Kapat
A+ A-

Kendimle uzlaşabilmek için yazıyorum

Gazeteci-yazar Ahmet Sami Özbudak'ın ilk kitabı Masturi Kabare. Yazarın bu şehirle arasında geliştirdiği dilin bir ürünü bu çalışma. Kitabın karakterleri de biraz ben, biraz siz, biraz da onlar. Genelin “öteki”leştirdikleri belki de... Özbudak “bu karakterler bir bakıma kent insanının alter egosu” diyor.
Yayınlanma tarihi: 29 Temmuz 2014 Salı, 11:46

[Haber görseli]Masturi Kabare'nin ana kahramanı Aziz, yani Zambuk Sude. Yedikule’de dindar bir ailenin eşcinsel oğlu. İki tutkusu var biri dans ve biri aşk. Kendini çözdüğü için temiz kalmış ama üzerindeki baskı yüzünden de maske ile dans etmek zorunda hisseden bir adam. Özbudak için bu karakteriyle yüzleşemediğimiz gerçeklerimizi sorguluyor. Sürekli kandırıp hayatın trafiği içinde bilerek ıskaladıklarımızı sorgulamayı deniyor. Kitabın mekanı ise elbette İstanbul. Yazar İstanbul'u da keskin bir şekilde özetliyor;

“İstanbul’la her gece aynı yatağa giriyoruz ama orgazm olamıyoruz.”

-Masturi Kabare nasıl bir beslenme sürecinden sonra hayat buldu?

Aslında bilenler bilir, İstanbul’da gazetecilik yapıyorum. Sekiz yıldır İstanbul Life dergisinin muhabiriyim. Dolayısıyla şehir en temel beslenme kaynağım. Haber yapma sürecinde şehre farklı bir gözle bakmayı öğrendim. Yani aslında şehirle aranızda farklı bir dil gelişmeye başlıyor. ‘Masturi Kabare’ de benim şehirle aramda geliştirdiğim dilin bir ürünü. Ana kahramanlar Aziz, Eren ve Ceylan her ne kadar sıra dışı gibi görünse de hayatın içinde her an bizimleler. Bu karakterler bir bakıma kent insanının alter egosu. Bu da yıllar yılı gece hayatı ve gündelik şehir yaşamında insanlarla gözlemlediğim şeylerden ortaya çıktı.

-Bu çığlık atan sessiz hikayede üç büyümeyen çocuk var. Aslında üçü de “öteki”, çünkü bu vicdansız ve zalim sistemin dışında kalıyorlar?

Kesinlikle çok doğru bir tespit! Bu üç kahramanı ötekileştiren şey aslında kalplerinden geldiği gibi yaşamaları. Çarkın işleyişine göre yaşamayı tercih eden Eren bile bir yerden sonra iç sesini takip ediyor. Günlük hayatın içinde farkında değiliz belki ama tuhaf bir düzenin çarkında orada oraya savruluyoruz. Adı konmamış, dile gelmemiş yasalar ile şekilleniyoruz. Neredeyse son 50 yıldır Türk filmlerinin ve dizilerinin hikayeleri bu hayalet sistemin çarkından çıkıyor. Ne kadar klişe bulursak bulalım biz paranın iktidarı etrafında var olmaya çalışıyoruz. Adaletsizliği kanıksamış, haksızlığı gündelik yaşamın bir getirisi olarak benimsemişiz. Dünya’da tek öteki vardır, parası olmayan! Her kitlenin, her kesiminin zengini yırtar. Ama yoksulluk farklı bir dil geliştirir ve farklı bir düzeni vardır. Şimdi diyeceksiniz bu adam yoksul edebiyatı yapıyor! Bu cümlede bile içinde yoksulluk geçen bir şeyi aşağılıyoruz. Bu ülkeye daha çok lazım olan şey yoksul edebiyatı.

-Çok insanın içinde bir Zambak Sude var, bastırılmış, korkuyla toprak altına gömülmüş gibi. Aslında özgürlüğe kendimiz olmaya atacağımız bir adımla değişir her şey?

