Son sözünü söylememiş bir cenaze
Barış Terkoğlu
Son Köşe Yazıları

Son sözünü söylememiş bir cenaze

09.04.2026 04:00
Güncellenme:
Takip Et:

B-3 koğuşunda sabah sayımı bitti. Sayım dediğime bakmayın, zaten iki kişiyiz. Bir, iki... Demir kapının penceresinden uzatılan gazeteler hızla okundu. Derken... Avlunun ortasındaki mazgaldan “güm güm güm” ses geliyor. Koşuyorum. B-2’deki Yalçın Hoca sopayla vuruyor. Yanyana iki koğuş için sesini duyurmanın yolu kanalizasyon boşluğu. Buna mahpuslukta “telefon” deniyor. 

- Bugünkü yazımı okudunuz mu? 

- Okudum hocam. 

- Okurken ağladınız mı? 

- Ağlamadım hocam. 

- Ben yazarken ağladım! 

Sabah beşte uyanıyor. Okumaya başlıyor. Hayır, her şey politika değil. Gazetelerin magazin eklerini didik didik ediyor. Haberlerden sonra ölüm ilanlarını özenle kesiyor. Tanımayanları şaşırtacak şekilde, Hürriyet ve Milliyet’in magazin eklerinde beğendiği modellerin fotoğraflarını kesip koğuşun duvarlarını süslüyor. 

Image

MENDERES’E KARŞI BİR ÖĞRENCİ 

Yalçın Küçük’ü kaybettik. 

Hep uçlarda, hep sınırda, hep kavgacı... 

“Nerede savaş varsa ben oradayım” derdi. Sözünü de tuttu. Menderes’e karşı ayaklanan öğrenci hareketinde önlerdeydi. 22 yaşında kaçak yaşamak zorunda kaldı. İhtilal sonrası pilava karşı planı savunmak için Planlama Teşkilatı’nda mücadele etti. O dönem yazdığı eserlere bakarsanız, niyeti, sosyalist devrim sonrasında ülkeyi yeniden kurmanın yolunu öğrenmekti. 

Hayat onu zihnen beslendiği Doğan Avcıoğlu ile çok kez buluştursa da sol içindeki ayrışmada “sosyalist devrim” tezini savundu. Yaşamının ilk döneminin fikri mücadelesini de bu belirledi. Her türlü tortudan arındırılmış, melezleşmeyi reddetmiş bir Marksizm saflığına ulaşmaya çalıştı: “İnsanlığın ilk ve en büyük şarkısı olan ve benim için hâlâ güzel, ilk sosyalist düzenin yıkılışına verilecek ilk cevap sol Marksizmin kuruluşunu ciddiye almak olmalıdır.” 

Bu döneminde Kemalizmi eleştirerek aşma arayışındaydı. Sosyalizm ile Kemalizm arasına belirgin bir çizgi çekmeye çalışıyordu. Birinci TİP, İkinci TİP, Behice Boran’la ayrışmasının ardından Sosyalist İktidar... 12 Eylül’e karşı aydın eylemleri, 80’lerin ikinci yarısında Toplumsal Kurtuluş ile tüm devrimci solu etkileme mücadelesi... “Gericiler arasında ittifak var, ilericiler arasında da kurulmalı” tespitiyle yola çıkıp 90’larda Kürt siyasetiyle yan yana gelmesi... 

Image

YALÇIN HOCA’NIN TEZLERİ 

Savaş hayatıydı, dedim ya... 

1973’te askere gitti. Kıbrıs Harekâtı’nda cephedeydi. Bu sırada gazi oldu. Mahkemede ya da tartışmalarda, tansiyon yükselince cüzdanından gazi kartını çıkarır, memleket için kurşun attığını anlatırdı. Bu “kurşun atma” işi genetikti. Zira Kurtuluş Savaşı’nın ilk kurşununu Hasan Tahsin’in değil, Hatay Dörtyol’da dedesinin de olduğu birliklerin attığının yıllarca altını çizdi. 

Çok öğrenci yetiştirdi, çok insanın hayatına dokundu. Şahidim, çoğu zaman karşı cephesinde yer alanların üzerinde bile kendisini dinleten büyüleyici bir etkisi vardı. Okurlarını da eğitti. Yazdığı politika metinlerinde Balzac’tan Huxley’e, Erasmus’tan Marx’a dünyanın fikirleri geçit töreni yapardı. 

Elbette en büyük gücü teoriydi. Yalçın Hoca, anlatı üzerine bir dünya kurma yerine teorileştirme mücadelesi verdi. 

Örnek olsun; devalüasyon ile rejim değişiklikleri arasında uyum olduğunu teorileştirmişti. 1946 devalüasyonu 50 değişimini, 1958 devalüasyonu 27 Mayıs’ı, 1970 devalüasyonu 71 muhtırasını, 24 Ocak 1980 devalüasyonu ise 12 Eylül’ü getirmişti. 

Ya da Türkler o kavramı kullanmaktan korkar dediği “iç savaş”ı teorileştirmişti. Ona göre modern Türk tarihi saklı iç savaşlar tarihiydi. Birinci İç Savaş, 1806-1826’ydı. Sonunda Tanzimat çıkmıştı. İkinci İç Savaş, 1906-1926. Sonunda Cumhuriyet kurulmuştu. Üçüncü İç Savaş, 1966-1996. Sonunda İslamcı iktidar gelmişti. 

