‘Hepimiz Zebercetiz’

Anayurt Oteli’ yeniden vizyona girince filmin oyuncuları Macit Koper ve Serra Yılmaz ile bir araya gelip o günleri konuştuk.

Emrah Kolukysa
03 Haziran 2017 Cumartesi, 18:07

Ömer Kavur çok erken yaşta ayrıldı aramızdan. Yaşasaydı muhakkak daha nice önemli filme imza atacaktı ve sinema tarihimiz belki de bambaşka başlıklarla yazılacaktı. Bugün onun ve sinemamızın en önemli başyapıtlarından biri kabul edilen “Anayurt Oteli” bundan tam 30 yıl önce izleyiciyle buluşmuştu. İzleyenler hatırlayacaktır, alabildiğine karanlık, kötü bir kopyası var filmin, ara ara televizyonda karşımıza çıkan. Nihayet bu yıl Groupama, İKSV ve Fanatik Film’in çabalarıyla film restore edildi ve temiz bir kopyayla dijitalize edilerek yeniden salonlarda vizyona sokuldu. Biz de bu vesileyle filmin iki oyuncusuyla, Zebercet rolünü üstlenen Macit Koper ve Zeynep’i canlandıran Serra Yılmaz ile bir araya geldik ve 30 yıl öncesine döndük.

-30 yıl sonra Ömer Kavur’un unutulmaz filmi “Anayurt Oteli” restore edilmiş haliyle yeniden izleyiciyle buluşuyor. Filmin salonlarda izlenecek olması ayrı güzel bir haber, o eski karanlık halinden kurtulmuş oluşu ayrı güzel...

M.K.: O karanlık meselesi şöyle; biz filmi çekmeye başladık, bir 10 gün sonra falan çekilenler yıkanmaya yollandı ve bir türlü haber gelmiyor, Ömer’in suratı böyle iki karış, ‘Ne oluyor lan?’ dedim. Kim yıkıyorsa filmi, ‘Resim gelmiyor abi’ diyormuş. Resim gelmiyor ne demek, ne çekildiyse görünmüyor... Yoksa nasıl yıkandıysa o kadar çıktı film. Yani film çekilirken de gerektiği kadar aydınlatılmamış.

S.Y.: Ayrıca da şunu hatırlarsın, filmi bitirmemize çok az gün kala kopyalar geldi, onları bir yerde seyretmeye gitti Ömer bir akşam, hatta beni istemedi, ben sinir oldum beni istemedi diye, ve pırpırlamış görüntü... Bir takım sahnelerde spotlardan biri pırpırlıyormuş fakat açık gözle anlaşılmıyor, ancak film basıldığında ve filmde görünüyor... Onun için o sahneleri tekrar çektik, nitekim seninle boğma sahnesini o yüzden yeniden çektik.

-Projeye nasıl dahil oldunuz, biraz oradan başlayalım.

M.K.: Bu hakikaten düş gibi bir şey... Anlatayım... Bizim Orhan Oğuz’la Yeşilçam’daki Figüranlar Kahvesi’nde buluşacağız. Figüranlar Kahvesi’ne de ben girip çıkmam. İlle ‘Burada beni bekle’ dedi, Ömer’le buluşmaya gidiyormuş. Gitti, Ömer’le buluştu geldi, nedir; Ömer “Anayurt Oteli” diye bir film çekiyormuş, görüntü yönetmenliği için de onunla anlaşmış. Ben de, yani yalan söylemeyeyim, 10 gün, bir ay, böyle bir süre önce okumuşum romanı, ‘Ben oynayacağım’ dedim. ‘Abi’ dedi, ‘bana 20 tane falan isim gösterdi, bunları deneyecekmiş, aralarında sen yoksun’. Valla ben oynayacağım dedim. Yani bir düş falan filan görmedim, fakat birkaç gün sonra Ömer beni aradı, bu konuda daha önce Onat Kutlar’la böyle bir mesaileri olmuş, bir bütün gün oturduk, sabahtan akşama kadar konuştuk ve ben rolü aldım.

S.Y.: Benim filme dahil oluşum çok farklı bir hikâye. Ömer’le Deniz (Türkali) yemeğe çıktılar, meğerse Deniz’i düşünmüş Ömer ama Deniz istememiş... Ama sanıyorum beni önermiş. Bana bunun dedikodusu geldi, yani ‘Ömer Kavur seni düşünüyor Zeynep için’ diye... Fakat bu dedikodu geldiğinde temmuz sonu ağustos falan gibiydi, ama Ömer bir türlü aramıyor. Ben de kitabı çok önce okumuştum, o arada yeniden okudum, aklıma da yattı, ama Ömer’den ses seda yok. Uzun zaman Ömer bana açılsın diye bekledim bir türlü açılamadı. (gülüyor) Sonra nihayet teklif geldi ve ayrıntıları konuşmaya gittiğimde bana şey dedi... Biz de burada yeni tanışıyoruz, aramızda onunla bir espri vardı: ‘Yemeğe çıkalım mı?’ diyor, ben de ‘Yıldızlar şu anda uygun değil yemeğe çıkmamıza’ diyorum. Bu da bana dedi ki o gün gittiğimde, ‘Kaçamak yapmayı bilir misin?’... Ben de ona ‘Bu saatte mi?’ dedim. Halbuki o yemekten söz ediyormuş, ben gerçek kaçamaktan söz ediyordum. Bu da esprisi oldu işin. Hep şey diyordu, ‘Kadın kaçamak yapmaya hazır, saatini beğenmedi’ (gülüyor).

