Kapat
A+ A-

Yaşımız da, havamız da 1500

Her doğum günü güzeldir. Hele sevdiklerinizle bir arada kutluyorsanız. Pazar Dergi olarak bu pazar bizim 1500.cü doğum günümüz. Bu doğum gününü ne otellerde görkemli partilerle ne özel konukların davetli olduğu yemekle kutluyoruz.
Yayınlanma tarihi: 24 Aralık 2014 Çarşamba, 13:56

[Haber görseli]

Pazar Dergi’nin ilk çıktığı 16 Şubat 1986 gününden bugüne kadar emeği geçen bütün yönetmenlere, muhabirlere, yazarlara ve foto muhabiri arkadaşlarımıza gönülden teşekkürler. Her birinden bir şeyler öğrendik, her biri emeğiyle birlikte kendi ruhunu kattı sayfalarımıza. Geçmiş dergilerin sayfalarına göz attığımızda kimler gelmiş kimler geçmiş bu handan? Kimi yazılarıyla, kimi söyleşileriyle, kimi çizgileriyle kimi de fotoğraflarıyla imzasını kazımış Pazar Dergi’nin tarihine. Şöyle bir bellek tazeleyelim birlikte: Refik Durbaş, Umur Bugay, Ufuk Güldemir, Mehmet Yaşin, Ali Sirmen, Erdal Atabek, Hulki Aktunç, Mehmed Kemal, Şahin Alpay, Füsun Özbilgen, İsmail Gülgeç, Meral Tamer, Salah Birsel, Cezmi Ersöz, Sevin Okyay, Ferit Edgü, Ece Ayhan, Zeyyat Selimoğlu, Tarık Dursun K, Can Kozanoğlu, Tanıl Bora, M. Halim Spatar, Mehmet Atak, Sedat Yaşayan, Şiar Yalçın, Nevzat Süer, Müşerref Hekimoğlu, Atilla Dorsay, Burak Eldem, Selçuk Erez, Adnan Binyazar, S. Zekeriya Şen, Garbis Özatay, Erzade Ertem, Mehmet Erdur, Mert Ali Başarır, Emre Çağatay, Nesrin Arman, Hakan Çelik, Semra Can, Hıdır Durman, Erhan Arık, Zeynep Özatalay, Cenk Erdem.

Anımsayabildiklerimiz bunlar. Unuttuklarımız varsa affola. Bu dev kadroyu görünce nedense aklıma Edip Cansever’in ünlü şiiri geliverdi. Hani şu “Masa da masaymış ha!” şiiri. Neydi gerisi? “Masa da masaymış ha / Bana mısın demedi bu kadar yüke / Bir iki sallandı durdu / Adam ha babam koyuyordu.” Bu muhteşem kadroyu okuyunca eminim ki sizler de “Pazar Dergi de dergiymiş ha!” demişsinizdir. Yukarıdaki şöhretler karmasının yanında muhabir olarak görev yapanlar da çok başarılı ve yetenekli gazetecilerdi Allah için. Nilüfer Zengin, İpek Özbey, İpek Yezdani, Özlem Altunok, Özgür Erbaş, Selen Tokcan, Zuhal Aytolun, Ali Selim Emeç, Sinem Dönmez, Şirin Güven ve Deniz Yavaşoğulları, halen görev yapan Esra Açıkgöz, Deniz Ülkütekin ve Ali Deniz Uslu haber, röportaj ve araştırmalarıyla harikalar yarattılar. Bir de görünmeyen kahramanlar var. Foto muhabirlerimiz Vedat Arık, Kaan Sağanak ve Uğur Demir, arşiv servisinde olmazı olur kılan, yoktan malzeme yaratan Gülsev Toksöz (Bacı), Şenay Baran, Günnaz Kuruçay ve Mahmut Gündüz’den oluşan dev kadro.

