Şevval Sam: Bari oksijenimizi bize bırakın

Müzisyen ve oyuncu Şevval Sam, bu topraklarda peşine düştüğü seslerle ve Türkiye'nin her bölgesinden şarkılarıyla 20 Ağustos akşamı sahnede. Aşık Veysel'e, Neşet Ertaş'a selamların yollanacağı, Kâzım Koyuncu'nun, Ahmet Kaya'nın anılacağı; Karadeniz'den Anadolu'ya, oradan Trakya'ya uzanacak müzik yolculuğu Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu'nda dinleyicisiyle buluşacak.
Bunlarla da ilgilenebilirsiniz
Yayınlanma tarihi: 14 Ağustos 2019 Çarşamba, 02:09
[Haber görseli]
Cumhuriyet Gazetesi arşivinde buluştuğumuz Şevval Sam'la Müzeyyen Müzikal'inden, dizi setlerindeki çalışma koşullarına; Türkiye'nin yaşadığı toplumsal dönüşümden ağaçları katledilen Kaz Dağları'na; gölgesini satamadığı ağacı kesen Kapitalizm'den taşlamamız gereken Şeytan'ın nerede olduğuna; Arabesk'ten Alaturka'ya geniş bir yelpazesi olan müzik yolculuğundan, 20 Ağustos Harbiye konserine uzanan uzun bir sohbeti paylaştık. Söyleşmek bizim için keyifliydi, okumak da sizin için keyifli olsun...
Bu ayın 20'sinde Harbiye konseriniz var, nasıl gidiyor hazırlıklarınız?
Her sene Harbiye Açıkhava konserlerini iple çekiyorum; yazı en şenlendiren kültürel aktiviteler hep Harbiye'de oluyor. Her sene yeni bir konsept koyuyoruz sahneye, daha önceki yıllarda "Toprak Kokusu"ydu konseptimiz ve bu toprakların farklı dilleri, farklı renkleri, farklı sesleri vardı... Bu sene ağır geçen bir kışın ardından, üzerimizdeki kışın yorgunluğunu, ağırlığını, ataletini atalım diye neşeli ve eğlence odaklı bir konsept hazırladık.
"Ağır geçen bir kış" dediniz, neden bu kadar zorlu geçti?
Herkes açısından farklı ve yoğundu aslında.. Gerek ekonomik, gerek siyasi, gerek sosyolojik olarak ağır bir dönemden geçtik hepimiz; kışlar biraz da yorucudur zaten...
"Yasak Elma" dizisinin 3'üncü sezon çekimlerine başlayacaksınız yakın zamanda, set emekçilerinin çalışma koşulları sizin setinizde nasıl?
Set ortamı, setteki kadınların pozisyonu, çalışma sürelerindeki adaletsizlikler ve koşullar üzerinden konuşacaksak, "Yasak Elma" seti çok yüksek standartta bir set. 2008 yılında çalışma koşulları ağır gelmişti bana. 76 saat hiç durmadan çalışma rekorlarımız vardı o zaman... O zaman "Böyle devam edemez" dedim. Çok yoruluyordum, yüzümü koyuyorum bu işe sonuçta; yüzüm takallüs etmiş vaziyette, sahnenin başı ile sonu arasında yüzüm yarım santim bir santim aşağı düşüyor. Uykusuz, gözlerimizin altı mosmor... Biraz ara vereyim dedim, fakat o ara çok uzun sürdü, 8 sene... 8 yıl boyunca girdiğim müzikal yolculuğun ardından, oyunculuğu özlemeye başladım. Herhalde kalbi olarak nasıl çağırdıysam, ruhsal olarak da ihtiyaç duyduğum bir dönemde "Bodrum Masalı" geldi. Ondan hemen sonra da "Yasak Elma"yı kabul ettim. "Yasak Elma"da Fatih Aksoy bir vaatte bulundu ve "Ben artık çalışanların, bir şekilde insanlık dışı koşullarda çalışmalarını istemiyorum, 5 gün 12 saat kuralı koyuyorum" dedi, bu sektörde öncü bir davranıştı. 5 gün 12 saat kuralı, sevdiği işi yaparken, insanın o işe olan aşkını öldürmeyen bir sistem. Çünkü çok sevdiğiniz bir işi, çok zor koşullarda yapmak artık kronikleşmeye başladığında, bir zaman sonra "Lanet olsun" diyebiliyorsunuz. "Ara vermek istiyorum" dememin sebebi oydu. Belki korkudan, yine aynı koşullar olursa diye hiç dönmeyebilirdim ama oyunculuğun bendeki karşılığı çok güçlü olduğu için, tekrar döndüm.
Müzeyyen'in zamansız hikâyesi...
"Müzeyyen" müzikali sahnelediniz geçen yıl, hayatınızda yeri nedir? Nasıl bir yolculuktu Müzeyyen Senar...
