ende biraz çalışırım diye, fakat evde vakit geçiremediğim için doğru düsüt çalışamadım da. Dijital bir bateri, dışarıya istersen ses vermeden çalabiliyorsun… Bu oyun bana öyle bir kapı açmış oldu, çok keyifli alet, piyanom da var evde… Çalmasam bile, müzisyen arkadaşlarım geldiği zaman müzik yapılabilir evde.

 SHAKESPEARE KADINLARA HİÇ BAKMAMIŞ!

Juliet demişken, hiç “Romeo ve Juliet” oynamış mıydın?

Ben hiçbir zaman “Romeo Juliet” oynayamadım, ben hep “Macbeth” falan… Daha Lady Ann, daha “Hırçın Kız”daki Katarina, daha erk ve öyle naif olmayan kadınlar… En naif kadınım Lady Ann’dir bu klasik karakterler içinde. O kast yapıldığında ben hep Lady Macbeth kastıyımdır. Böyle Juliet falan gibi roller hep daha çıtı pıtı, daha naif kızlara verilirdi.

Ophelia keza.

Aynen, hiç Ophelia da oynayamadım. Zaten bizim versiyonumuzdaki Juliet de hiç naif olmadığı için ben ancak bu Juliet olurdum zaten. (gülüyor)

O zaman, o Juliet ile bu Juliet arasında hangisi sana daha yakın desem cevap belli.

Tabii… Tartışmasız. Esprisine söylüyorum elbette, illa kendine yakın karakterleri oynayacaksın diye değil ama, hoca dağıtıypr ya rolleri mesela okulda, orada böyle naif, daha çıtı pıtı bir kız varken sen Juliet oyna demez bana yani… O yüzden tatlı oldu benim için de yani, çok ezbere bildiğim şeyler de değil o aradaki tiratlar. Sorsan bana Macbeth’in bütün tiratlarını ezbere bilirim ama “Romeo Juliet” tiratlarına da çok hakim olduğum bir metin değil. Ama bence benim için böylesi daha güzel yani.

 Shakespeare nasıl bakıyormuş kadınlara sence?

Bence bakmıyormuş, sadece erkeklere bakıyormuş. (gülüyor) Bence Shakespeare de çok ikircikli davranmış bu konuda. Diyorum ya bütün oyunlarında erkek karakterler ön planda. “Hamlet” oyununda Hamlet kahraman, Ophelia orada deliriyor ve ölüyor. “Romeo ve Juliet” oyununda Juliet bilmem ne oluyor… “Antonius ve Kleopatra”da Kelopatra ölüyor, hepsinde kadınlar öteki tarafa gidiyor… Yani kesinlikle bir erkek hakimiyeti var ve kadınları da çok sevdiğini düşünmüyorum Shakespeare’in, ruhu şad olsun…

"Deniz'in hayatındaki şu dönemde durmaya ihtiyacım vardı televizyon anlamında. Ama acayip beni heyecanlandıran bir şey gelseydi kabul ederdim. yapılan işler de sanki kalite anlamında daha düşük geliyor bana..."

BU DÖNEM DURMAYA İHTİYACIM VARDI

Bu yıl yeni bir dizin yok. Gelen senaryoları mı beğenmedin yoksa çalışma şartlarının gitgide kötüleşmesi bunda bir etken oldu mu?

Geçen yıl "Vurgun" diye bir diziye başlamıştım ama maalesef kısa sürdü, hiç haketmediği halde. Oysa çok düzgün, kaliteli bir işti, yapımcısından müziğini yapana, oyuncusunda senaristine kadar. Bunun biraz burukluğu var tabii ki, dolayısıyla bu yıl beni "Vurgun" kadar heyecanladıran, o kadar içime sinen bir proje gelmedi doğrusu önüme. Gelenler kalbimi çok heyecanlandırmadı, çok tahrik etmedi. Ama sadece o da değil aslında, bakarsan benim dizi yapmadığım bir sezon olmamış. yani en fazla dört ay boş geçirip sezona başlamışımdır, mezun olduğum günden bu yana böyle bu. Biraz artık başka şeyler yapmak istiyorum, bir taraftan yazıyorum, başka şeylerle ilgileniyorum, kendim için yapmak istediğim şeyler var... Yoksa tiyatro yapayım diye değil, onu zaten hep yapıyorum ama bu oyunun prova süreci biraz daha zorluydu, aynı anda dizi yapmak biraz zorlayabilirdi beni. Zaman öyle denk geldi diyelim, Deniz'in hayatındaki şu dönemde durmaya ihtiyacım vardı televizyon anlamında. Ama acayip beni heyecanlandıran bir şey gelseydi kabul ederdim. yapılan işler de sanki kalite anlamında daha düşük geliyor bana...

