Kapat
A+ A-

Ankara'da Selçuklu Başkanlık Sarayı

Mimarlık mirası olarak bugünden geleceğe, geçmişin kopyalarını mı bırakacağız? İlerde, bu çağı hiç yaşamadığımız sanılacak. Mimarlığın bir ülkenin uygarlık düzeyinin göstergesi olduğu göz ardı edilmemeli. Ayrıca, AOÇ’de yapılmış olan sarayın(!) da Selçuklu’yu yansıtacak bir özelliği yok.
Yayınlanma tarihi: 24 Eylül 2014 Çarşamba, 23:49

[Haber görseli]Ankara’da bir başkanlık sarayı yapılıyor. Eski başbakanın belirttiğine göre mimarisi Selçuklu tarzındaymış. Yapıldığı yer: Atatürk Orman Çiftliği (AOÇ). Atatürk Orman Çiftliği Atatürk’ün mirası. Ankara’nın en önemli yeşil alanı; tarihi sit statüsünde korunması gereken bir alan. Oraya ilkin Adnan Menderes’in başbakan olduğu Demokrat Parti (DP) iktidarı döneminde göz dikilmiş. DP, Atatürk Orman Çiftliği’nden arazi satılabilmesi için 17 Nisan 1957’de bir yasa çıkarmış, ne var ki onu tam gerçekleştirmeye ömrü yetmemiş. Şimdi AKP iktidarı orayı bir ‘saray’la(!) tüketmeye başlamış bulunuyor. İnşaata çeşitli meslek kuruluşlarından karşı çıkanlar oldu; açtıkları davalarla yargıdan durdurma kararları alındı. Başbakan Erdoğan o kararları verenlere meydan okudu: “Güçleri yetiyorsa yıksınlar.” Kimse durdurmaya bile cesaret edemedi. Adını yeni başbakan açıklamış; basın sürekli olarak bir AK Saray’dan söz ediyor. Bir partinin adını taşıyamayacağına göre ABD başkanlarının ikamet ettiği “Beyaz Saray”dan esinlenilmiş olmalı.

 

Abdülhamit Köşkü

Bina önceleri “Yeni Başbakanlık Binası” olarak anıldı. Anayasa değişir de başkanlık sistemi gelirse buranın Başkanlık Sarayı olarak kullanılacağı anlaşılıyor. Zaten yeni cumhurbaşkanının Çankaya yerine, yapım biter bitmez buraya yerleşeceği bildiriliyor. İstanbul’da Çengelköy üstündeki Abdülhamid Köşkü de Başbakanlığın ya da müstakbel başkanlığın karargâhı olarak yeniden düzenlendi. Anlaşıldığı kadarıyla orası AK Saray’ın İstanbul şubesi olacak.

Gelelim, Ankara’daki sarayın mimarisine… Selçuklu tarzında olduğu söyleniyor. Yeni Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Türkiye artık eski Türkiye değil, mimari olarak Ankara’ya bir Selçuklu başkenti mesajı vermemiz lazımdı. Binanın iç mimarisinde Osmanlı motiflerine dikkat ettik” demiş.

Ankara, Cumhuriyetin başkenti… Niçin Selçuklu, niçin Osmanlı, niçin taklit? Selçuklu’dan ayakta kalmış, örnek oluşturabilecek saray yok; Osmanlı’nın ise hangi sarayını taklit ediyorsunuz? Topkapı’yı mı, Dolmabahçe’yi mi, Beylerbeyi’ni mi? Asıl soru: Niçin taklit ediyorsunuz? Sanatın her dalında olduğu gibi mimarlıkta da taklit kabul edilemez. Mimarın görevi, çağdaş teknolojinin sağladığı olanaklarla çağdaş ihtiyaçlara uygun, yenilikçi, özgün eser ortaya koymaktır. Oysa bugün iktidar, tarihselci özentiyle bir mimarlık üslubu yaratma peşinde. Kamu kesimi, olabilirmiş gibi, Selçuklu-Osmanlı senteziyle yapılar üretmeye zorluyor mimarları. Bu durum mimarlığın özüne, doğasına aykırıdır. O doğrultuda yapılanların yoz mimarlık örnekleri olmanın ötesine geçemediği ortada: İşte ısmarlama tarzla yapılan okullar, adliye sarayları(!), hatta TOKİ apartmanları…

Ayrıca, sanki Selçuklu’da, hatta Osmanlı’da adliye sarayı, apartman varmış gibi... Selçuklu’dan kalmış anıt-eserleri bile korumazken, Selçuklu’yu taklidin ne anlamı olabilir? Bir örnek verelim: Kurtarılması için Doğan Kuban’ın yıllardan beri çırpındığı Divriği Ulu Camisi ve Şifahanesi hâlâ korumasız.

 

İdeolojik yaklaşımlar

Geriye bakıp, tarihten formlar aktarmaya yeltenen ideolojik yaklaşımlar özellikle baskıcı rejimler döneminde birçok ülkede defalarca denenmiştir. Örneğin Hitler Almanyası’nda, Mussolini İtalyası’nda, Stalin dönemi Sovyetler Birliği’nde… Bir baskı olmaksızın gelişen bizim Birinci ve İkinci Ulusalcı Mimarlık akımları da çağdaş gidişten sapmış denemelerdir. Ahmet Haşim bu tarz yaklaşımları, “irticai mimarlık” yani gerici mimarlık olarak tanımlıyordu.