Müzeyyen'in 100. Yaş yılına denk geldi müzikal... Aslında bu da bir tesadüftü, ben çok uzun zamandır bunu yapmak istiyordum ve nasıl yapacağımı düşünüyordum. Radi Dikici’nin kitabını okuduktan sonra, bu hayat hikâyesinin ya sinemada, ya sahnede bir şekilde anlatılması gerektiğini düşündüm ve sonra bir yolculuğa çıktık. Her şey olması gerektiği gibi olduğunda bir baktım ki Müzeyyen’in 100. Yaş yılı, çok sembolik bir dönemdi benim için. Bende Müzeyyen’in müthiş bir karşılığı var; herkes pop dinlerken ben niye Müzeyyen’in peşinde koşuyordum 18 yaşında bilmiyorum...
Ruhsal bir bağımız olabilir, hayatlarımızda da çok benzerlik taşıyan detaylar ve unsurlar var. Ya hayatı algılayışımızla ilgili o matematik bizi benzer istasyonlardan geçiriyor, ya da gerçekten ruhsal bağ diye bir şey var ise oralarda aynı dili konuşan, belki aynı familyadan iki kişiyiz... Bilmiyorum ama dediğim gibi, her zaman Müzeyyen'in hikâyesi beni çok etkiledi, onu anlatmak, onun ağzından anlatmak istedim.. Bazı hayat hikâyeleri var ki her zaman, yeniden anlatılabilir, hiçbir zaman güncelliğini yitirmez, o evrensel bir hikâyedir çünkü, dönem hikâyesi değildir, zamansız insan hikâyesidir... O yüzden ben biyografileri de çok severim, okurken hayat hikâyeleri insanın kulağına bir sürü küpe takar... Deneyimler hep benim ilgimi çekmiştir, Müzeyyen’in de bende çok karşılığı olan bir hayat hikâyesi var.
[Haber görseli]
Müzeyyen’in devam etmesini istiyor musunuz...
İstiyorum aslında, çünkü bir güncelleme yapıp tekrar sahneye koyabilirsek... Evet zamansız bir hikâye, evrensel bir hikâye ama onun da ötesinde Cumhuriyet Dönemi’ni, Cumhuriyet Dönemi’nin aydınlanma sürecinde bile kadın olmanın toplumsal karşılığını, onun bedellerini, ona karşılık Müzeyyen’in dirayetini anlatmak birçok kadına ilham vericeğinden anlatmaya devam etmek istiyorum. Dönem değişiyor, çağ değişiyor, inanılmaz bir değişim sürecine tanıklık ediyoruz, bunlar naif hikâyeler olarak kalacak belki... O dönemin davranış biçimleri, insan ilişkileri, algıları, insanların duyguları, aşkları, yaşama biçimleri ile bugünün alakası yok. Sadece tarih okumak insanın kendi tarihini ve toplumsal tarihi anlaması için yeterli değil, bunlar daha gerçek doneler aslında. Ve tarihin bu taraflarını bilmeden geleceği kurgulamak da zor, çünkü nerelerde neler yapılmış? Ya da bu duygusal evrim sürecimiz nasıl ilerliyor? Neleri tutmak iyiydi? Nelerden vazgeçtik? Neleri korumak lazımdı? Bunlara da bakmak açısından müthiş fonksiyonel buluyorum bu hikâyeleri.
Müzeyyen’in yaşam hikâyesini özümsemiş, yaşadığı döneme bir insan hikâyesi üzerinden bakmış bir insan olarak; o dönemi ve yaşadığımız dönemi karşılaştırdığınızda nasıl değişiklikler gözlemliyorsunuz...
Ben 73’lüyüm, 46 yaşımdayım ve gerçekten televizyon diye bir şeyin olmadığı zamanı biliyorum. Annem, radyonun, tek iletişim aracı olduğu dönemleri görmüş. Yolların, kullanılan cümlelerin, yediklerimizin, şehirlerin o kadar farklı zamanlarından bu günlere geldik ki... O zamanlar, sokaklar boştu, yediklerimiz temizdi, Kapitalizm bu kadar iliğimize kemiğimize işlememişti. İnsanların idealleri vardı, -izm’lerin bir karşılığı vardı, ideolojilerin karşılığı vardı; bugün hiçbirinin karşılığı yok. Belki de doğrusu bu onu bilmiyorum. O ideolojiler insanları belki ayakta ve hayatta tutuyordu o vakitler, ama aynı zamanda çok büyük kayıplar verilmesine de sebep oldu. Bugün artık insan olmayı becerebilmenin ön planda olması gerekiyor, bugün artık savaşılması gereken şey ideolojiler değil; bugün savaşılması gereken tek bir –izm var, o da Kapitalizm. Bugün Kaz Dağları için bu kadar perişan oluyorsak, bu da Kapitalizm’in bize dayatması. Klişe belki ama "Gölgesini satamadığı ağacı keser" başlı başına bir cümle Kapitalizm’e dair. Gerçek anlamda insan olmak ne demek? Taşlamamız gereken Şeytan nerede? İçimizde; yani nefsimiz... Kapitalizm insanı nefsinden vuruyor çünkü. Radarlarımızı açıp o farkındalıkla hayata odaklanmamız gereken bir sürece doğru gidiyoruz...
