"Siyasiler elini sanattan çeksin"

Bu hafta vizyona giren "Küçük Şeyler" filminde başrollerden birini üstlenen Alican Yücesoy yılın en çok ödül alan oyuncusu oldu bir anda. Adana, Antalya ve Malatya’dan En İyi Erkek Oyuncu ödülleriyle dönen Yücesoy en son Malatya’da ödül alırken gündeme getirdiği Emek Sineması’nın yıkımıyla ilgili tartışmayla da dikkatleri üzerine çekti. Kimilerini tepkisini çekse de sözünü sakınmadan konuşmaya devam ediyor Yücesoy ve "Aradan 20 yıl geçse de aynı şeyi tekrarlayacağım" diyor.

Emrah Kolukısa
03 Aralık 2019 Salı, 16:47

Alican Yücesoy geç tanıdığım ama kolaylıkla ve hızla yakınlaştığım dostlarımdan. Birlikte bir filmde karşılıklı rol aldık hatta  onun sette ve set dışındaki disiplinine, çalışma azmine hayran kaldım. Öte yandan bu yıl “Küçük Şeyler” ile üst üste aldığı ödüller beni biraz kıskandırmadı desem yalan olur. O kadar ki, söyleşiye giderken içimden, “Bakalım iki ay içinde üç ödül birden alınca şımarmış mı?” diye de geçirmedim değil. Kıvanç Sezer’in yönettiği ve bu hafta vizyona giren “Küçük Şeyler” sinemamızda örneklerine çok da rastlamadığımız türden bir komedi. İlk filmi “Babamın Kanatları” ile bol bol ödül alan ve yeni filmiyle katıldığı her festivalden yine ödüllerle dönen Sezer’in filminde orta sınıf beyaz yakalı bir erkeği canlandıran Alican Yücesoy ile filmlerinin İstanbul’daki ilk gösteriminin yapılacağı Suç ve Ceza Film Festivali’nin düzenlendiği Beyoğlu Sineması’nda oturduk ve sohbete koyulduk.

* Bu yıl üst üste üç festivalden de En iyi Erkek Oyuncu ödülüyle döndün. Çok nadir, hatta belki de ilk kez olan bir şey bu. Bekliyor muydun bu kadar çok ödül?

Adana'yı zaten hiç beklemiyordum, ilk ödülü orada aldım, ama beklemiyordum. Antalya'da ise şöyle diyordum kendime: Adana'da almasaydım burada alırdım, diyordum. En son Malatya'da da şey diye düşünüyordum, artık bence tadında bırakırlar diye düşünüyordum... Ama şunu da düşündüm sonradan... Ben de jürilik yaptım bu sene biliyorsun, İstanbul'da. Düşününce, nasıl olması gerekiyorsa öyle olmasından yanayım bir yandan. Kime verilmesi gerekiyorsa ona verilmeli. Orada aldı, o zaman burada vermeyelim gibi bir düşünce çok da doğru bir bakış açısı değil zaten. 

* Burada oynadığın rol ilginç bir rol öte yandan. Filmin zaten absürt bir tonu, farklı bir ironisi var. Zor bir komedi tarzı, herkesin hemen algılayacağı bir şey değil. Bunun için oyunculuk tarzı anlamında nasıl yaklaştın role?

Bu aslında benim uzun zamandır ilgilendiğim bir oyunculuk üslubuydu. Tiyatroda bununla çok ilgileniyordum, bizim yaptığımız oyunların bir kısmında bunu kullanma fırsatım da oldu. Tabii ki bu filmde Kıvanç'ın çok payı var. Coaching işini çok ciddiye alıyor ve çok da eğlenceli bir hale getiriyor. Oyuncusunun endişelerini ortadan kaldıracak bütün malzemeyi sunuyor; hem de ondan geleni de alıp iade ederek sunuyor. O bakımdan çok avantajlıyım, çok şanslıydım. Bir oyuncunun başına böyle iyi tesadüfler her zaman gelmez. Geliyorsa, işte onu herhalde Marlon Brando falan diye anıyoruz yani. (gülüyor) Çünkü ben bir yandan bu işin kolektif bir yanı olduğuna inananlardanım, belli bir ekip çalışması olduğnu düşünüyorum bunun. Mesleki anlamda aynı dili konuşuyor olmak çok büyük bir gereklilik bence bu işte. Kıvanç'la da anlaştığımız için belli endişelerimi onun sayesinde çok hızlı atlattım.