Cumhuriyetin ilk yıllarında ülkesi Almanya’yı baskıcı rejim nedeniyle terk edip Türkiye’nin konuğu olmuş, ünlü mimar Bruno Taut da Mimari Bilgisi adlı kitabında şöyle der: “Her milli mimarlık fenadır, fakat her iyi mimarlık millidir.” Kısacası, geleceğe bırakacağımız değerli mimarlık yapıtları üretmek yerine, geriye bakıp eski formları taklit/kopya yoluyla tekrarlamaktan medet ummak ülkemiz mimarlığına hiçbir şey kazandırmaz. Son zamanlarda devlet desteğiyle yaptırılmakta olan büyük camiler konusunda da durum farklı değildir. Ankara’da yapılan kent giriş kapıları da öyle… Hepsi tutarsız; mimarlık adına kaygı verici. Ülkenin parasına, çabasına, mimarlığına yazık. Mimarlık mirası olarak bugünden geleceğe, geçmişin kopyalarını mı bırakacağız? İlerde, bu çağı hiç yaşamadığımız sanılacak. Mimarlığın bir ülkenin uygarlık düzeyinin göstergesi olduğu göz ardı edilmemeli. Ayrıca, AOÇ’de yapılmış olan sarayın(!) da Selçuklu’yu yansıtacak bir özelliği yok. Bu konuda danışmanların, yetkilileri yanılttıklarını düşünüyorum.

 

Dolmabahçe Sarayı

Mademki geçmişten, tarihten söz ettik, biraz gerilere dönüp Dolmabahçe Sarayı’nın mimarlık öyküsüne bir göz atalım. O öyküde bugüne ışık tutacak ciddi dersler var. Sarayın yapımı Padişah Abdülmecit dönemine rastlıyor. 1839’da tahta çıkan Abdülmecit ilk yıllarını Çırağan Sarayı’nda geçirdikten sonra, Batı tarzında bir saray yaptırma arzusuna kapılır. Sarayın yapımı Osmanlı ekonomisinin bunalımda olduğu bir döneme rastlar. İmparatorluğun giderleri gelirlerinin çok üstündedir; bir yandan da sürüp giden Kırım Savaşı nedeniyle tarihte ilk kez, Avrupa’dan yüklü miktarda borç para alınmaktadır.

Yapının mimarı olarak Garabet Kalfa (Balyan) görevlendirilmiştir. Çalışmaların bitimine doğru Paris Operası dekoratörü Charles Séchan’a ulaşılır ve sarayın bazı bölümlerinin dekorasyonu için kendisi İstanbul’a davet edilir. Ekonomik bunalıma karşın sarayın yapımına büyük paralar harcanmaktadır; döşenmesi sırasında da göz alıcı, çok pahalı ürünler ithal edilir. Saray bu koşullar altında tamamlanacak ve Kırım Savaşı’nın bitiminde 10 Haziran 1956 günü törenle açılacaktır.

Yapım sürecine ilişkin çok önemli bir bulgu, Séchan’ın İstanbul’dan Paris’teki yakınlarına gönderdiği mektup ve fotoğraflardır. Sarayın arşivindeki bu belgeler, o dönemde yaşananların yanı sıra bir yabancı sanatçının, işveren Osmanlı Padişahı ve yakın çevresine ilişkin gözlemlerini aktarması bakımından ilginçtir. İşte çok kısaca o gözlemlerden birkaçı:

“Boğaz kıyısına uzanan, görkemli ama çevreye uymayan yapılar bütünü…”

“Türk müşterilerimiz bizim ‘ince zevk’ dediğimiz şeyden anlamadıklarından ötürü ‘stük sıva’ kullanmaktan vazgeçtim. Onlar daha çok biçim ve şekildeki şatafat ile debdebeden hoşlanıyorlar.”

“Keşke sen de burada olup, benim gördüğüm bu görkemli ama tuhaf şeyleri görebilseydin.”

“Osmanlı İmparatorluğu’nun mutlak iktidarı altında çalışan bu zavallı mimarlar (yerli mimarlar kastediliyor), düşünüyorum da ne kadar çelişkili ve mutsuzdurlar; çünkü özgür düşünmeye alışmış bu insanlar -Padişahın yanılmazlığına inanmış Müslüman bir Osmanlı sanatçısı gibi- baskı ve yönlendirmelerle hareket etmeyi kabul edemezlerdi.”(1)

Mektuplar bu tarzda sürüp gidiyor. Bazılarında da borç batağında debelenen ülkenin, Padişah’ın yanı sıra kimi hanedan mensuplarının, hatta sabık cariyelerin savurganlık ve borçları karşısındaki zor durumu anlatılıyor.

Ankara’daki yeni saray için harcanan değerlere bakınca, “Tarih tekerrür mü ediyor” diye sorabilirsiniz.

1. Dolmabahçe Sarayı Dergisi, TBMM

Milli Saraylar Daire Başkanlığı, Temmuz-

Eylül 2000, s. 91-105.

Cumhuriyet İMECESİ

En Çok...

okunanlar

yorumlananlar

beğenilenler