'Bir kavanozun içindeyiz'
Kaz Dağları’ndan konuşalım biraz da...
Bu ne ilk ne de tek, Karadeniz yıllardır yağmalanıyor... Şunun altını özellikle çizmek istiyorum, Kütahya’da Murat Dağı’na da göz dikilmiş vaziyette şu anda. Lunaparktaki oyuncaklar gibi: delikten kafa çıkıyor, ona vuruyorsun, diğer taraftan başka kafa çıkıyor bu sefer onu yakalamaya çalışıyorsun ya, onun gibi.. Bir yandan da neye karşı geleceğimizi şaşırdığımız bir dönem yaşıyoruz, artık bari oksijenimizi bize bırakın. Burada inanç sistemlerinin, ideolojilerin, -izm’lerin, milliyetçiliklerin hepsinin kenara koyulması gerekiyor; burada ortak tek derdimizin bu yerkürenin, bu gezegenin, bu tabiatın korunması olmalı. Kaynaklar tükeniyor, kaynaklar kirleniyor, biz bir kavanozun içerisinde gibiyiz yahu nereye gideceğiz? Dünyadan istemeyi biliyoruz, ama tek taraflı olmaz, ona karşılığını da vermek zorundayız. Arı’nın balını paylaşabilirsin ama bütün peteğini almak diye bir şey olamaz, bir kısmını alırsın bir kısmını Arı’ya bırakırsın ki bu döngü devam edebilsin. Onun tabiatına saygı gösterip, çiçeğini korursun ki o da bal versin, sen de şifalan diğer canlılar da beslensin. Bu karşılıklı bir duygu alışverişi, saygı alışverişi, hep bana hep bana diye bir şey olmaz...
Bütün ayrılıkları bir kenara bırakıp, yan yana durabilir mi sizce bu ülkede insanlar?
Mikro ve makro düzeyde bu bilince ermek gerekiyor, manzaramı kapatıyor diye, kuşlar arabamı kirletiyor diye ağacı kesmek, yerine plastik palmiyeler dikmek... Bu zihniyetleri, bir bilinçlendirme sürecinden geçirmek zorundayız, bu da eğitimle olabilecek bir şey, farkındalık yaratmak gerekiyor. Bu anlamda sosyal medyanın gücüne inanıyorum. Kaz Dağları’na binlerce insan yürüyerek gidiyor sosyal medya sayesinde. İnsanlar birbirlerini duydu ve aynı amaç için oraya yürüdü. Bireysel olarak biz bunun için çaba sarf ediyoruz ama; kitleler üzerinde etkin karşılığı olan kurumların, kişilerin, partilerin, belediyelerin yapması gerekiyor. En çok da onlara iş düşüyor.
[Haber görseli]
Kaz Dağları için, Kaz Dağları’nda bir konser fikri var mı aklınızda..
Elbette düşündüm bunu, İstanbul'daki konser ayın 20’sinde, yakın bir tarihte olduğu için hazırlık sürecimiz yoğun bir biçimde devam ediyor. 20’sinden sonrasında yapmak isterim. Kaz Dağları olmazsa, Murat Dağı’na giderim. Farkında olunmayan bazı yerlerin de altını çizmek lazım. Murat Dağı mesela herkesin bilmediği bir yer, orada hazırlık yapılıyor şimdi. Tek bir yerin popülize edilmemesi gerekiyor, Kaz Dağları bir öncü olabilir bu konuyla ilgili, Karadeniz’e bakılması lazım, Murat Dağı’na bakılması lazım... Burada parlatılması gereken şey altın değil, parlatılması gereken şey belki tarih, tabiatın dokunulmamışlığı, endemik varlıklar, belki yemek kültürü, organik ürünler... Hâlâ Kapitalizm’in girmediği bazı köyler var, Ata tohumları var. Dünyada bir sürü şey bitti, Londra’da bir bakıyorsun her şey parlatılmış ve plastik gibi. O günle bugün arasındaki farkı konuştuk ya az evvel, evet işte o gün Domates Domates’ti, bugün Domates yemek için daha fazla para veriyorsun; çünkü Domates olmayan bir şeyi sana Domates diye satıyorlar. Bizim çocukluğumuzda organik diye bir şey yoktu. Sulara para veriyoruz, bakın ama aksi mümkün, Ovacık’ta Başkan Maçoğlu “Suya para mı verilir?” Dedi verdi insanlara Munzur suyunu, yapılabiliyor aslında. Ama o suları Araplara satarsan, Arap sana gelip buradan senin suyunu alır... Ben niye ait olduğum topraktaki suyu içemiyorum, Araplara ya da Batı’dan başka bir ülkeye satılıyor kaynaklarımız... Benim onayım haricinde satılmış hem de...ben onay vermiyorum; herkes o sudan içmeli, kimseye ait olmamalı.
