Kapat
A+ A-

‘Cinsiyetçilikle didişmeliyiz’

Gaye Su Akyol ve Bubituzak, “Yılmayan Şeytan” adlı filme soundtrack oluşturacak. Türkiye’de de “metoo” benzeri bir harekete ihtiyaç olduğunu söyleyen Akyol, “Cinsiyetçi yaklaşımla didişmeliyiz” diyor.
Yayınlanma tarihi: 23 Eylül 2018 Pazar, 01:52

[Haber görseli]

Şarkıcı Gaye Su Akyol ve alternatif müzik grubu Bubituzak, bu perşembe Kadıköy Sineması’nda 1970’ler Türkiye’sinden “B-Movie” klasiği olan “Yılmayan Şeytan” adlı filme soundtrack oluşturacak. 26-30 Eylül tarihleri arasında düzenlenecek Red Bull Music Festival Istanbul kapsamındaki konserde sanatseverler, “Yılmayan Şeytan”ı Gaye Su Akyol’un; Ali Güçlü Şimşek, Görkem Karabudak ve Emrah Atay’dan oluşan Bubituzak’ın ve müzisyen Gökhan Şahinkaya’nın canlı performansıyla izleyecek. Konseri bahane ettik ve Kadıköy’de buluştuğumuz Gaye Su Akyol ile bu “fantastik” deneyimi ve yeryüzünde olup bitenleri konuştuk. Akyol’dan, “İstikrarlı Hayal Hakikattir” adındaki üçüncü albümünün 26 Ekim’de yayımlanacağı müjdesini de aldık.

İlk albümünüzü yayımladığınız 2014’te izinle yapılan ilk söyleşilerde “Yılın bombası” başlıkları atılmıştı hakkınızda. Bu, başlıkların arkasını doldurabildiniz mi sizce? Nasıl geçti müzik yaşamınızdaki dört yıl?

O tür iddialı cümlelerin arkasını doldurmak aslında benim görevim değil, hiçbir zaman olmadı. Ben dinlemek istediğim müziği yapıyorum. Hayalimdeki müziği yaparken onun nereye varacağına dair beklentiler geliştirmiyorum. Benim yapabileceğim en iyi şey; kendi müziğimi, yaşadığım coğrafyanın seslerini, acılarını, sevinçlerini, çok kültürlülüğünü, bilinçaltımı, hissettiklerimi damıtarak müzik formuna ulaştırmak. Yani keyfime göre müziğimi yapıyorum, ondan sonrası kendi kendini inşa ediyor. Dört senede biri uluslararası olmak üzere iki albüm çıkardık ve kendi plak şirketimizi kurduk. Japonya’dan Portekiz’e, Rusya’dan İngiltere’ye dünyanın farklı pek çok coğrafyasında 100’e yakın konser verdik. WOMAD, Roskilde, Sziget, Le Guess Who gibi çok önemli festivallerde çaldık ve 26 Ekim’de üçüncü albüm geliyor. Albüm, Alman menşeili Glitterbeat Records ve kendi kurduğumuz Dunganga Records ortak yapımı; tüm dünyada plak formatında yayımlanacak.

Baskının giderek arttığı bir ülkede sanat yapmak nasıl hissettiriyor size?

Ben kendimi sonsuz özgür hissediyorum, çünkü tetikteyim, uyanık olmak için sürekli sorguluyorum kendimi, özellikle otosansüre karşı. Çünkü o, sansürlerin en büyüğü. İnsanın önce beynindeki hapishaneden kurtulması gerekiyor. İşte o özgürleşmeyi ifade ederken sanatın araçlarını kullanıyorum.

‘Yeni yollar bulunuyor’

2014’ten bu yana dinleyicilerinizde ve sahneye çıktığınız mekânlarda değişen ne oldu?

Sayımız arttı. Artık daha kalabalığız. Ortak ülkü geliştiriyoruz; özgürlük, bir aradalık, kendi köklerimizden korkmamak, Türkiye’nin zengin kültürünü müzikte tekrar keşfetmek, sevmek... İnsanlar kendilerini ifade edebilmek için her gün biraz daha tutkuyla dolup taşıyorlar. Baskılanan kültürler, kendini ifade etmek için yeni yollar arar ve bulur bir şekilde.