Evet, bunu başka oyunculardan da duydum. Sektörde bir küçülme var, bütçeler eskisi gibi değil, birçok oyuncu 'değmiyor' diyor, çünkü çalışma koşulları da ağır bir yandan. Belki Netflix gibi yeni oluşumlar biraz bunu değiştirebilir.

Evet, inşallah öyle bir teklif gelir bana da. Çünkü yapıyorsun, bitiriyorsun sonra yayına giriyor... O sırada sen başka bir iş yapıyor olabiliyorsun mesela. Çünkü bu bir de koştur koştur yapılacak bir iş değil. Aslında senaryoyu içimize sine sine neler yapabiliriz mesela ama yine de bu kadar sürede bu kadar iyi iş çıkarmak... Herkes canla başla çalışıyor gerçekten, bu bir mucize resmen. O senarist nasıl yazıyor mesela? Oyuncu da öyle, her oyuncunun set haricinde kendine mesai harcaması gerekiyor, kendini yenilemesi için. Çünkü ekrana senin yüzün çıkıyor. Azıcık uyku uyuyup çıkman gerekiyor.  Azıcık kendine vakit ayırıp, ruhunu dinlemen ve dinlendirmen gerekiyor ki o kamera önüne geçtiğinde daha verimli ol. Bunların hiçbirini yapmadan at koşturur gibi çalıştığın zaman oyuncuya, senariste, yönetmene, ekibe, aslında herkes açısından büyük haksızlık. Buna rağmen mucize şekilde hakkı yenilmeyecek iyi işler çıkıyor.

Yeni bir film var mı?

Sinema keşke olsa… Çok parlak dönemini geçirmiyor sinema. Bu yıl tiyatro için parlak bir yıl. Çok güzel oyunlar var. Hangisini izleyeceğimi bilemiyorum… Çok güzel metinler oynanıyor. Sinema uzmanı değilim, haksızlık da etmek istemem ama sinemada durgunluk var özellikle senaryo anlamında. Benim gördüğüm şu anda sadece komedi fimleri yapılıyor.

Ya komedi, ya da daha gözyaşına yönelik. Ben festivallere gidiyorum, orda da baya bir tıkanıklık var.

Kültür Bakanlığı'ndan ödenek de çok az alınıyor. Bizim elimizde çok güzel bir senaryo var ama yapımcı, maddi destek bulunamıyor gibi gibi sebeplerden duruyor, yıllardır okuduğum en güzel senaryo oysaki. Keşke bir sürü şeye ayırdıkları o bütçeleri sanata da ayırsalar.

EVLİLİĞİ ELE ALIŞ BİÇİMLERİ AŞKI ÖLDÜRÜYOR

Oyuna dönelim... Romeo ve Juliet ölmemiş, evlenmişler, gündelik hayatın içinde o romantik idealin ötesinde bir yere düşüyorlar. Evlilik aşkı öldürüyor mu yani? Yoksa hayat gailesi mi çifti buraya getirmiş?

Oyun özelinde sorarsan bence onların her şeyi çok rutine bindirmeleri. Bence aşkları ölmemiş mesela sadece farkında değiller. Her şey o kadar rutinleşmiş ki o rutinden gerçekten birbirlerine bakmayı unutmuşlar. Uyanıyor bilmem ne yapıyor, öbürü aynı yemeği önüne koyuyor, öbürü saçını taramıyor, bakıyor ama görmüyor. Şöyle bir baksalar birbirlerine bir dakika falan olacaklar ama… Rutin, hayatın keşmekeşi, parasızlık da var orada bir de… Juliet'in ailesinin mirasını reddedip gelmesi ve burda bulaşık yıkayıp, soğan doğrayıp makarnayı kendi yapmak zorunda kalması falan gibi hayatın o gailesi içine düşmek ve rutin onları o noktaya getiriyor bizim oyunda. Evlilik aşkı öldürmüyor aslında evliliği ele alış biçimleri aşkı öldürüyor.

 Normal hayatta da çok düşülen bir tuzak değil mi bu?