Arkadaşlarla gelip geçen muhabirlerin isimlerini anımsamaya çalıştığımızda gördük ki, buradan yolu gelip geçmiş yayın yönetmenlerinin sayısı, çalışan muhabirlerin sayısından fazla. Ne çok yönetmen değişmiş. Yönetmenler ve muhabirler bir bir gelip giderken bir tek kişi, evet sadece bir kişi her geleni “hoş geldiniz” deyip karşıladıktan bir süre sonra da “güle güle” deyip uğurlamış. O da dergimizin değişmez, külyutmaz ve de sarsılmaz Görsel Yönetmeni Aynur Çolak. “Derin Cumhuriyet” diye bir şey varsa o da aha bu Aynur Çolak olsa gerek. En fazla İpek Çalışlar’a “eyvallah” etmiş. Geri kalan yönetmenleri bir iki yılda göndermiş hatun. Demek ki bir iki yılım daha var. Derin Cumhuriyet içinde bence Selçuk Erez de var. Selçuk Hoca da maşallah Aynur gibi derginin gediklilerinden.

Aynur için “külyutmaz” dediysek harbiden öyle. Haber toplantılarında bir konu gündeme geldiğinde, kafasını işten kaldırmaksızın Gestapo şefleri gibi soğuk bir sesle “Olmaz”, “daha şu kadar zaman önce yapmıştık” deyip hevesimizi kursağımızda koyar. Bu tavrıyla da sanki “şef uyur ama ben uyumam” mı demek istiyor ne?

[Haber görseli]


Cumhuriyet’e başladığımda Pazar Dergi’nin Yayın Yönetmeni sevgili Tuğrul Eryılmaz’dı. İkimiz de Nokta’dan gelmiştik. Nokta’da üç yıl Genel Yayın Yönetmenim olarak çalışmıştı. O Nokta’dan gittikten sonra en çok “Miyase İlknur o koca göbeğini daha da büyütesin diye sana bir etek dolusu para ödemiyorum, git kapağı kurtaracak bir konu bul getir” deyişini özlemiştim. Cumhuriyet’te yeniden buluştuğumuzda da en çok onun yanında zaman geçiriyordum. Ama ben geldikten birkaç ay sonra o ayrıldı. Nokta’da birlikte çalıştığımız Lale Tayla, bir süre sonra da İpek Çalışlar geçti. Dergi Cağaloğlu’ndaki binanın giriş katında cam kenarındaydı. Bir masada İpek, diğerinde Berat Günçıkan, karşı masada ise Aynur oturuyordu. Alt katta en keyifli ve torpilli oda bizimdi. Dört masalık yerde iki kişi salon salomanje oturuyorduk. Arada bir Pazar Dergi’nin taşmasına da müsaade ederek. Pazar Dergi’ye gelen nevalelerden nasiplenme karşılığında tabi.

İpek Çalışlar’ın masası gazetenin bahçe kapısına bakıyordu. Piyanist şantörler gibi gazeteye giren çıkanı anında “Aa bakın kim geliyor” ya da “Gördünüz mü gideni” diye saat başı rapor ediyordu.

Pazar Dergi ekibinde muhabiran taifesinden ise en eskileri Ali Deniz Uslu ile Esra Açıkgöz. Her ikisi de eski binada katıldılar aileye. Deniz Ülkütekin’i spor servisinden transfer ettik. Size biraz ekibimizi tanıtayım istedim. Siz onları söyleşi ve haberlerinden elbette ki tanıyorsunuz ama aile içindeki hallerini nereden bileceksiniz? Ali Deniz bizim müzikten sorumlu arkadaşımız. Doğal olarak gazete içinde sürekli kulaklıkla oturur. Kulaklıkla müzik dinlerken seslenişimizi katiyyen duymaz. Aynur güzel bir yöntem geliştirdi, Ali Deniz’e bir şey söylemek istediğinde WhatsApp’tan mesaj atıyor. Benimkisi biraz daha ilkel; masasına kalem, kesme şeker ya da onu yaralamayacak türden elime ne geçtiyse... Müzik dünyasında tanımadığı yoktur. O yüzden şanslıyız. Esra Açıkgöz, bizim her türlü sosyal, siyasal, toplumsal konulardan sorumlu arkadaşımız. Bilumum insan hakları ondan sorulur. Bir de kiralık evler. Yılın yarısı kiralık ev arar. Buldum, dediği evi görmeye gidinceye kadar üç kiracı değişir. Bir de öğlenleri tuhaf tuhaf şeyler yemekle ünlüdür. Ama Allah için istikrarlıdır. Üç ay boyu her öğlen noodle, üç ay vejetaryen burger yer. Spordan transferimiz Deniz Ülkütekin’in belli bir alanı yok. Alakart çalışır. Spor, teknoloji, sinema, moda, bilimkurgu Allah ne verdiyse. Onun özel ilgi alanı doların iniş çıkışı (niyeyse) bir de çaycımız Sait’in maaşı.