Image

ATKININ ÜZERİNDEKİ KALPAK 

Ona göre; son iç savaş, Cumhuriyeti eşitlikçi fikirlerle ileri götürmek isteyenlerle tutucu çıkar grupları arasındaydı: “Cumhuriyet, ileriye gitmemek için, bir silah olarak, İslamcı parti yaratmış ve kurucu partisini deforme etmişti. Şimdi bunlar, hükümet ve muhalefet olarak, Cumhuriyetin karşısındadır.” 

AKP’yi Cumhuriyet ilericiliğinden korkan sermaye ve askeri-sivil bürokrasinin ürünü kabul diyordu. CHP’nin dönüşümünü de aynı etkiyle açıklıyordu. Bu açıdan hem AKP’yi hem CHP’yi Cumhuriyete karşı açılan savaşın iki ayrı hizbi sayıyordu. 

İşte bu dönem Yalçın Küçük’ün ikinci dönemiydi... 

“Demirel’in cumhurbaşkanı, Çiller’in başbakan, Ağar’ın içişleri bakanı olduğu koşullarda” üzerine gelmekte olanı görerek sürgüne gitmişti. 29 Ekim 1998’de, Cumhuriyetin 75. yılında ülkeye döndü. Havalimanından alınıp hapse atıldı. 

Çıkışta yine cepheye koştu. Artık dava, devrimi savunma davasıydı. “Kemalizm bizi ileriye götürmez, biz Kemalizmden geriye düşmeyiz” diyerek hem aşmak istediğini hem geri düşme sınırını tarif etmişti. “Biz sosyalisttik AKP bizi tekrar Kemalist yaptı” diyerek kendi cephesini tanımladı. Kırmızı atkısının üzerine Lenin’in ve Mustafa Kemal’in kalpağını taktı. Yıktığı zihin köprülerini yeniden kurdu. 

Image

BALTAYLA YIKTIĞI PUTLAR 

Teori dedim ya... 

Onun için teori uysal bir kedi değil, put yıkıcı bir baltaydı. Marx’ın 11. Tezine atıfla “Aslolan dünyayı değiştirmektir” diyerek seçti meselelerini. Yıllarca konuşulan Sabetayizm kavgasına Ahmet Necdet Sezer yerine İsmail Cem’in aday yapılma ihtimalini öğrendiğinde başlamıştı. Erdoğan’ı durdurmak için kâh tıp kitapları okuyup epilepsi teorisi yazdı kâh diploması üzerine çalışmalar yaptı. Fethullahçılar başta olmak üzere tarikatlarla İslam tarihi üzerinden kavga etti. FETÖ’nün Samanyolu TV’si ona karşı nefret kusan dizi film bile yaptı. “Türkiye’de İsrail’den daha güçlüdür” dediği İsrail etkisiyle eserleriyle çatıştı. 

Girdiği son savaşta Ergenekon kumpasıyla esir düştü. Şikâyet etmedi. Aksine “Ben bu işin dışında kalamazdım” diye üzerine giydi. 

88 yıllık ömrünün tahmini 60 yılında yargılanmıştı. Defalarca girdi, çıktı. Savunmaları kitap oldu. Savcıları öyle bezdirdi ki... Bir savcıyı savunmalarıyla kanser ederek öldürdüğü iddiası mahkeme tutanağına kadar girdi. Son büyük yargılamasında beraberdik. Son uzun tutukluluğunda birlikte hapiste. Fikirleriyle ülkede kaos çıkarmakla suçlanıyordu. Bir tam gün sadece “kaos” kavramının siyasi, ekonomik, dini tarihini anlattı. Son olarak etimoloji sözlüklerini kürsüye yığdı. “Kaos”un karşısında “osuruk” yazıyordu. “Bu osuruk davasıdır” diye iddianameyi yere fırlattı. Ders vermenin kürsüsü olmadığını öğrenmiştik. Zaten profesörlük unvanını ardında bırakıp akademiden bu yüzden ayrılmamış mıydı? 

Image

KUŞ GİBİ HAFİF TABUT 

Omzu yıldızlıların da müebbetlik mahpusların da eli nasırlıların da tuzu kuruların da okuduğu... Kimi nefretle kimi sevgiyle andıkları ama asla görmezden gelemedikleri... “Başkalarının aklıyla akıllı olmaktansa kendi aklımla deli olurum” diyenlerin eşsiz belki de son örneği... 

Şimdi Ankara’da biz bir tabutu omuzluyoruz. Bize “çalışmak piknikte bir bebek nöbeti kadar olmalı” dediği bir düzenin gerçekleşmemiş ütopyasını bıraktı. Çelmeyle düşürülen Cumhuriyeti eşitlikçilerin koluna girerek kaldırdığı yarım kalmış bir yürüyüşü bıraktı. Jandarma aracında sallanırken bile vazgeçmediği kahkahasını bıraktı. “Oynamıyoruz” diye masaya vurduğu “beş taş”ı bıraktı. 

Kuş gibi hafif tabutun içinden sanki o çok sevdiği şiir duyuluyor gibi: 

“Fakat alınca ne zamandır beklediğim haberi 

uyanıp sesimi kimse duymadan o büyük zaferin coşkusuyla 

kara toprağın altından ben de haykıracağım”

Image

İlgili Konular: #Yalçın Küçük