Kapat
A+ A-

'Onlar bizim cenaze aracımız, ambulansımız'

Roboski ’deki tüm kadınlar gibi Rahime Encü de katır üzerinde gelin oldu. Yıllar sonra aynı katır ağır hasta olan kızını kilometrelerce uzaktaki hastaneye yetiştirdi. Tıpkı doğum yapan kadınları taşıdığı gibi. Encü, “Onlar yeri geldi bize ambulans, yeri geldi 34 canımız için cenaze aracı oldu” diyor.
Yayınlanma tarihi: 30 Mart 2015 Pazartesi, 06:34

[Haber görseli]

Eylem sona erdi

Roboskililer, HDP Şırnak Milletvekili Faysal Sarıyıldız, bazı belediye başkanları, İHD, HDP ve DBP’li yöneticilerden oluşan heyetin ziyaretinin ardından eylemlerine son verdi. Sarıyıldız, “Arkadaşımız Sırrı Sürreya Önder, güvenlik müsteşarıyla görüşmesinin ardından dün bir açıklama yaptı. Roboski bizim kırmızı çizgimizdir. Bu süreç Roboski katliamıyla başladı, gene istiyorlar ki bu süreç Roboski’de bozulsun. Halkımız bu konuda uyanık olmalı” dedi. Üç gündür katırların öldürüldüğü, sınır yakınındaki Şirit Yaylası’nda sabahladı köylüler. Askerlerse, komutanları aralarındaki yola bir taş koyup köylülere bunu geçerseniz müdahale ederiz dediğinden beri tetikteydiler! Tam da 21 Mart’ta barış mektubunun okunduğu bir zamanda kendilerine yapılanı algılamakta zorlanıyor Roboskililer. Tapulu arazileri Şirit Yaylası da “yasak bölge” ilan edildi.

Bir köşe yazarımız onu viski içtiği için “bizim entellerle ortak özelliği var” diye tarifledi. Tarım Bakanlığı morfolojik olarak uygunsuz buldu. İçişleri Bakanı kaçakçılıkla mücadelede kaçınılmaz zayiat deyiverip kapattı konuyu. Bir katır nedir ki, bunca ülke gündemini meşgul ediyor diyen “hassas vatandaş”lar da oldu. En iyisi sizi çok oyalamadan söyleyeyim; katır Roboski için hayattır. O katırlar ki, köydeki nice kadını önce düğün alayı eşliğinde yeni hayatlarına; sonra hayat verdikleri çocukları doğurmaları için hastaneye taşıdı. Sofraya ekmek koymaları için sınıra yolculuğa çıkardı. IŞİD’in diri diri yaktığı akrabalarıyla aynı kaderi paylaşmamak için sınıra yaklaşan Ezidileri Roboski’ye, hayata taşıdı. 28 Aralık 2011’de, 13’ündeki Orhan Encü başına bombalar yağdırılırken kendini kormak için o arkadaşının altına gizlendi, ama... O katırlar, dört yıl önce çoğu çocuk 34 insanı bombaladığında, ambulans bile yollamaya tenezzül etmeyen devletin ayıbını sırtlandı, analara evlatlarının parçalarını getirdi.

Roboski’de bu yaralar kanarken, askerler altı gün önce “kaçağa gidiyor” diyerek sekiz katırı vurdu, üstelik de üzerlerinde köylüler varken. On günde 17 katır da askerlerin kovalamacası yüzünden öldü. 72 katırsa itlaf kararıyla aranmakta!

Ölü katırlar bekliyor

Roboski’de hayatını kaybeden Serhat Encü’nün kardeşi Veli Encü, bize katliamın coğrafyasında rehberlik yapıyor. Bizi ağaçların altında hareketsiz yatan iki katırın yanına götürüyor. Diğer altısı önümüzdeki dağın ardında. Katılaşmış, yüzü tam da vurulduğu yere dönük, “neden” dercesine bir ifade takınmış katıra bakmakta zorlanınca kağıt ve kaleme sarılıyorum:

V. E. ve S. E, 24 Mart’ta, dört kişi ve 11 katırla 6.30’da yola çıktıklarında dört saat sonra başlarına geleceklerden habersiz henüz. Hiçbir uyarı yapılmadan, Türkiye sınırı içinde, üzerlerine ateş açılıp, altı katırları öldürülecek, ikisi yaralanacak, kendilerini zor kurtaracaklar oysa ki.