[Haber görseli]



LÜTFÜ TINÇ

Cumhuriyet DERGİ’nin hazırlık çalışmaları için, 1985 yılının Aralık ayında Karacan Yayınları’ndan ayrılıp Cumhuriyet’in kapısından içeri girdiğimde, çifte bir sevinç yaşamıştım: Hem Cumhuriyet gibi bir gazetenin bünyesindeydim hem de “dergicilik” yapacak ve yeni bir yayının içinde yer alacaktım. Gerçekten de, Cumhuriyet DERGİ, o dönem için, hem Cumhuriyet içinde hem de Babıâli’de, getirdiği dergicilik konseptiyle, “yepyeni bir oluşum” idi. Nitekim Cumhuriyet DERGİ, birçok gazetenin Pazar eklerine ‘ilham’ verecekti...Bu noktada, Bülent Erkmen’in adını anmak gerekir: Logosundan sayfa düzenine, Cumhuriyet DERGİ’nin tasarımının her noktasına tutkuyla sahip çıkmış; bizleri, Kıt’a Avrupa’sı düzeyinde bir derginin kuralcılığına doğru yönlendirmişti... Tabloid boyut, tam sayfa kapak anlayışı ve “Bu bir dergidir” diye kapağa damgasını vuran “Cumhuriyet DERGİ” logosu, işin amentüsüydü.Kaliteli bir içerik, kesin kuralları olan bir biçim içinde sunulmalıydı. Bu çerçevede, “kapak konusu” forma ortasına alınarak, üç dört-sayfaya yayılması imkânı sağlanmış; ama “her sayfada tek bir konu” kuralına uyularak da, gazete sayfası düzeni dışında klasik bir dergi sayfa akışı elde edilmişti...

Elbette “sabit sayfalar”, her Pazar okurla buluşan yazarlar vardı DERGİ’de; üstelik bunların bir bölümü gazetede de yer alan yazarlardı. Ama Cumhuriyet DERGİ, Salâh Birsel’in “Günlük” sayfalarından Bedri Zenginkuzucu gibi, dönemin uzman bir otomotiv yazarının “Dört Tekerlekten” sayfalarına, kendi çevresinde bir yazarlar periferi de oluşturabildi.

Dönemin dünyasının popüler başbakanı Margaret Thatcher, Cumhuriyet DERGİ’nin “ilk” kapak konusuydu. Ama neoliberal siyasetin Büyük Britanya’daki kararlı uygulayıcısı “Demir Leydi”nin kapak konusu olması, DERGİ için bir “istisna” olarak kalacaktı... Çünkü sonraki hemen hiçbir kapak konusunda, doğrudan siyasete girmedi DERGİ... Fakat daha o zamanlarda, çevreci konulardan ev ekonomisine, birçok alanda öncü çıkışlar yaptı. DERGİ’nin tipik bir özelliği de, her mevsim, Türkiye ve hatta dünya podyumlarındaki önemli defileleri, “kapaktan” okurlarına iletmesiydi. Mart 1986’daki 3. sayının kapağı, bunun ilk örneğiydi. Milano ve Paris defilelerini, amatör ama “özel” foto muhabiri ve yazarlarıyla izlerdi DERGİ...