Arşivler şairlerin, sanatçıların bir araya geldiği kahvelerden söz eder. Bugün sanatçılar nerede “birleşiyor”?

Bahsettiğin o yerler; 50’ler, 60’lar, 70’lerde birtakım müzisyenlerin, şairlerin takıldığı kafeler, meyhaneler artık yok. Şairlerin bir araya gelip ürettiği, alt kültürler, akımlar oluşturduğu o dönemler geride kaldı ne yazık ki. Onun yerini, yeni nesil müzisyenler aldı diyebiliriz. Bu insanların bir kısmı iyi şiirler yazıyor ve o şiirlerden bazıları şarkıya dönüşüyor. Belli barlarda, kafelerde ve konserlerde denk geliyoruz, ama bir alt kültürden bence henüz bahsedemeyiz. Müzikte yeni yeni yeşeren bir ortak dil var, ama gelişip gelişmeyeceğini zaman gösterecek.

Sizin “sanat alanınız” neresi?

Ben doğma büyüme Kadıköylüyüm. İlk 23 senemi aynı sokakta yaşadım, sonraki süreçte de bir ayağım hep burada oldu. Buraya duyduğum aidiyet herhangi başka bir yere duyduğum aidiyetten çok daha köklü.

‘Umarım Beyoğlu güzel günlerine döner’

Hafızası hepimizin hafızası olan Beyoğlu’nun dönüşümü, uzun yıllar Peyote’de çalmış bir sanatçı olan size ne düşündürüyor?

Semboller, sistematik olarak dönüştürülüyor, değiştiriliyor. Beyoğlu, Cumhuriyetin ilanından itibaren, pek çok anlamda semboldü. O sembolün yıkılması ve yerine yeni semboller inşa edilmesi, bir hafıza sıfırlama gibi... Süreci birlikte izliyoruz. Umarım bir noktada çok kültürlülüğün hüküm sürdüğü, sanat üretilen, sanatçıların yaşadığı, barındığı o güzel günlerine geri döner.

Kadının sahnede olmasıyla ilgili zorluklar neler Türkiye’de? Örneğin bir #metoo hareketine ihtiyaç var mı kültür sektöründe?

#Metoo veya benzeri bir harekete kesinlikle ihtiyaç var. Ama bu, yüzeysel sosyal sorumluluk projeleri gibi adı birkaç gün anılan, kötü içeriklerle komik duruma düşülüp iki gün sonra unutulan bir çiğlikte olmamalı. Topluma işlemiş cinsiyetçi yaklaşımla didişmeliyiz. Önce “Kadın ne, erkek ne, biz nasıl bu kadar ayrıştırabilecek kafaya ulaştık, bunun hizmet ettiği şey ne” bir defa bunu düşünmek zorundayız. İnsanın zihninde o devrimin yaşanması gerekiyor. Toplumsal cinsiyet mevhumu gerçek anlamda insanlığı zehirleyen şey. Çocukken de, ilk gençliğimde de kendimi herhangi bir cinsiyetin uzantısı olarak görmedim. Hep daha bağımsız hissettim. Bunu böyle yaşadım, bu da bana böyle yaşatılmaya başlandı bir yerden sonra.

Eril dünyayla ilk karşılaşmanız şaşırtıcı olmadı mı peki?

Hep savaştım bununla içgüdüsel olarak. Bu demek değil ki sokakta tacize uğramadım, laf atılmadı. Bu rezillikle hepimiz yüzleştik ve yüzleşmeye devam ediyoruz. Ben bir insan olarak kendimi cinsiyetlerin üstünde görüyorum ve hepimiz bunu başarabiliriz. Cinsiyet, bana özel bir şey. İster erkeğimdir, ister kadın hissediyorumdur, ister “Ben kadın görünüyorum ama erkeğim” diyorumdur. Bu kadar kişisel bir şey kimi ilgilendirir ki?

Sözünü ettiğiniz o zihinsel eşitleniş sağlanana dek feminist hareket ne derece mühim sizce?

Sonsuz önemli. Bir şeyi değiştirene kadar da o etiketler çok işe yarıyor. Evet, kesinlikle feministim! Bunu dillendirmenin cesaret olarak algılanması ya da feministim demekten korkmak da işin trajik kısmı.

Cumhuriyet İMECESİ