15 dakika sürdü

Ama şimdilik, abisi önde, V. E. abisinin, arkadaşı da V. E.’nin on metre arkasında yol alıyorlar. “En arkada biz kaldığımız için arkadaşımla bana ateş açtılar. Bir tepenin ardına çöktüm. Kurşunlar vızır vızır tepeden sekiyordu. Tek geçiş yeri olduğu için en öndeki katırı vurunca yolumuz kapandı. 15 dakika sürdü ateş. Bıçağımla yaralı katırların elbiselerini çıkarıp kurtarayım diye. Sinirden ellerimi kesmişim.”

Onları o cehennemden S. E. çıkarıyor. Yanındakilere mi mukayyet olsun, katırları mı kurtarsın, kendini mi korusun, baharda sıkı çalışıp iki çocuğu ve eşine yapacağı evin hayalinin yıkıldığına mı yansın... En çok da Roboski Katliamı’nda öldürülen Selman Encü’nün 13 yaşındaki oğlu için korkuyor: “Diyordum ki, Allahım sağ salim annesinin evine vereyim bu çocuğu. Annesi bir de evlat acısı yaşamasın.”

S. E.’nin üç, V. E.’ninse iki katırı öldürülüyor. 30 milyarlık bir kayıp demek bu. Kızıyor, “Kimlikleri var bu katırların. Köyde yaşıyorlar. Hiçbir hastalıkları yok. Gelsin tarım bakanlığı baksın belgelerine. Gerçi bizim de kimliklerimiz vardı, ama 34 canımızı gözlerini kırpmadan öldürdüler! Kan dökülsün, barış Roboski’yle bozulsun istiyorlar. Bizi provoke etmek için komando marşı okudular az önce.”

Sıra size de gelecek

Askerlerin bunun olmayacağını göstermek istercesine ateş ederken “sıra size de gelecek” diye bağırdığını anlatıyor V.E. Ölüm bu coğrafyada nefes alan her şey için her an kapıda, hatta bomballamada öldürülen 18 yaşındaki Salih Encü’nün ablası, Şırnak aday adayı Halide Encü’nün anlattığı gösteriyor ki, nefes almayanlar için de:

“İlkbaharda askerler ağaçları ateşe verecekler ‘güvenlikleri için’. Gezi’de bir ağacı katletti diye ayaklanmışlardı. İstanbul’daki hayvanlar kıymetli de, neden bizimkiler için ses çıkmıyor?”

Kaymakam aday oldu

Bu yapılanda, Gülyazı Alay Komutanlığı’nda albayken, katliamdan sonra terfi edip, Şırnak Tümen Komutanlığı’na getirilen Abdullah Baysal’ın etkili olduğundan emin. “Askerler, burada beklemeyi istemediklerini söylüyorlar. Abdullah Paşa, herhalde bir katliam daha yapıp genelkurmay başkanı olmayı hedefliyor. O zamanki kaymakam şimdi AKP’den aday” diye anlatıyor.

“Biz burada dururken askerler gözümüzün önünde katırları vurdu” diyerek anlatıyor Meyrem Encü o günün hüznü düşmüş gözlerini üzerime dikerek, “Bizim çocuklarımız katırlarımızla birlikte kıyma haline gelmişti. Çocuğumun etini hastanede bile ayıklayamadım.”

Katliamda öldürülen Şervan Encü’nün annesi Leyla da bu feryadın sahiplerinden: “Acım kanıyor. Dört yıldır bir şeye güldüğümü bilmem. Şimdi yeni hayatların peşindeler. Bizden ne istiyorlar? Daha çok ölüm mü? Çocuklarımıza, katırlarımıza kurşun sıkıyorlar. Üzerimize gaz atıyorlar.”

Öyle gaz yemiş ki...

