CAN YÜCEL, BİR GOCADAĞ…

Can Yücel şiir yazmayalı 20 yıl olmuş! Vay canına! Datça’da büklerin içinde mi saklanır, badem ağaçlarının gölgesinde mi; yoksa şiirin arkasında mı, bilinmez. Ama yokluğunda sivri dilini, şarabi sesini özleye özleye geçiyor günler onu sevenler için… Akgün Akova'nın kaleminden..
Yayınlanma tarihi: 19 Ağustos 2019 Pazartesi, 13:53

[Haber görseli]

AKGÜN AKOVA

Haziran 2009’da, Moskova’daki Novodeviçi Mezarlığı’nda Nâzım Hikmet’i anmak için toplanmıştık. Şairi sevenlerin karşısında konuşma yapacak konuklardan biriydim. Nâzım gibi büyük bir söz ustası hakkında, hem de onun ve Vera’nın baş ucunda konuşmak da kolay iş değildi. Beni orada bu güzel yükten Can Yücel’in torunu Alibey’in ninesine sorduğu soru kurtarmıştı. Yanlış anımsamıyorsam sözlerime şöyle başlamıştım: "Can Yücel toprağa verildiğinde torunu Alibey, 'Dedemi nereye ektiniz?' diye sormuş. Ne kadar doğru bir soru bu! Böylesine dev şairler gömülmezler, ekilirler. Hem de öyle bir ekilirler ki, kökleri dünyanın dört bir yanına yayılır, başka başka yerlerde yeniden ve yeniden yeryüzüne çıkarlar.”

Öyle oldu, Nâzım da, Can Yücel de kök saldılar dilimize, şiir bahçemize, insanlığımıza. Haksızlığa kafa tuta tuta, şiirin özsuyunu sıka sıka, deli dolu akan söz nehirleri yarattılar. Sosyalist bir gün doğumuydu Can Yücel. İflah olmaz bir şiir çağlayanıydı. Bir küfürle bir şiiri başlatabilir, başka bir küfürle bir kavgayı bitirebilirdi. Şiirlerinin açılış kurdelesi, her zaman eşi Güler Hanım’ın kulağının içinde kesilirdi. Sonrasında güneş birdirbir oynardı Can Yücel’in sırtında gün boyu, yeni dizelerin peşine takılana kadar.

Ele avuca sığmayan, baskıya kafa tutmaktan hiç mi hiç çekinmeyen Can Yücel 1989’dan başlayarak son yıllarını Datça’yla kucak kucağa geçirdi. Yarımadanın “iki metreden su çıkan nemli toprağı”nı sevdi. Bütün seslerini kulağına yatırdı. Gugukçular, ağustos böcekleri, köpekler, inekler havlaya böğüre bir caz orkestrasına dönüştüler. Çayır Çimen Bahçesi’nin müzisyenleri oldular!

[Haber görseli]

Bu coğrafya onun şiirlerine melisa dalına konan serçeyle, buharlaşan adaçaylarıyla, birdirbir oynayan güneşle, “sabahın hıçkırıkları” dediği kumrularla, tangoya benzettiği bahçeyle, göbeklerinde bir damla ateş gördüğü mum çiçekleriyle girdi. Girdi ve çıkmadı. Doğanın kapılarını sonuna kadar açarak bu yarımadayı edebiyat meraklılarına da sevdirdi, üstelik çaktırmadan “tabiat bilgisi” dersi vere vere:

Açtım ki gözlerimi sabah olmuş Datça’dayım / Ergen ışıklarla karşımda erguvana kesmiş / Gocadağ / Tüm engebesiyle yanıyor o koskoca kaya / Dağkeçileri düzlere kaçmış olmalı”

DATÇA’NIN KEÇİ YOLLARI

Ben Can Yücel’in şiirlerini okudukça Datça’nın keçi yollarına, ıssız büklerine vurdum kendimi. Bakmak için, kim bilir nerede karşıma çıkacak bu delifişek şair! Bu ölmez adam Datça’ya yirmi yıl önce ekildiğine göre, katırtırnaklarıyla, kaparilerle, gelinciklerle boy vermiştir diye geçirdim içimden. Öyle bir söz fırlamasıdır ki o, uçuyordur mutlaka bir yerlerde! Uçuyordur mehtapta Kızlan’daki yel değirmenleriyle, Alavara’daki doludizgin yaban eşekleriyle, burunlarla, koylarla, büklerle… Belki emekli fener bekçisiyle laflıyorlardır Tekir Burnu’nun rüzgarlarından, rakılarını yudumlayarak. Öyle dolaştım mutluluğun yarımadasını. Göremedim kendisini ama her yerde sesini, fısıltılarını duydum!