Burada bir devamlılık da söz konusu. Kıvanç Sezer'in ilk filmi "Babamın Kanatları"nda başlayan bir süreç var, biraz bu günümüzdeki çarpık kentleşmeden yola çıkıyor, kapitalist sömürünün rant olarak nasıl her şeyi tahrip ettiğine doğru yön alıyor ve burada da, yani "Küçük Şeyler"de de farklı bir toplumsal katmandaki yansımasını görüyoruz. Senin canlandırdığın beyaz yakalı karakter gibi insanların kendilerini bu kentsel dönüşüm denen hadisenin ortasında bulmalarına ne diyorsun? Sonuçta bu evleri alan, kiralayan hep onlar. 

Meşhur bir varsayım vardır ya, kapitalizm kendi kendini yiyecek… Aslında sanki onun küçük bir örneğini yaşıyoruz gibi hissediyorum. Çünkü şu anda batan inşaat firmaları var, mütaahitler batıyor… Bu düzenin birer çarkı onlar, bu düzene dahiller. O evleri alma potansiyeli olan ya da alan kitle de dahil. Alamayan da dahil. Krediye giren de dahil, peşin alan da dahil. Yani aslında bizim bugün ilkemizde yaşadığımız şey kendi kendini yemesi, yok etmesi durumu. İlk etapta böyle değerlendiriyorum.

* Kapitalizm eleştirisi absürt mizahın arkasından çok çıplak biçimde beliriyor. Üçüncü film nasıl olacak merak ediyorum doğrusu. İlk iki film arasında ciddi bir ton, üslup farkı var. İlk filmdeki o dramatik ve gerçekçi anlatımın ardından böyle bir komedi bekliyor muydun? Ne düşündün senaryoyu okurken?

Şöyle söyleyeyim, okumaya başladığımda, kafamda ilk filmin havası da vardı elbette, o atmosferde okumaya başladım önce. Yarısına gelince bu dedim başka bir tür. Beni boşa düşürüyordu çünkü okurken. Ama o kafayla okumak çok işime yaradı, çünkü diyorum ya bu filmin o üslubunun, o ironi damarının tuttuğu yer için yine bir ciddiyet istiyor. Yoksa gerçekten bir komiklik dünyasına da dönüşebilir. Yani yarısında uyandım duruma, sonra bitirdikten sonra bir daha baştan başladım. Bu sefer filmin o tonunu kafamda daha bir canlandırarak okudum. Kıvanç’ın öngörüsü üçüncü filmin her şey olabileceği… Mesela korku da olabilir dedi bana. 


*Aslında yakışır, çok da güzel olur. 

Bence de çok iyi olur korku olsa. Bu üçlemede biraz türler arası denemeler yapmak istiyor ve bence de çok mantıklı. İnsanların ilk eleştirileri birinci filmle bunu hiç alakası yok şeklinde oldu ama, sanki böyle olması gerekiyormuş gibi. Sanatın hiçbir dalında gereklilik yok ki zaten.

*Bir de şöyle bir şey var; insanların canı pahasına bir takım evler, binalar inşa ediliyor -hatırlıyorsun asansör düşünce onca işçi ölmüştü-, sonra bir takım başka insanlar sanki hiç öyle bir şey yaşanmamış gibi gidip o evlerde oturuyorlar. Bu da işin absürt yanı işte.

Aynen öyle, inanılmaz bir durum. Hatta o evleri hala yapmaya devam eden bir kitlenin olması da buna benziyor bence. Bu ülkenin bugün yaşadığı eve ekmek götürmek meselesi çok zor bir şey, hal böyleyken insanları yargılamak da kolay değil. En azından işçi kesim için söylüyorum.Hele şimdi Türkiye göç aldı biliyorsun, ve o insanların da evine ekmek götürmesi gerekiyor. İnsani şartlarda yaşıyor olması gerekiyor onların da ve senden daha ucuza çalıştıkları için onları yargılıyor olabilirsin, tamam, ama emin ol sen de aynısını yaparsın. Sen de haklarını alamadığın için aynı şeyi yapıyorsun. 

