72. Cannes Film Festivali’nden notlar

Merakla beklenen “Once Upon a Time in Hollywood”, 25 yıl önce “Pulp Fiction” ile Altın Palmiye alan Quentin Tarantino’nun en zayıf filmi…
Yayınlanma tarihi: 23 Mayıs 2019 Perşembe, 02:24
[Haber görseli]
Bir zamanlar Hollywood denen ormanlık tepede, develer tellal, pireler yapımcıyken, haylaz çocuk Tarantino film çekermiş… Yıldızı, evinden fersah fersah uzaktaki Cannes sahillerinde, çeyrek yüzyıl önce parlamış. Sürekli ziyaret ettiği bu pırıltılı Akdeniz kasabasında yine çılgın bir masal anlatması merakla beklenirken, har vurup harman savurduğu iç enerjisinin tükenme, esin kaynaklarının da kuruma noktasına geldiğini gösteren, olsa olsa koşulsuz hayranlarını uyutabilecek bir masalla düş kırıklığı yaratmış. Yıldızı söner gibi olmuş... Üstelik, adları Leonardo DiCaprio ve Brad Pitt olan, kısa sürede efsaneleşmiş masal anlatıcıların cazibesini de kazıyarak…
Hollywood 1969…
Kuşkusuz beklenti yüksek olduğunda, yaşanılan düşkırıklığı da aynı oranda derin oluyor. 1960’lar Hollywood’unda sıradan kovboy filmleri, televizyon serileri çeken, biri diğerinin dublörü iki oyuncunun öyküsünü, o dönemin estetiği, renkleri ve ışığı altında anlatmayı deneyen Tarantino’nun kafası, her zamankinden daha karışık olmalı... Uzun süren montaj süreci bile filmin dağınıklığına bir çözüm bulamamış. Hollywood sineması için bir kırılma noktası olan 1960'lar döneminin o çılgın atmosferini anlatmaya çabalarken, kendini tekrar ederek izleyicisini yormaktan kurtulamamış. Aslında, tekrar etmek, masalların temel öğesidir. Ancak, anlatım içinde iyi kullanılması gerekir. Ayrıca, gerçek masallar kuşaktan kuşağa dinlendikçe daha çok beğenilir; durmadan anlatılması istenir... Tarantino’nun masalıysa, hedefi ıskalayan tek sıkımlık bir tabanca gibi. Filmin son bölumünde, insanoğlunun aya ayak bastığı o sıcak yaz aylarında yaşanan Sharon Tate cinayetini de yeniden kaleme alan Tarantino, Hollywood soslu, kanlı şiddet parodisinden medet uman bir mutlu son yazmış: Roman Polanski’nin hamile eşi Sharon’un katillerini bir hamlede cehenneme gönderivermiş. Ucuz serilerin baş aktörleri, sanki o kötü filmlerin setlerinde rol kesermişçesine kahramanlaşarak, Sharon Tate’le birlikte kendilerini de öldürmeye gelen kafaları dumanlı katil bozuntusu salak hippileri un ufak edivermişler...

Quentin Tarantino’nun, "aman filmin sonunu anlatmayın" diye yalvarmasının nedeni çok açık. Tek kez dinlenebilecek bir masal “Once Upon a Time in Hollywood”…Ne mutlu ki, bu buruk tadı hemen silebilmek için, önümüzde Altın Palmiye yarışının en genç ustalarından Xavier Dolan var; Güney Kore sinemasının usta adı Bong Joon Ho var. Marco Bellocchio, Arnaud Desplechin ve Altın Palmiyeli Abdellatif Kechiche var…
[Haber görseli]
‘Yanan Genç Kadın Portresi’

Sinema her şeyden önce öykü anlatma sanatıdır; mizansen becerisidir... Altın Palmiye için yarışan filmler arasında, izleyicisini hoş duygulara sürükleyen, duygu sömürüsü yapmadan heyecanlandıran romantik filmler de var. Fransız kadın yönetmen Céline Sciamma, “Portrait de la jeune fille en feu” (Yanan Genç Kadın Portresi) ile,18. yüzyıl Fransasında, deniz kıyısına yakın güzel bir konakta alevlenen has aşkı, son derece pürüzsüz, saydam bir mizansen üzerine kuruyor. İyi terbiye almış genç ve güzel zengin aile kızı, varlıklı ailesinin kendisine haber bile vermeden seçtiği damat adayıyla evlenmeden önce, portresini yapmak için konakta konuk edilen genç ressam kadına giderek yakınlık duyar. Aralarında doğan ilişkinin, yasak ve olanaksız aşka dönüşerek hiç dinmeyecek olan alevini içtenci yorumlarıyla daha da yakıcı kılmayı başaran Adele Haenel ile Néomie Merlant’ın, yönetmenleri Céline Sciamma ile birlikte ödül almaları, herhalde alkışlanacaktır…
A+ A-