TURHAN GÜNAY

Cumhuriyet Dergi yine Cumhuriyet Gazetesi'nin Seçim ve Siyaset eklerinin devamı olarak 1986 yılında yayımlanmaya başladı. Önceki iki ekten farklı olarak Pazar Dergi çok geniş bir alanda ve okurun pazar günlerini keyifle geçirmesini sağlamak için yayın yaşamına katılıyordu. Hem Türkiyeden hem de dünyadan ilgi çekici haberlerin yanısıra görülmesi gereken yerler derginin ilgi alanlarına giriyordu. Sevgili Hasan Cemal ve Sevgili Okay Gönensin'in dergiye olan ilgilerini anmadan geçmek olmaz. Neredeyse her konu, sözcük, resim, çizim onların sıkı kontrolünden geçerek dergide yerlerini alırdı. İlk sayımızın kapağı dönemin en önemli siyasetçilerinden İngiltere Başbakanı Margaret Tatcher'ı ağırlamıştı. İlginç konuları ve ilginç yazıları ile çok ilgi çeken bir ek oluvermişti Cumhuriyet Pazar Dergi. 1986 yılının başından 1989 yılının sonuna kadar yer aldım Cumhuriyet Pazar Dergi'nin ekibi içinde. Bu süre içinde Derginin en ilgi çekici kapağı benim için Mevlana ile ilgili olan kapağımızdı. Sevgili Refik Durbaş'la birlikte o dönem Galata Mevlevihanesi'nin postnişini olan Ahmet Bican Kasapaoğlu'nu ziyaret etmiş ve bir söyleşi gerçekleştirmiştik. Ahmat Bican Efendi'nin yardımcısı Nail Kesova da bize eşlik etmişti. Derginin o pazar çıkan sayısı sanırım Cumhuriyet Gazetesi tarihinin en yüksek tirajını sağlamıştı. Yanlış anımsamıyorsam 186 bin adet satmıştı o pazar Cumhuriyet gazetesi. Dergide o dönem birlikte çalıştığım arkadaşlarım Lütfü Tınç ve Cumhur Canbazoğlu, Aynur Çolak ve İnci Batuk'u sevgiyle, artık aramızda olmayan Ahmet Bican Efendi'yi de saygıyla anıyorum.

TUĞRUL ERYILMAZ

Cumhuriyet Dergi'de yaklaşık bir yıl çalıştım.O bir yıl HasanCemaller gidecek İlhan Selçuklar gelecek mi hay huyu içinde geçti amaben size bunu anlatmayacağım. Cumhuriyet'in Cağaloğlu'ndaki binasının alt katındayız ve ben kendiaklımca Dergi'de biraz farklı şeyler yapıp gazetenin "muhafazakar"yüzünü azıcık renklendireceğim. Tabii bazı meslektaşlardan destekalıyorum (eskiden böyle şeyler vardı). Bunlardan biri de Kadınca'yafeminizmi sokmayı becermiş efsanevi Duygu Asena. "Çıplak bir erkek bas. Cumhuriyetçiler çok şaşırır" diyor. İşte "sansürlenen" Homo Esteticus kapağı böyle doğuyor.Dergi'nin kapağına bazı yerlerine farklı bir mankenin montaj edildiği çıplak Apollon heykelini koyuyoruz. Derdimiz daha 1990 başlarında metroseksüel sözcüğü ufukta görünmeden erkeklerin de estetiğe merak sardığını anlatmak. Apollon'un penisi hafiften tahrip olmuş ünlü heykelini hatırlarsınız. Ama o ne? Yazıişleri katı bunu bile rahatsız edici bulmuş. Halbuki o dönemde penis ve vajina sözcüklerine daha yasak gelmemişti .Ne yapalım zaman da dar. Mecburen çıplak Apollon penis üzerine bir incir yaprağı konduruverdik. Yukarının sansürüne incir yaprağının boyuyla cevap vermeye çalıştık. Eğer Görsel yönetmenimiz Aynur Çolak o kapağı kullanırsa intikamımız büyük mü küçük mü  kalmış siz karar verirsiniz. Uzun ömürler Cumhuriyet Dergi. Kemalist olsan da olmasan da sen hala en iyilerden biri belki birincisisin.