Sonra Knidos yolu üzerinde denizi anadan üryan gören bir kayanın üzerinde oturup dizeler düşürdüm onun için: “Can Yücel uyandığında / martılar şişeleri çıkarırlar sudan, içleri dalgalarla dolu / martı dediğin ne ki, sokak çocukları denizin / deniz dediğin ne ki, şiirin sofrasında bi’ avuç tuz / Can Yücel dediğin ne ki, kopan ipten düşmeyen cambaz / gıllıgışlı bi’ kız sevdirir ağzı bozuk bir adama / yuvalarını bi’ kırlangıca yaptırır bi’ nar kabuğunun içine / Güler çoktan toplamış olur papatyaları kırdan / papatyalar aşka gelip ayaklanmış olur öğleye kadar…”

[Haber görseli]

Can Yücel’in “Safkan bir av köpeği / Yunan’dan kalma bir tazı / Denizin içine kıvrılmış yatıyor güneşte / Bu güzelim yarımada” dediği Datça’da hangi büke varırsanız varın, kendinizi denize atasınız gelir. Bir an tereddüt edecek olsanız, Can Yücel’in sesi duyulur: “Haydi koş dal git denize be çocuk!” Deli zeytinler, orkideler, sandal ağaçları, değirmenlere yuva yapan gökkuzgunlar ve Mavi Yolculuk tekneleri de çoğaltırlar şairin sesini. Akdeniz’in ışığının yolu onun şiirlerinde “limona, badem ağ’cına, yeni çapalanmış toprağa” düşer. “Rüzgarın yolları köpeklerin, ineklerin, inen kazmaların sesine varır taş damların üstünden sekerek. Güneşin parmakları Gocadağ’a sarılır. Simi adası yapraklanan gölgesiyle uzakta”dır, çok iyi seçilmez.

Ama benim gördüğüm şudur, Datça’da her Can Yücel şiiri okunduğunda, şairin haritadaki şekline bakıp zürafa boynuna benzettiği yarımada şöyle bir kımıldanır, bir yanında Ege bir yanında Akdeniz. Bütün bunları düşüne düşüne, Knidos’ta deniz fenerine giden kekik kokulu yolu yürürken arada bir durup ben de yeni dizeler yazarım Can Yücel için: “Can Yücel uyandığında /gümüşten bi’ tüy dikip manzaraya çoktan çekip gitmiş olur Ay / sabah akşamın işine karışır / bi’ sarnıç gemisi alev alır / namlusuna kiraz çekirdekleri sürer Fethi Bey bahar dolayısıyla / şakağına şakağına dayar tabağını Rakı Fabrikası’nın / Anadolu’nun uzak zürafası Datça’da / bahar dolayısıyla balayına çıkar badem ağaçları / bi’ şenlik ateşidir çünkü güneş Can Yücel uyandığında”

İşte o zaman bir fısıltı değil davudi bir ses yükselir antik limandan Kriyo’nun tepelerine doğru: “Sabah kalkıp kapıları açıyorum / Bütün herkes geliyor / Serçeler kumrular İsa çiçekleri / Bulutları çağırıyorum geliyorlar / Gökyüzü çok fena mavi”

Ben de Can Yücel’in sesinin beni götürdüğü yere doğru tornistan eder, evinin bulunduğu Eski Datça’ya giderim. Begonviller, sarmaşıklar, duvar üstünde pinekleyen kediler beni karşılar. Muhtar Orhan’ın Kahvesi’nde Can Yücel ile dolu anılarla saatler geçirir, şiirlerindeki Datçalılarla karşılaşmanın mutluluğunu yaşarım. Bir onlar anlatır, bir ben anlatırım. Sonra kalkar, Can Yücel Sokağı’nın tabelası önünde şiir okuyan, fotoğraf çektiren gençlere gülümser, şairin evine varırım. Kapıyı çalar, Güler adlı şiir tanrıçasının kapıyı açmasını beklerim. Beklerken de duvarları aşan begonvillerin yaprakları arasından Can Yücel’in şiir okuyan sesini duyar, “Bakın işte dememiş miydim size, ölmemiş o! Hayatın tadını gizli gizli çıkarmayı sürdürüyormuş!” diye heyecanla söylenirim. Can Yücel de karşılığını vermeden durur mu: “Çocukluktan sonrası boştur, bir aşk / İki aşk, üç şiir / Gerisi bihoş / Bir çavlandır hayat / İçinde iki kez yıkanabilirsen eğer.”

Derken kapı açılır, sonrası günebakan yağmuru…

A+ A-

Cumhuriyet Arşivi Gazete Kupürlerinde:

Can Yücel