Gaz deyince eli poşetine gidiveriyor, üç gün önceki protestoda öyle gaz yemiş ki, bu sefer tedarikli. “Bir oğlum öldürüldü” diyor, “Ama diğeri mecbur kaçağa gidiyor. Her gidişinde gelip jandarmanın önünde duruyorum. Telefon açıp, çabuk gel, onların önünü tuttum, diyorum. Hala adalet peşindeyiz”.

Bin canımızı alsalar da gideceğiz, çaremiz yok

[Haber görseli]

Şirit Yaylası’nda 7’den 77’ye yüzlerce kişi öldürülen katırları için nöbet tuttuyor.

Yaylada en kızgın bekleyiş onların sanki. Belçim, Zülfiye ve Sevda Encü liseye gidiyor. 16 yaşındaki Selahattin Encü’nün kız kardeşi Nazlı, ekonomik imkansızlıklardan dolayı okuyamamış. Bir hoş geldinle başlayıp, ardı ardına konuşmaya başlıyorlar:

Belçim Encü: Babam hasta, üç kız kardeşiz, amcam götürüyor katırlarımızı karşıya imkânı oldukça. O katırlar gitmedikçe evde ekmek olmuyor. Şehirdekiler halimizi bilmiyor. Gelip baksalar bize hak verirler. Bizi öyle kötü göstermişler ki, Şırnaklıyız dediğimizde bizden korkuyorlar.

Nazlı Encü: Bize kaçakçı diyorlar. Bu bizim için ekmek parası. O ekmeği kazanmak için gidilen yolu ben abimin öldürüldüğü yere karanfil koymak için iki kere gittim. Yemin ediyorum ki, AKP’lilerden, şehirdekilerden biri gelsin o yolu bir kere gitsin, ağlamadan dönemez! Fabrika olsa gitmez kimse. Gelir kaynağımız yok. Mecbur şimdi de 13 yaşındaki kardeşim çıkıyor yola. Başka şansımız olsa bu acıyı yaşadıktan sonra yollar mıyız? Ama yok.

Belçim Encü: Onlar sanıyor ki katırları öldürünce gitmeyecekler. Yemin ediyorum ki, değil 34, bin kişiyi öldürseler yine gidecek insanlar, çünkü elimizde hiçbir geçim kaynağı yok.

SINIRDAKİ YAŞAMÖYKÜLERİ

Onlar Ezidileri hayata taşıdı

Yıllardır kaçağa giden Bedir, mültecileri kendi sırtında taşıyarak sınırdan geçirmiş

Roboski’de insanlar, yaşam ve adalet çığlıkları dillendirilsin diye uğraşıyorlar. Dolayısıyla bize yayladaki her topluluğun davetine icabet etmek düşüyor. İsyanla acının birbirine bulandığı kelimeler dökülüyor hep. Özellikle gençler çok öfkeli. Barış bozulmasın, diye dişleini sıktıklarını söylüyorlar. Kadınların “düzen koruyan taş”ı geçmesinler diye gözleri onların üzerinde, akşamı ediyoruz. Yayla ateş çemberleriyle sarılıyor. Sınır tarafında askerlerin sıralı ateşleri, burada köylülerinki. Kiminde közde çay, kiminde şiş. Saz ve türkü... Birine yaklaşıyoruz:

Onun adı Bedir. Nüfus memuru izin verse Bedirhan olacak. Vermiyor. İlkokula başlayıp Kürtçe konuştuğu için öğretmeninden dayak yiyince anadiliyle bile “sınır”ı aşabildiğini görüyor. 13’ünde kaçağa gitmek zorunda kalıp asıl “sınır”ı öğreniyor. Bunlar yüzünden katırdan düşmüşe döndüğü yetmiyor, gerçekten defalarca katırdan düşüyor. Bir defasında öyle bir çifte yiyor ki, kafasından boşalan kanların ve kendisine iş öğreten büyüğünün korkusundan, ağlamamak için halaya duruyor!

Belki acırlar da...