LALE TAYLA

Bütün dünya değişirken değişmeyen birşeyler vardır. Telefondaki Aynur’un sesi de bu “değişmeyen şeyler” in simgesi gibi geldi bana. Ve benim gibi değişimi DNA’sında taşıyan biri için bile, bir huzur yumağına dönüştü. Cumhuriyet Dergi'nin yıldönümü için birşeyler yazar mıydım? Tabii yazardım. Peki , o evlenmişmiydi, çoluk çocuk... Eh o kadar da değişmemiş değildi tabii. Ama ben yıllar içinde bir işten diğerine geçerken, o, Dergi’yi korumuş, kollamıştı. Onun sesiyle Cumhuriyet’te çalıştığım yıllara geri döndüm.Cumhuriyet’e girdiğimde Osman Ulagay’ın tarihe not düştüğü biçimiyle, “vazo kırılmıştı”. Bunun, Türiye’nin de kırılması olduğunu zaman hepimize gösterecekti. Bir ekip gitmiş, bir ekip kalmıştı. Sonra giden ekip geri geldi, kalan ekip gitti. Ve dramalar, tarihi anekdot oluşturacak olaylar, ağlayanlar, kriz geçirenler, sevinenler... Dışımızdaki dünya gergindi. Gazeteyle birlikte Türkiye de savrulmalar yaşıyordu. Üst katlara çıktığımızda kişisel ve toplumsal dedikodularla heyecan dozu artıyordu. Ama dergimize indiğimizde huzur geri geliyordu; her nasılsa kendimize ait bir dünya kurmayı başarmıştık. Küçücük bir mekanda, Cumhur Cambazoğlu, Aynur Çolak ve ben tıkış tepiş nefes almadan çalışıyorduk . Ama o minicik yer bir sosyal merkez olmuştu adeta. Yazı vermeye gelenler, akşamüstü kahvesine gelen Erdal Atabek, bazı akşamüstleri, Kamil Masaracı ve Semih Poroy’un başı çektiği bir ekiple, bira ve çiğ köfteden oluşan garip bir mönüyle ve aslında yarım saatten fazla da sürmeyen yorgunluk atma partisi... Hiç de fena bir dergi çikarmıyorduk. Eleman az, para daha da azdı. Ama o azıcık paraya rağmen dışardan kaliteli yazılar gelirdi. Cumhur ve ben kalan sayfaları doldururken, Aynur karşımızdaki masada sayfaları çizerek dergiye hayat verirdi. Daha sonraları çok daha geniş, ve konforlu mekanlarda çok sayıda gazeteciyle çalışma şansına sahip olmama rağmen, Cumhuriyet Dergi’nin o ufacık mekanının bende bıraktığı sıcak duyguyu hiç unutmadım.

[Haber görseli]

CUMHUR CANBAZOĞLU

Gazetecilik serüvenimde önemli durak Cumhuriyet DERGİ. Çevirmen, sonra muhabir, devamında yayın sekreteri, yayın yönetmeni, sinema, müzik, spor yazıları, söyleşiler derken tam bir okul işlevi gördü benim için.Lütfi Tınç, Tuğrul Eryılmaz, Lale Tayla,Turhan Günay gibi dönemin usta isimlerin yanında pişerken, türlü olanaksızlıklara karşın iyi dergi yapabilmeyi öğrendim öncelikle.
her sayı başlı başına maceraydı diyebilirim; günü geldi görsel yönetmen Aynur'u (Çolak) çamaşır makinesinin üzerine oturtup o haftaki özgün kapağımızı hazırlarken, diğer hafta Semih Ağabey'i (Poroy) Taksim'de motosiklete bindirip kapak fotoğrafını kurtardık. Üzerinde benim askerden kalma pardesü, gözünde gözlük, Asena Özkan da 'casus' fotoğrafı için rol kesmişti gazetenin bahçesinde... Böyle kendi yağımızla çok kavrulduk biz. Okurların katkısı da unutulmalı. O zaman elektronik posta yok; postacı eliyle birçok övgü dolu mektup ulaşırdı DERGİ'ye. En fazla rağbet gören de Türkiye'nin tek 'Avcılık' köşesini yazan rahmetli Raif Ağabey'di (Ertem). Kıskanılırdı. Mektup demişken DERGİ'nin olmazsa olmazı 'Bulmaca' bölümüyle ilgili şirin bir not düşeyim. Kitap armağanlı bölüm için çözümleri sıcağı sıcağına yollayan bir okurumuzun önerisini hiç unutmam: 'Dostlarla toplanıp bulmacayı çözmeye çabalıyoruz. Üniversite sınavına denk bu çaba için bir pazar günü yetmiyor. Bulmacayı Cuma ya da Cumartesi yayınlasanız?'... Pazar ekleri arasında farkı hep fark edilmiş Cumhuriyet DERGİ'ye emeği geçmiş herkese teşekkürler ...