 

Atılgan’dan iltifat

-Romanın yazarı Yusuf Atılgan’ın oyuncu seçimi için yorumları ne olmuştu, sizin bilginiz var mı?

S.Y.: Şunu anlatayım, meslek hayatımda beni çok etkileyen ve aklımda kalan bir iki tane iltifat almışımdır, bunlardan biri Yusuf Bey’in festival gösteriminden sonra bana söylediğidir. Çiçek Bar’a gittik, Ömer’le birlikte Emek Sineması’ndan çıktık yürüdük. Çok rüzgârlı bir gündü, gayet iyi hatırlıyorum, böyle biraz o rüzgâr ve işte ödül sarhoşluğuyla yürüdük. Çiçek Bar’a geldik oturduk, Yusuf bey de tam benim karşımda, bekliyordu bizi. Ben de işte süs püs falan... Baktı baktı, dedi ki: “Ömer bana bir sürü Zebercet adayı getirdi, ama sizi getirmedi. İyi ki getirmemiş, katiyen sizin oynamanızı kabul etmezdim. Ama filmde mükemmelsiniz.” Benim bir oyuncu olarak hayatta aldığım en güzel iltifatlardan biridir.

-Yusuf Bey sizin için ne demiş, biliyor musunuz Macit Bey?

M.K.: Ömer’le Yusuf Bey’e gittiğimizde kapıdan girince beni “Zebercet’i oynayacak, Macit Koper” diye tanıştırdı. Yusuf Bey suratıma bile bakmadı, “Çok yakışıklı bu” dedi. Bana! Nasıl bir Zebercet varsa kafasında... “Çok yakışıklı” dedi, yani “olmaz” demek istedi.

-“Anayurt Oteli” ne söylüyor bugünün izleyicisine?

M.K.: Aslında cumhuriyet insanı, cumhuriyetin yetiştirdiği insan dediğimiz kişiler olarak bugün daha çok şey söylüyor. O zaman öyle bir dönemdi ki, 80’ler falan, sindirilmiş bir gençlik, bir toplum vardı, bugün aynı toplum var, daha beter sindirilmiş hatta... Artık cumhuriyetin biçimlendirdiği insan karakterimizden çıkmış bulunuyoruz. Çok başka bir karakterizyon içinde şimdi halk, kalabalıklar. Bunlara ne diyeceğini filmin çok merak ediyorum.

S.Y.: Ama ben tabii netice itibarıyla kökeninde bize bir toplum ama o toplumun içinde de bir psikoloji anlatıyor, o psikoloji bugün için de gayet geçerli. O nedenle ben hâlâ bir sürü insana hitap edeceğini düşünüyorum. Yani Zebercet, Zebercet’in yalnızlığı, Zebercet’in o psikotik kayması... Belki o günden bile daha fazla hitap edebilir.

-Sizin Zebercet performansınız Türk sinemasında bir zirve kabul ediliyor. Siz bu rolü üzerinize giyerken nasıl hazırlandınız?

M.K.: Benim aldığım tiyatro eğitimi rolü kendimden çıkarmak üzerine kuruludur. Geçenlerde Zebercet’le ilgili bir yazı yazdım, başlığı da ‘Hepimiz Zebercet’iz’. Hepimiz de mutlaka az önce saydığım nedenlerden ötürü, içinde bulunduğumuz atmosferden ötürü bir miktar, kimimizde daha çok ya da daha az, Zebercet’lik var. Bütün mesele rolü çıkartırken romandaki daha çok tasvire dayanan Zebercet’in kendindeki karşılığını bulmaktır. Ben de bunu yaptım, kendimdeki Zebercet’i ortaya çıkardım. İzleyici de bilsin ki herkeste o Zebercet’in bütün vasıfları vardır. Az ya da çok.

‘Bakın, oyuncu!’

S.Y.: “Anayurt Oteli” ile Venedik Film Festivali’ne gittiğimizde Vittorio Storaro diye dünyaca ünlü bir görüntü yönetmeni vardır, o yarışmanın jürisindeydi. Ödül töreninin olduğu gece çıkarken Storaro beni gördü ve yanındakilere döndü ‘Gördünüz mü, oyuncu’ dedi. Çünkü aralarında tartışmışlar, muhtemelen bir köylüye oynattı rolü demişler. Storaro “Benim adayım sendin” dedi ve diğer oradaki jüri üyelerine gösterdi “Bakın, oyuncu, gördünüz mü ben haklıydım” diye. Bu aldığım en güzel iltifatlardan biriydi işte.