'Bu toprağın ritmine aitim'
Konserlerinizin de albümleriniz gibi farklı temalara sahip, nasıl bu kadar renklendi Şevval Sam'ın müzikal yolculuğu?
Benim bütün müzikal yolculuğum hep böyle renkli geçti... Gezgin gibiyim, merak ettiğim her sesin peşinden gittim, hayatı keşfetme yollarımdan biri oldu müzik her zaman... Bir de tabii bu toprakların seslerine, kültürüne duyduğum büyük bir hayranlık var... Buradaki bütün ritmleri, tınıları içimde ve bütün hücrelerimde duyuyorum. O yüzden buranın seslerine, müziğine ve ritmlerine ait hissediyorum kendimi...benim müzikal sürecimi de belirleyen, bu topraklardaki müziğin içimdeki karşılığı aslında. Bütün bu aşkım ve bu sesleri içimde duyuyor olmam, benim aynı zamanda müzikal yolculuğumu da belirledi. Öte yandan bazı şeylerin tarihini de merak ettim, mesela Arabesk’in Türkiye’deki tarihini.. aynı zamanda "Has Arabesk" albümü, sınıf ayrımına bir tepkiydi. Bugün üniversitede, Türkiye’de arabeskin tarihine bakmak isteyen bir öğrencinin başvurabileceği bir kaynak niteliği de taşıyor, çünkü içinde sosyolojik bir metin var albümün. Onun üzerine kitaplar okudum, araştırmalar yaptım, sosyologlarla konuştum, müziklerini dinledim, hissetmeye çalıştım, söyledim. Yukarıdan bakıp “Iyy Arabesk” deyip koşulsuz tu kaka etmenin doğru olmadığını düşündüm, ve bunun nedenlerini araştırdım. Her müzik ilk çıktığı zaman masumdur, nasıl bugün Rap gündemde, bir jenerasyonun, toplumdaki eğilimin bir tezahürü aslında. Bugün kimsenin bu süreci eleştirmeye hakkı yok, bu çok ciddi bir karşılık buluyor ama bu ne zaman gerçek anlamda ticari bir şeye dönüşür ve özünden uzaklaşır o zaman eleştirebilirsiniz. Arabesk’in de ilk çıktığı dönem, eleştirecek bir şey yok o da bir duygunun tezahürü, sosyolojik bir durumun tezahürü aslında. Sonra iş ticari boyuta ve duygu sömürüsüne dönüşmeye başladığında zaten müzikalitesi de düşmeye başlamış Arabesk’in. Hep bir cümlesi oldu benim albümlerimin, Arabesk’in, sınıf ayrımına karşı, “Toprak Kokusu”nun etnik ayrımcılığa karşı bir cümlesi oldu... Tango yaptım, Alaturka yaptım, Karadeniz albümü yaptım bunların hepsinin bende bir karşılığı vardı. En son ninni albümü yaptım, oradaki cümlem şuydu; “Çocuklar mutlu şarkılar dinlesinler, mutluluğu küçük yaşta hissetmiş bir çocuk, büyüdüğünde o mutluluğu nerede arayacağını çok iyi bilir...”
Konserde neler olacak...
Konserde yine farklı tarzlar, farklı bölgeler olacak. Alaturkalar, günümüzün pop şarkıları, arabesk...bir hikâye içerisinde anlatacağım onları. Büyük ustalara selam yollayacağız Aşık Veysel’e, Neşet Ertaş’a...Kâzım’ı anacağız, Ahmet Kaya’yı anacağız... Karadeniz’e biraz torpil geçtim ister istemez, Karadeniz, Ege, Orta Anadolu, Doğu Anadolu, Trakya, bütün bölgeleri gezeceğiz. Oranın etnik unsurları değil daha ritmik ve melodik unsurları devrede olacak. Konuklarımız olacak, Karadenizlerde Yoroz Horon Ekibi olacak, Defjen Def Topluluğu perküsyon şov yapacak, Trakyalarda Onur İlkbahar Roman manileriyle bizlerle olacak...
A+ A-

Cumhuriyet Arşivi Gazete Kupürlerinde:

Ahmet Kaya, Şevval Sam, Fatih Aksoy