İPEK ÇALIŞLAR

Gazetecilik yaşamımın önemli bir kısmını dergilerle başbaşa geçirdim. Nokta, Sokak ardından da Cumhuriyet Dergi ile geceli gündüzlü bir beraberliğim oldu. Bir türlü atamadığım eski ajandalarım kutu kutu çizilmiş dergi planlarıyla dolu. Cumhuriyet gazetesine ilk başladığım günlerde Yaşar Kemal’den bir hayırlı olsun telefonu almıştım... “Alışıyorum Yaşar Abi,” dediğimde, “Bakalım onlar sana alışabilecekler mi?” demişti. Kahin gibi konuşmuş. Gerçekten de sık sık, yabancılandığımı görüyordum. Altı aylık Haber Merkezi maceramın ardından Dergi’ye geçtim. Sanki kendi kendimin efendisiydim. Keyifle çalışmaya başladım. Türkiye’nin en gergin yıllarıydı.Kıyısından köşesinden siyasete karışmadan edemiyorduk. Kaybedilenler, onların yakınları, azınlıkların geçmişte yaşadıkları Cumhuriyet Dergi’nin vazgeçilmez konuları oluvermişti. Mahkum yakınları kapımızdan, Hrant’ın Agos gazetesi masamızdan eksilmiyordu. “Siz pazar günü keyifle okunun diye çıkıyorsunuz, gene unuttunuz,” uyarısını anlaşılan hak ediyorduk. Ama sabah toplantısına da davet edilmiyorduk. Artık dergi içeriği için yazı müdüründen onay alıyordum. Bütün yazıları da avukatımız okuyordu. Neyse o insaflı idi, hukuk gözlüğüyle bakıyordu. Köşeye sıkışmıştık, politik olduğu pek de anlaşılmayan bir soruna kaydık...Kadınları görünür kılmak gibi bir çaba edindik. Sanırım çok da iyi ettik.2004 Şubatı’nda Cumhuriyet’ten ayrılmam gerekti. Yaşar Kemal yine aradı, geçmiş olsun, dedi. Çok şekerdi. “Bak! Oradan her atılan yazar olur. Ben de atılmıştım. Bu dediğimi unutma!” dedi. İlk kitabımı yazdığımda da, aynı coşkuyla, “Bak gördün mü?” sözleriyle ruhumu okşamasını hep hatırlayacağım. Latife Hanım ile Halide Edib’i yazarken, bu öğüt sık sık kulağımda çınladı...

