Mor Kaftanlı Selanik

Tarihimizin siyasi ve toplumsal olaylarını ele alan romanlarıyla tanıdığımız Yılmaz Karakoyunlu, bu kez bir mübadele romanı ile geliyor önümüze, 'Mor Kaftanlı Selanik'. Cumhuriyet tarihinin en önemli tarihsel ve toplumsal dönemeçlerinden olan 'Mübadele' sırasında yaşanan insan hikâyelerini, olayın siyasi yönünü de ihmal etmeden anlatıyor.
Yayınlanma tarihi: 13 Aralık 2012 Perşembe, 10:32

'Muktedirin dili sürçmez. Onlar sözlerini heybetle söyler...'

Yılmaz Karakoyunlu'nun son romanı Mor Kaftanlı Selanik'ten bir cümle bu. Belki de kitabın söylediği birçok şey arasındaki önemli noktalardan birisi. Mor Kaftanlı Selanik, kapağında da belirtildiği üzere bir mübadele romanı. Yani romanlarının konularını hep tarihten, çoklukla yakın tarihten bir olay etrafında şekillendiren Yılmaz Karakoyunlu'nun tahmin edilebilir bir şekilde, alnının akıyla çıkacağı bir dönem. Ama bir o kadar da dikkat edilmesi gereken, kılı kırk yarmak gerektiren bir içeriğe sahip. Titizlik istiyor özetle. Sıkı bir çalışma ve gerçekten 'objektif' olabilmek için, hassas terazilerle tartmak gereken bir konu.

Sebebi ortada: 1923 Lozan Antlaşması'na ek protokol uyarınca Türkiye ile Yunanistan'ın kendi ülkelerinin yurttaşlarını din esası üzerine zorunlu göçe tabi tutmasından söz ediyoruz. Yaklaşık iki milyon (sayıyla 2.000.000) insanın, yani yüzlerce ailenin, onlarca mahallenin, belki de kasabanın topyekûn bir taraftan diğerine geçmesinden söz ediyoruz. Kolay kolay altından kalkılamayacak bir 'insanlık' hikâyesinden söz ediyoruz yani.

HERKESİN DRAMI

Sondan söyleyeceğimizi baştan söyleyerek devam etmeli, Yılmaz Karakoyunlu etkileyici bir objektiflik örneği göstererek melodrama hatta trajediye girmeden bütün tabloyu gözümüzün önüne seriyor romanında. Haliyle, son yıllarda örneklerini gördüğümüz ve önümüzdeki günlerde çokça yeni örneğini görebileceğimiz 'mübadele romanları' içinde farklı bir yere sahip. Ne sadece Yunanistan'dan Anadolu'nun bir kasabasına yerleştirilen ailelerden ne de Anadolu'nun bir kasabasından Yunanistan'a giden ve orada Türk topraklarını gören bir adaya yerleşip hüzünle eski memleketini seyreden insanlardan söz ediyor. Karakoyunlu, her iki tarafın insanını da romanında anlatıyor tüm yaşadıklarıyla. Anadolu'daki Eleni de Resmo'daki Şerife de çıkıyor karşımıza. Hepsinin dramı da mutluluğu da etraflıca anlatılıyor.

Yılmaz Karakoyunlu'nun romanlarındaki önemli yapıtaşlarından birisidir aşk. Daha doğrusu, birçoklarının anlayacağı şekilde bir 'aşk romanı' olarak değil, aşk unsuru romanın önemli itici güçleri arasındadır. Salkım Hanım'ın Taneleri'nde de, Yorgun Mayıs Kısrakları'nda da, Perîze: Ezan Vakti Beethoven'da da, Serçe Kuşun Sonbaharı'nda da aşk vardır. Üstelik bu aşklar anlattığı dönemin/olayların tam ortasında yer alırlar. Bu sayede hem yaşanan olayların etkileyiciliğini daha yoğun bir şekilde gösterir Karakoyunlu, hem de netameli dönemlerde yaşanan aşklar sayesinde önemli karakterler yaratır. Mor Kaftanlı Selanik bu yönüyle de bir kenara ayrılması gereken bir roman. Zira Ortodoks Rumlar ile Müslüman Türkler arasında yaşanan aşklar veya gerçekleşen evlilikler, din ve ırk gibi ayrımları gözetmeyen aşkın altını çiziyor. Demek istediğim, dili sürçmeden karar alan muktedirlerin 'din' ve ırk meselelerini ortaya çıkarıp mübadele için gerekçe gösterdikleri farklılıkların, yıllarca bir arada yaşamış insanların arasında çok da önemi olmadığını gösteriyor. Haliyle çeşme başında, köy meydanında, deniz kenarında, ağaç gölgesinde yaşanan gizli kapaklı veya herkesçe bilinen aşkların varlığı, mübadelede yaşananları daha sağlam bir şekilde anlatmasını sağlıyor Karakoyunlu'nun.