Tabii canım. Evliliği çok kurumsal bir şey olarak görüp… Çok klasik, sevgilim demeyi bırakırsan, karım noktasına gelirsen. O zaten karın, cepte, her şeyin çok alışkanlık haline gelmesi evililiklerde, bilmiyorum aslında evlenmediğim için, afaki konuşmuş olabilir miyim diye de düşünüyorum ama arada bir ilişki toplantıları yapıp, şunu tamamen değiştirelim, şunu şöyle yapmayalım demek lazım. Evin şeklini altı ayda bir değiştirelim mi yani, yatak odasıyla ilgili mesela, rutinden çıkmak… Evlilikte de küçük toplantılar yapıp, herkesin kendini ve ilişkiyi revize etmesi gerekiyordur çünkü hayat zaten çok yorucu ve zor. Yanında her gün beraber uyanabileceğin birini bulmuşken hayat tuzaklarla dolu o sığınakta yanında tutabiliceğin birini bulmuşken ilişki içinde de o revizeleri yapmak gerek bence dürüst olmak gerek.

"Bence Shakespeare de çok ikircikli davranmış bu konuda. Diyorum ya bütün oyunlarında erkek karakterler ön planda. “Hamlet” oyununda Hamlet kahraman, Ophelia orada deliriyor ve ölüyor. “Romeo ve Juliet” oyununda Juliet bilmemne oluyor… “Antonius ve Kleopatra”da Kelopatra ölüyor, hepsinde kadınlar öteki tarafa gidiyor… Yani kesinlikle bir erkek hakimiyeti var ve kadınları da çok sevdiğini düşünmüyorum Shakespeare’in, ruhu şad olsun…"

SEVDİĞİNE YALAN SÖYLÜYORSAN SEVMİYORSUNDUR

Dürüstlük ama nereye kadar. Her şeyi anlatacak mısın?

Hayır herkesin kendine özel bir şeyleri kalmalı ama güven ve dürüstlük bence çok önemli. Güvendiğini sandığın bir noktada güvenle ilgili sıkıntı yaşarsan o ilişkide büyük bir çatırdama yaratır. Yol arkadaşın, beraber uyuduğun beraber uyandığın bir insan. Ona güvenmeyeceksen kime güveneceksin. Yalan söylememekten bahsediyorum. Bazı şeyleri söylemeyebilirsin sana kalsın. En azından ben kırmızıyı severim diye yalan söyleme zaten birine sevdiğini söylediğin birine şu ağzın rahatlıkla yalan söyleyebiliyorsa sen onu sevmiyorsundur bence.Ya da böyle bir alışkanlık edinmişsindir yazık sana. Yalan çok üzücü. Yalan söyleyebilen insanlara dışardan baktığımda çok üzülüyorum. Çok yazık. O an kendini çok zeki zannediyor herhalde bu yalanı kendine yol edinmiş insanlar ama ne kadar üzücü senin kendine ve kendi gerçeğine güvenin yok o zaman...Gerçeğin yok.

Oynadığımız karakterlere yaklaşırken daha çok insan tanıyoruz o yüzden insan deşifresinde başkalarına göre kuvvetli duygularımız olabiliyor. Görüyorsun, yalan söylüyor, niye yüzüne vurasın ki ama bir daha ben onunla şey yapmam, yandan yandan tatlı tatlı uzaklaşırım iyi günler derim. Sen yalan söylüyorsun demenin de bir alemi yok ki ona, demek ki o başka bir dünyada. Ağzında yalanla uyuyabiliyor.

Oyunculuk iyi yalan söyleyebilmektir de derler ben ama oyunculuk daha dürüst olabilmeyi gerektirir diye düşünüyorum.

Alakası yok. Ben mesela hiç yalan söyleyemiyorum, ağzım gözüm oynuyor. Bazen söylemen de gerekir, kibarlık için belki. Fazla öküz dürüstlüğündeyim ben de. Beni kötü bilsin ama dürüst bilsin. Öküzün tekidir, pat diye söyleyiverir desin, bu yaftayı kabul ediyorum, Yalancı sahtekar olmaktansa öküz olmak iyidir gerçekten. (gülüyor)

ANKARA'DA OH DEMEYİ ELİMİZDEN ALMIŞLARDI 

Fotoğraf çekmekten bahsettik, senin için ne anlama geliyor fotoğraf çekmek.