* Bütün bu bağlam içinde senin Malatya’da ödül alırken yaptığın konuşma bu meseleye çok oturuyor. Çünkü Beyoğlu’nun göbeğinde bir kültür cinayeti işlendi, tarihi Emek Sineması yıkıldı. Sonra bir AVM’nin içine yenisini yaptılar ama tabii aynı şey değil ve bunu anlamakta direten insanlar var. Oranın yeni bir rant kapısı olarak yenilenmesini anlamazdan geliyorlar.

Bir kere daha iyisini yapmanızı kim istedi ki sizden? Daha iyinin kriteri nedir? Benim için daha iyinin kriteri şudur; hepimiz çocuk olduk, ben Bursa’da büyüdüm ve Bursa’da bizim Mahfel vardır, şimdi adı özel bir şirketin adı oldu, eskiden Mahfel’di… Bursa’nın çok eski bir kıraathanesi, kahvesi… Yanından Nilüfer deresi akar… Çok eskidir, çok tatlıdır. Benim çocukluğumda yaşlı amcalar oturur tavla oynardı ama gençler de giderdi. Herkesin bir şekilde sosyalleşebileceği bir ortamdı. Şimdi özel bir kahvecinin bir şeyi oldu orası. Benim o konuşmada söylediğim şey su: Binalar bir şehrin hafızasıdır ve bizim de hafızamızı temsil eder. Ben çocukken önünden geçtiğim binaların 50 yaşıma, 60 yaşıma, 70 yaşıma geldiğimde de önünden geçebiliyorsam kıymetlidir. Anılarımı taze tutar, ve biz anılarımızı birbirimize böyle aktarırız. Biz tarihi sadece tarih kitaplarından ibaret zannediyoruz. Değil. Yapılardan ibarettir aslında. Aksi düşünülemez bana sorarsanız. Hayır o zaman yıkalım her şeyi, zaten yıkıyoruz da, Hasankeyf ortada.  Biz tarihimize böyle davranmakla ilgili ustalaşmışız bir şekilde. Buna çemkirince de, kardeşim bu yanlış, yapmayın deyince de sanki hiç söylenmeyecek bir şey söylemişim gibi davranıyor insanlar.Olur mu, aksine, söylemeye devam da edeceğim. Bir de ben şunu da söylemek istiyorum bu vesileyle, lütfen bizim bu sözlerimizden alınıp darılmasınlar, biz, sanatçılar özellikle, bu iktidarın ya da başka iktidarın olsun fark etmez, sanat partiler üstüdür, o yüzden o parti bu parti benim hiç umrumda değil, hepsine söylüyorum, yaptığınız bütün yanlış icraatlarla ilgili, siz o konuyu kapatmış görebilirsiniz kendinizi… Tamam artık Emek’i yaptık, geçti artık. Hayır geçmedi, ben sizin gazınızı yedim, suyunuzu içtim, yani o kadarını sineye çektim ben, siz de bunu sineye çekeceksiniz, çekmelisiniz. Siyasi nezaket de bunu gerektirir. 3 sene geçti, 4 sene geçti değil, 20 sene sonra sizinle karşılaşırsam aynı yerde, hatırlatacağım bunu size tekrar. Ben bedelimi ödedim, sen de ödeyeceksin. 

*Bir yandan tiyatro da yapıyorsun, hem özel tiyatro, hem ödenekli… Bir dönem hatta Bakırköy Belediye Tiyatrosu’nun yönetici olarak başındaydın. Şimdi başka biri var, sen ayrıldın. Ama yine de sormak istiyorum, ödenekli tiyatrolarla ilgili tartışmalar hiç bitmiyor, nedir oradaki asıl sorun sence?