Her bölüm içinde mekânsal sıçramalarla (herhangi bir bölümde Atina'da yaşanan bir olay anlatıldıktan sonra Ankara'da yaşanan bir konuşma, Lozan'da İnönü ile Venizelos'un tartışmaları anlatılarak...) mübadele sürecini tüm etki alanı içerisinde anlatmayı başarıyor Yılmaz Karakoyunlu. Derinlerde bir yerlerde 'aynı sıralarda bir başka yerde' cümlesini duyar gibi oluyorsunuz. Bir tarafta insanlar komşularıyla helalleşirken, diğer tarafta bürokratik tartışmalar yaşanıyor, bir başka tarafta subaylar tek tek kasabalara, köylere giderek durumu bildiriyor, bir diğer tarafta yaşanacak zorluklar tahmin ediliyor. Çok bilindik bir söz olacak ama roman boyunca farklı yerlerde karşımıza çıkan bütün tüfekler sırası geldiğinde patlıyor.

DENİZ YOLUYLA GİDENLER

Birçok mübadele romanında sadece karayoluyla gidenler / gitmeye çalışanlar anlatılmış ve gariptir deniz yoluyla göç etmek zorunda kalanlar ya unutulmuş ya da ihmal edilmiştir. Romanın önemli bölümlerinden biri olan 'Giresun Gemisi' belki de sadece bu yönüyle bile altı çizilmesi gereken bir niteliğe sahip. Yine birçok mübadele romanında Lozan'dan sonrası ele alınır. Yani iki ülke yöneticilerinin hangi şartlar altında mübadele fikrini kabul ettikleri, neden böyle bir harekete kalkıştıkları ve mübadele öncesinde, sırasında ve sonrasında neler düşünüp yaptıklarını ele alan bir anlatıma kolay kolay rastlayamayız. Mor Kaftanlı Selanik'in hem bir mübadele romanı olarak hem de bir yakın tarih anlatısı olarak şüphesiz en etkileyici tarafı burada kendini gösteriyor. Ankara-Atina-Lozan üçgenindeki diyaloglar, tartışmalar ve yaşananlar mübadelenin politik yönlerini de ortaya koyuyor.

ÜÇ 'DEMİR LEBLEBİ'

Kitap, Mustafa Kemal'in Selanik günlerini hatırlayarak başladıktan sonra olaylar domino taşları gibi birbiri ardına devrilmeye başlıyor. Atatürk, İnönü, Venizelos, Lozan'daki yabancı temsilciler ve Atatürk ile Venizelos'un çevresindeki kurmaylar... Hasılı kelâm iki tarafın da bütün devlet erkânı karşımızda. Tüm insani ve devlet adamı yönleriyle. İnsan yönleriyle karşımızdadırlar; çünkü Atatürk'ün Fikriye ile olan diyaloglarını gördüğümüz kadar Venizelos'un yakın çevresiyle olan diyaloglarını da görüyoruz. Yine aynı şekilde Atatürk-Venizelos-İnönü üçlüsünün devlet adamı yönlerini de en iyi örneklerle resmediyor Karakoyunlu. Özellikle İnönü ile Venizelos'un Lozan'da geçirdikleri günlerde bir araya geldikleri sahneler Venizelos ve İnönü'nün zekâlarına tekrar tekrar saygı duymamızı sağlıyor. Her üç devlet adamının da birbirleriyle veya yakın çevreleriyle girdikleri diyaloglar, zengin birer karakter analizi gibi. Yılmaz Karakoyunlu böyle hassas bir konuda dikkat edilmesi gereken üç ismi (üç 'demir leblebi'yi belki de) olağanüstü bir dengede tutmayı başarıyor. Başta Venizelos olmak üzere hiçbirine diğerinden fazla saygı duymuyoruz; ama nefret de etmiyor veya eleştirmiyoruz da.

Madem sonda söyleyeceğimizi en başta söyledik, en başta söyleyeceğimizi de sonda dile getirmeli. Yılmaz Karakoyunlu, Mor Kaftanlı Selanik'te açıkça şunu söylüyor: 'Mübadele iki tarafın da kabul ettiği bir değişimdi.' Yani, yeni kurulmuş iki devletin, savaştan yeni çıkmış ve ekonomik olarak hiç de iyi durumda olmayan iki ülkenin, 2 milyon insanı karşılıklı olarak bir yerden diğer yere nakletmesi hiç de kolay değildi ve herkes bunun farkındaydı. Doğal olarak uygulamada muhakkak böyle dramatik durumlar yaşanacaktı. Karakoyunlu, bu doğru bakış açısıyla hareket ettiği için de nitelikli bir 'mübadele romanı'na imza atıyor. Yollarda büyük zorluklar çekildi, evet, hiç bilmedikleri yeni topraklara geldiklerinde memleket özlemlerini daha çok dillendirdiler. Hasretlerini bugünlere taşıdılar, ama ümitleri olanlar da vardı diyor Karakoyunlu. Haliyle ümitleri olanları da ihmal etmeden eksiksiz, gözü yaşlı bir anlatımdan uzak etkileyici bir mübadele romanına imza atıyor.

A+ A-

Okumadıklarınız

Bu kategoriye ait, henüz okumadığınız haberler listelenmektedir. Tümünü görüntülemek için tıklayınız.