Zambak Sude yani Aziz, Yedikule’de dindar bir ailenin eşcinsel oğlu. Aslında kendini erken yaşta çözmüş. İki tutkusu var biri dans ve biri aşk. Kendini çözdüğü için temiz kalmış ama üzerindeki baskı yüzünden de maske ile dans etmek zorunda hisseden bir adam. Yani aslında Aziz hepimiziz. Kendimizi çok rahat kandırabiliriz, ben istediğim gibi yaşıyorum, mutluyum, her şey yolunda falan diyerek. Her şeyin yolunda olduğunu anlamak için çok derinlerde gezinmek lazım. Bu kitabı yazdım ama inanın bunu yapmaya benim bile gözüm yemiyor. Bir gün içinde kullandığımız kaç tane maskemiz var? Çok basit bir soru. İçimizdeki yaralardan, olmamışlıklardan, hüsranlardan o kadar çok korkuyoruz ki! Birileri bizdeki zayıf ve olmayan şeyleri çakacak diye ödümüz patlıyor. Oysa biz bu dünyaya kendimizi sipariş ederek gelmedik. Malzeme bu! Bize bu bedenler ve özellikler verildi. Bizim dışımızda bir sipariş durumu olduğu için şansımıza düşen şeyi iyi tanımak ve onunla uzlaşmak zorundayız. Misal ben de kendimle uzlaşabilmek için yazı yazıyorum.

İLİŞKİYLE AŞK ÇOK BAŞKA ŞEYLER

-Aşk hala var mı, ya da kazananların olduğu bir aşk hikayesi?

Aşk hayattaki en önemli gerçeklik. Egonuzu yok sayan, sizi çocuklaştıran, ilkelliğinizi hatırlatan bir şey. Aşk birdenbire gelir ve size olacaklar konusunda ipucu vermez. İlişkiyle aşk çok başka şeylerdir. O yüzden kaybedilen her zaman değerli olur. Aşk uyumsuzluğun ve tekinsizliğin ülkesi, kendinizi güvende hissettiğiniz yer aşk değildir. Aşk size çektirirken kimsenin elinden bir şey gelmez, yardım da sevmez yani.

-Cellatlarımıza aşık olmaktan ne zaman vazgeçeriz ya da geçebilir miyiz?

Vazgeçmek zor. Mutluluğu bir kişiye bağlamak tuhaf bir adrenalin. Kendim için şöyle bir kurtuluş planım var. Hayat kısa, zevk alınacak çok şey var. Bütün aşklarım benimle birlikte hayata karışıyor. Muhteşem bir denizde, bir manzarada zaten o hep benimle. Onları birer eşlikçi olarak tayin ettim kendime, böyle olunca hayatı kaçırmıyorum. Zira aşk böyle limonlu bir lokum tadında varlık gösteriyor hayatınızda.

İSTANBUL HERKESİN G NOKTASINI BİLİYOR

-İstanbul romanın tüm hüznünü ve melankolisini taşıyor. “En iyi kaybedenler şehri” diyorum ben buraya. Nedir İstanbul ile ilişkiniz?

Çok güzel demişsin… Güzel bir kitap adı olur hatta. Benim bu şehirle ilişkim; biz İstanbul’la her gece aynı yatağa giriyoruz ama orgazm olamıyoruz. Bu şehir içinde yaşayan herkesin “g” noktasını iyi biliyor ama kendi “g” noktasını kimseye çaktırmıyor.

-Yazmayı nasıl açıklıyorsunuz, marazlı bir şey, belki de şifa bulma. Siz yazarken en çok neyi dizginliyorsunuz içinizde?

Hasta ruhların arınma yollarından birisi bu. Marazlı olan aslında yazarın kendisi. Yazdıkça kendi diplerine iniyor, karşılaştıkları bazen korkutuyor bazen iyi geliyor. Yazma eylemiyle kıskançlık, riyakarlık gibi kötücül olan şeyleri alıp gidiyor benden. En azından dozajını azaltıyor. Bir de bu dünyayı anlamak için yardımcı oluyor.

-Ve oyun yazarlığı, hep söyleriz bu topraklarını hikayelerini su yüzüne çıkaracak yazarlar yok diye. Ve işte siz geldiniz... Tiyatro yazmak içinize nasıl sızdı?

Oyun yazarlığı farklı bir aşk. Romanda okuyucuyla birebir ilişki kuruyorsunuz. Oyun kolektif bir ilişki. Her şey bir saatin içinde oluyor ve toplu bir paylaşım yaşanıyor. Sadece ben değil bu dönem şahane oyun yazarlarının ortaya çıktığı bir dönem. Hepsi çok cesur ve bu dünyayla ilgili bir dertleri var… Ebru Nihan Celkan, Şenay Tanrıvermiş, Murat Mahmutyazıcıoğlu, Kemal Hamamcıoğlu, Mirza Metin ilk aklıma gelenler. Yeni Türkiye sinemasına ve tiyatrosuna bu isimler şekil verecek.

 

Cumhuriyet İMECESİ