BERAT GÜNÇIKAN

Bence pazar haftanın en "tehlikeli" günü. Cumartesi'den kalan "bir gün daha tatil var," rehaveti, "yarın iş var" tedirginliğiyle çatışır, can sıkıntısı insanın ruhuna sızar. Brunchla, Belgrad Ormanı'nda koşuyla, ardı ardına dört beş film izlemeyle, eş dost ziyaretiyle vb. yatıştırılmaya çalışılsa da yerinden kıpırdamaz can sıkıntısı, insanı didikler durur. İktidarların da en korktuğu, bu yüzden de içini doldurmak için seferber olduğu gündür, pazar. İnsan can sıkıntısıyla düşünür çünkü, düşünürken de soru üretir habire, kendine, ülkesine, dünyaya dair. Defoları, unuttukları sırıtıverir, kaçamaz. 1994'ten 2009'a çoğunluğu muhabirlik, azı editörlükle geçen Cumhuriyet Pazar Dergi sürecimde yapmaya çalıştığımız da buydu işte; hem kendimizi hem okuru didiklemek, tarihimizin ve günümüzün defolarını hatırlatmak. Doğrusu okurdan pek "Pazarımızı mahvettiniz" eleştirisi almadık, ama "içeride" huzursuz ettiklerimiz oldu, hem de bolca. Kimi kadınların uğradığı haksızlıklardan ve kadınlık bilincinden söz etmemizden rahatsız oldu, kimi eşcinsellerden, kimi ölüm oruçlarından, kimi işkenceden, kimi Kürtlerden, kimi Ermenilerden, kimi Cumartesi Anneleri'nden, hatta barıştan. Fahişeyi "seks işçisi" olarak tanımladığımız için "sol"dan bile kınama aldık.İlkelerimiz netti hep; elitist, seksist olmayacak, insan haklarına sahip çıkacak, çokça da hem siyasi hem de kültürel tarihin belleğini tazeleyecektik. TKP'li Zehra Kosova'yı, Şoför İdris'i, 12 Eylül öncesi katledilenlerin yakınlarını, ölüm oruçlarında bir daha iyileşmemek üzere hastalananları konuşturduk ki, onlar kadar iktidarların "şerefli" diye sahiplendikleri katilleri de unutulmasın. Yine de çok can sıktıysak af ola!

AYŞE YILDIRIM

Cumhuriyet Pazar'ın gazete içindeki adı “Pazar Dergi”dir. Bu söylem bile onun diğer gazetelerin eklerinden ayrıldığı noktaya vurgudur.Biraz asidir, aykırıdır; daha renklidir, eğlencelidir.Siyaset editörlüğünden derginin başına geldiğimde, itiraf edeyim “korktum”. Hani her başlangıç zordur ya zaten ama şu sayfadaki isimlere bakınca benim işimin daha da zor olduğunu kabul edin.Üstelik tam da Ergenekon davası nedeniyle Cumhuriyet'in yalnızlaştırıldığı, kimsenin telefonlarımıza çıkmadığı, değil söyleşi, küçük bir demeç bile vermeye çekindiği yıllardı. Neyse ki canavar gibi bir ekip vardı Pazar'da (bir çoğu hala devam ediyor umarım uzun yıllar da ederler). Kendisini işine adamış Görsel Yönetmeni Aynur Çolak (bu sayfadaki herkesle çalışan tek isimdir), kaleminin tadına doyulmayan hastalık hastası Esra Açıkgöz, eksantrik konuların uzmanı 'bay muhalif' Deniz Ülkütekin, müzik dünyasının derin koridorlarının kurdu Ali Deniz Uslu, gecelerin ve trendlerin kadını Sinem Dönmez, adını karakterine yansıtan yaratıcı Şirin Güven...Zor olsa da keyifli ve güzel günler geçirdik. Öyle dönemler oldu ki ana gazetenin bile önüne geçtik, orada yer alamayacak haberlere yer açtık. Aslında “Pazar Dergi”, Türkiye medyasının yol açtığı yanlış bir algıyı yerli yerine oturtmanın da adıdır. Yıllardır süren ısrarlı tutumuyla “Pazar Dergi”, magazinin çok kötü bir gazetecilik türü olmadığını, doğru düzgün yapılırsa toplumsal bir işleve de kavuşturulabileceğini kanıtlamış, hatta bu konuda “kötü magazincilerin” düzeylerini gözden geçirmelerine vesile olmuştur.

Nice yıllara...

Her gün bir Cumhuriyet gazetesi alın, aldırın…
Comment disclaimer