Zamanla katırıyla arasındaki bağ öyle güçlü oluyor ki, dermanı kalmadığında ona bırakıyor kendini evine ulaştırsın diye. O da her defasında ulaştırıyor. Düşe kalka sarp kayalıkları geçmeyi öğreniyor, ama askerlerin yaptıklarına bir türlü alışamıyor. Bir defasında, sınırdan sonra varılan “meydan” dedikleri düzlüğe geldiğinde ardı ardına üzerine atılan toplardan öyle yoruluyor ki, olduğu yere çöküp elini gökyüzüne açıyor. “Belki acırlar da bırakırlar diye düşündüm” diyor ne öfke, ne acı taşımayan bir tonla, sanki her şey olması gerektiği gibi, “Ama atmaya devam ettiler. Topun düştüğü her yerden büyük toprak parçaları dağılıyordu. Can havliyle nasıl hızlı koştuysam öndeki arkadaşı bile geçtim”.

Bizim için sınır yok

14 yıllık sınır yolculuğunda, en çok IŞİD’in vahşetinden kaçan Ezidileri hayata ulaştırırken zorlanıyor. Çünkü katırlarda ve kendinde derman kalmayana kadar defalarca gidip geliyor. Sona kalan iki yaşlıyı katırı taşıyamayınca birini o sırtlanıyor. Muhabbetimizi arada gençlerin patlattığı havai fişekler bölüyor. Beni bu ses başta yerimden zıplatmıyor da değil.

Onları nöbette bırakıp bir köy evine, misafirliğine yollanıyoruz. Sabah gözlerimi 34 cana karşı açıyorum. Gencecik 34 yüzün gözleri üzerimde. En ortada, ev sahibimiz Kadriye Encü’nün oğlu var. Hani, otopsi raporuna “aidiyeti bilinmeyen kol ve bacak” olarak geçen, iki gün sonra anasına teslim edilen 21 yaşındaki Hamza Encü’nün. “Oğlum katliamdan iki ay önce askerden gelmişti” diyerek anlatıyor, “Sevdalıydı, düğün yapacaktı. Çare yok kaçağa çıktı. Bizim için sınır yok, bütün akrabalarımız oradadır. Yüzyıldan beridir aynı köyün insanlarıyız biz. İnsanlar Roboski’ye gelse bizi anlayacak. Biri yetmedi, ikinci katliam yaptılar. Katırlarımızı, evimize gelen ekmeği öldürdüler. Bizden daha ne istiyorlar?”

İyileşmeyen yara

Kendimizi, acıdan nefesi daralmış bir şekilde evin önüne attığımızda birbiri ardına geçen panzer ve akrepleri, memleketimin bahar gelmiş dağlarındaki katır ölülerini, Şırnak’ta en az 4-5 kere geçmek zorunda kaldığımız aramaları gördükçe, dönüş boyunca bu soru dolanıyor zihnimde: Yarası hiç iyileşmeden. kanayan bu insanlardan ne istiyorlar? Savaş için gösterilen bu “katır inadı” neden?

[Haber görseli]

Hangi doğaya uygun değiller

Rahime Encü köyün pek çok yaşlısı gibi katır üzerinde götürüldü eşinin evine, arkasında çeyizleri. Yıllar sonra aynı katır, ağır hasta olan kızını kilometrelerce uzaktaki hastaneye yetiştirdi. “Benim gençliğimde yaralı biri olduğunda katıra bindirip götürülürdü” diyerek anlatıyor o günleri, “Hastane kilometrelerce uzaktaydı, araç da yoktu. Ancak katır yolundan götürebiliyorduk yaralıları, doğum yapacakları”. Kendi bildi bileli, babası kendini bildi bileli, onun babasının babası da; hayatlarında olan katırları bakanlığın morfolojiye uygun bulmamasını algılayamıyor. “Onlar, yüzyıllardır hayatımızdalar. Dağı taşı insandan daha iyi bilirler. Nasıl doğal değiller, hangi doğaya uygun değiller?”

Cumhuriyet İMECESİ

Cumhuriyet Arşivi Gazete Kupürlerinde:

Faysal Sarıyıldız

En Çok...

okunanlar

yorumlananlar

beğenilenler