Tabii bitmiyor, şimdi de Antalya Şehir Tiyatroları tartışması var. Buradaki asıl sorun, tekrar söylüyorum, siyasilerin sanatın siyaset üstü olduğunu kabul etmeleri gerekiyor. Muhittin Böcek mesela çıkıp şunu diyebiliyor: “Ben ince eledim sık dokudum.” Onun meclisinde konuşan bir başkası da diyor ki, bu başkanın yetkilerini sınırlıyor. Elbette başkanın yetkilerini sınırlayacak, tiyatro bu. Başkan ne anlar tiyatrodan? Bu kadar komik bir tartışma olur mu? Başkanın ne yetkisi olabilir tiyatroda, pardon da… Bir başkanın park ve bahçelerle ilgili de bir yetkisi olamaz kaldı ki. Ben sormak istiyorum sayın Muhittin Böcek’e… Diyelim ki ben belediye başkanıyım, kendisi de varsayalım Park ve Bahçeler Müdürü… Desem ki kendisine, Muhittin Bey şubat ayı geldi her yere lale ekilsin istiyorum. Benim yetkim değil mi, istiyorum laleyi, dik hadi laleleri. Bana demeyecek mi, başkanım şubat ayında lale soğanı ekilmez… Tamam efendim mi diyecek? Bu yetkiyi mi istiyorsunuz, anlamadım ki. Bu yetkiyi istiyorsanız ben sizin iyi niyetinizden şüphe ederim. Bu ülkede, kusura bakmasınlar, hiçbir partinin sanat politikaları açısından bir birinden bir eksiği yok.  

*Sen BBT’yi bırakırken de bu çekişmeler yüzünden mi bıraktın?

Bu çekişmeler benim bırakma sebebimin %80’idir. Ama ben bu 80’lik kısımla mücadele etmeye ok’dim. Benim yapım ‘değişmeyecek’i kabul eden bir yapı değil çünkü. Bu bana zarar veren de bir şey… Ama ben olmaz diye bir şey bilmiyorum. Olmaz yok, nasıl olabilir var benim için. Anlıyorum, belediyelerin genel yapılanması ‘olmaz’ üstüne, belli bir kesime karşı ‘olmaz’ üstüne… Bunun da dedeğim gibi hangi parti olduğunu hiç önemi yok. Benim %80 belediye ile ilgili, ama onunla mücadele edebilirdim, %20’si tiyatrocuların kendileriyle ilgili. Onunla mücadele edemem işte. Yapmak istemedim onu yani.

*Bir dirençle mi karşılaştın o anlamda, yoksa başka…

Yersiz ve haksız direnç diyelim. Birinin sözde mağduriyeti bir başkasının gerçek mağduriyetine dönüşmemeli bence. İşte buyursunlar, tiyatro onların, istediklerini yapabilirler.

*Ben hangi oyuncuyla konuşsam, tüm sıkıntılarına, zorluklarına rağmen tiyatro ya da sinema söz konusu olduğunda olumlu yaklaştıklarını görüyorum. Ama televizyon dediğimde hepsinde bir bıkkınlık, uzaklık hissi beliriyor. Galiba televizyondaki, dizilerdeki sıkıntılar pek tahammül edilecek gibi değil uzun süredir?

Oradaki insan sömürüsü, işi dayanılmaz hale getiren en önemli sebeplerden. Mesela lütuf gibi 12 saat çalışma diye bir şey çıkarttılar. Lütuf bu! 12 mi, 8 saat olması lazım zaten. Bizim setimizde 12 saat çalışılır. Hadi ya, iyiymiş, Vietman’da ayakkabı atölyelerindeki çocuklar da aşağı yukarı o kadar çalışıyorlar. Buna artık birinin gerçekten el atması lazım. Kimse artık o, ona da sesleniyorum: Bunu çözün ya, bu kadar basit bir şey çözülmez mi? Artık sefalet bu, rezillik… Ama yine aynı hikaye, devam ediyoruz yapmaya.

*Oyuncu örgütlenmesi mesela bunu bir ölçüde değiştiremez mi?

Bu ülkedeki oyuncu örgütlenmelerinin sonu çok tuhaf bitti hep. Bitmedi belki ama başkalaştığını gördüm diyelim. Yoksa bence Memet Ali’nin (Alabora) başlattığı oluşum insanları o zaman çok güzel toparlamıştı, harika bir oluşumdu. Ama bu ülkenin köşe tutanlarının Memet Ali’yi nereye sürtüklediği ortada. Bir vatan haini damgası yedi resmen. O kadar iyi kalpli, sevgi dolu ve bu ülkenin çok kıymetli insanlarından biridir oysa. Yaşadığı şeyi hak etmediğini düşünüyorum.