Fotoğraf bir hikaye anlatma biçimi. Oyunculuk gibi bence. Kimisi şarkı söyleyerek bir hikaye anlatır, kimisi bir senaryo yazarak hikaye anlatır, fotoğraf da o anı kendi görsel yorumuyla sunmaktır. Şu sandalyeye ben baksam fotoğrafın adı beklemek olabilir ama sen baktığında yalnızlık olabilir. Herkese geniş alan veriyor fotoğraf çok hoşuma gidiyor ben yalnızlığı seven biriyim, konuşmayan çok tatlı bir yol arkadaşı. Bu aralar insanları çok sempatik bulmuyorum, böyle olunca da çocukları hayvanları içime sokasım geliyor. Fotoğraf çok sessiz bir yol arkadaşı. Çok ve boş konuşanlar gittikçe çoğalıyor. Fotoğraf makinası tatlı bir yol arkadaşı sen ona bir şey göstermeye çalışırken bir bakıyorsun o sana bir şey göstermiş. Aaaa- Son zamanlarda çekmiyorum.. Yaprak Dökümü zamanında başladı fotoğraf çekme maceram.. Yönetmenim sevgili Mesude çok teşvik etti “kadrajın çok iyi Deniz bir fotoğraf Makinesi alsana” diye.. O zamanlar sürekli fotoğraf çekiyordum.. Rabarba projesini yaptık seslendirme sanatçıları ile.. Kafamda yeni bir şey var şimdi. Bir kavram buldum şimdi söylemek istemiyorum. Beklemek. Beklemeyi farklı algılayışlarda, beklemek fotoğrafı çekeceğim. Tozlu raflardam nikonumu çıkarayım bakayım. O zamanlar D 800'üm vardı onun üstüne bir sürüsü çıkmıştır. Bakalım bana neler anlatacak. Kapalı Çarşı'ya gitme gafletinde bulunmuştum o zamanlar, ben esnafı çektikçe onlar da beni çektiler. Bir fotoğrafınızı çekebilir miyim dediklerinde ben de sizi çalışırken çekmek istiyorum diye anlaşma yapmıştık. Balat'ta çok vakit geçirmiştik. İstanbul açıkhava müzesi, insan farklılığı da var, hele göçmenlerle… İnşallah daha fazla dokunmazlarsa  Ankara'da böyle bir görsel zenginlik yok mesela.. Eski başkan sağolsun Ankara'nın görselini bir hayli değiştirdi.. Havaalanından  inince memleketine bir oh dersin, maalesef bunu elimizden alan bir eski belediye başkanımız vardı senelerdir.

 Turne yapacaksınız değil mi?

Çanakkale, Ankara ve İzmir turnelerini yaptık.. Önümüzde Edirne ve daha bir çok şehir var.. Çok keyifli, coşkulu, kalabalık bir seyirci kitlesi karşılıyor bu turnelerde bizi.. 

"Evlilikte de küçük toplantılar yapıp, herkesin kendini ve ilişkiyi revize etmesi gerekiyordur çünkü hayat zaten çok yorucu ve zor. Yanında her gün beraber uyanabileceğin birini bulmuşken hayat tuzaklarla dolu o sığınakta yanında tutabiliceğin birini bulmuşken ilişki içinde de o revizeleri yapmak gerek bence dürüst olmak gerek."

TAZE MAKARNALARIM EFSANE!

Deniz Çakır bu oyunda iki farklı karakteri canlandırıyor müzik aleti çalıyor ve yemek yapıyor .. İzleyici  en çok neye şaşırıyor?

Oynadığım dadı karakterinin batari çalmasına şaşırıyorlar. Ben bu kadar tipleme karakteri oynamadığım için en çok ona şaşırıyorlar. İlk oyunda makarna aleti bozuldu, ayarında sorun vardı. O gün kalın yaptık, sonra hallettiler. Fakat son makarnalarım efsane. İncecik spagettiler, çok uzun.

Yemek yapmayı sever misin?

Birilerini çağırdığımda çok güzel sofra kurarım ama tencere yemeği bildiğim konu değil. Ama bakınca yapıyorum.

Evde makarnayı kendin yapıp pişirmek havalı bir şey...

Taze taze hamur gerçekten güzel bir şey. Dışarda makarna yemedim, yiyeceğimi de sanmıyorum artık. (gülüyor) İki perde arasında hoop diye yok oluyor o makarna yiyip bitiriyor arkadaşlar. Bir eleştirmen oyuna aç gitmeyin diye yazmış.

Sarımsak köri kokuları… Ama maksadımız da buydu. Tamam işliyor demektir.

Hep Uniq de mi oynuyorsunuz?

Yoo geziyoruz. Galayı Kenter Tiyatrosu'nda yaptık .. Bu mekanı özellikle tercih ettik çünkü orası ruhu yaşatılması gereken bir yer.. İBB Başkanı da söz verdi, umuyorum sözünü tutar. O tiyatronun ruhu yaşasın istiyoruz...