Önümüzdeki seçim dönemine OHAL’e, YSK vesayetine ek olarak savaş koşullarında gidiliyor. Erdoğan’ın “Sandıklar öyle bir patlamalı ki bunlar ne olduklarına pişman olmalılar” sözleri de bu seçimlere stratejik bir önem verdiğini, stratejik bir söylemi benimsediğini gösteriyor.Kadir Has Üniversitesi’nde hazırlanan, Sosyal ve Siyasal Eğilimler Araştırması, (TSSEA-2017) bulguları bu söylemin toplumda bir karşılığı olduğunu düşündürüyor. CHP bu stratejik söylem karşısında çok zorlanacaktır.
Farklı olmanın önemi...
Bir siyasi aktörün başarısı, rakipleriyle arasındaki farkı belirgin biçimde ortaya koymasına, yapılacak tercihin önemini vurgulayabilmesine bağlıdır.
Bugüne kadar seçimlerden hep başarıyla çıkan AKP liderliğinin, özellikle Erdoğan’ın bu ilkeye uygun hareket ettiğini, hatta seçmen tabanını koşullandırdığını görüyoruz. Seçimlerden hep yenilgiyle çıkan CHP’nin liderliği ise ısrarla, kendi arzularının AKP tabanındakilerin arzularına yakın, İslamcı kadar Müslüman, milliyetçiden daha milliyetçi olduğunu kanıtlamaya çalışıyordu. Böylece muhalefetin tabanı konsolide olmak, genişlemek yerine giderek daha parçalı, kafası karışık bir hal alıyordu.
AKP liderliği, önce kendi tabanına sonra da toplumdaki kararsızlara konuşurken biz ve onlar/bunlar söylemini kullandı. Bu söylemin “biz” kısmını, dini simgeler, ilkeler, fantastik bir Osmanlı nostaljisi, büyük bir gelecek vaadi ile kurguladı. “Onların” oyun bozucu, engelleyici olduklarını olumsuz simgelerle vurgularken, “bunlar” gibi ifadelerle değersizleştirirken, kavramın içini boş bırakmaya, ama yine içi boş bir “terör” kavramıyla özdeşleştirmeye dikkat etti. O “Biz”in içinde olan herkes, artık her korkusunu, öfkesinin nedenini, arzusunun gerçeklemesine engel olduğunu varsaydığı şeyleri bu boş yere yazabilirdi. AKP, şimdi söylemini, savaş havasıyla, Diyanet’in “dışarda cihat içerde cihat” sloganıyla daha da güçlendirmeye çalışıyor.
TSSEA-2017
TSSEA-2017 içinde, yukardaki saptamaları destekleyecek ipuçları bulabiliyoruz. Örneğin, siyasi kimliğini muhafazakâr olarak tanımlayanların oranı 2013’ten 2017’ye yüzde 55’ten fazla gerileyerek, yüzde 39’dan yüzde 19.8’e düşerken, siyasi kimliğini dindar olarak tanımlayanların oranı 2015’ten 2017’ye yüzde 99 artarak yüzde 14.7’den yüzde 27.6’ya yükselmiş. Diğer siyasi kimliklerin oranlarının “milliyetçilik” dışında az da olsa gerilediği, Milliyetçi kimliği benimseyenlerde yalnızca 1.5 puanlık bir artış olduğu görülüyor. Bunlar siyasal İslamın iktidarında, muhafazakâr kimliğin dini kimliğe dönüşmekte olduğunu düşündürüyor.
Bu gelişmenin izdüşümlerini diğeralanlarda da görebiliyoruz. Örneğin, ankete katılanların yüzde 49’u ekonomik durumlarının bir yıl öncesine göre kötüleştiğini söylerken, yüzde 48’i, AKP’nin ekonomik politikalarının başarılı olduğuna inanıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı destekleyenlerin oranının yüzde 48 olması yukardaki iki grubun örtüştüğünü, siyasal İslamcı sadakatin, ekonomik sıkıntıyı bastırabildiğini düşündürüyor. Aynı dönemde Cumhurbaşkanı’na, polise olan güven artarken orduya olan güvenin gerilemesi, özgürlük konusuna ilgisizlik, ekonomik kaygıların en “önemi sorunlar” listesinin alt sıralarında olması da...
AKP ve CHP’de seçmenin liderlerine desteği artarken, CHP’de yüzde 9’luk bir kesimin Erdoğan’a destek verme eğiliminde, yüzde 9’unun da kararsız olduğu doğruysa, CHP tabanında kafa karışıklığından, bir kırılganlıktan söz edilebilir.
AKP lideri, TSSEA-2017’de vurgulanan kutuplaşmanın ayırdındadır ve derinleştirmeye kararlıdır. CHP’nin bu kutuplaşmayı engelleyecek olanakları bugün yoktur. CHP OHAL’le, YSK vesayetinde, savaş koşullarında gidilecek bir seçimi kazanamaz! Dahası, CHP bu kutuplaşma içinde kendi konumunu yalnızca sözle güçlendirip, karşı tarafın seçmenine kutuplaşmanın toplum ve hatta AKP’yi destekleyenler için ne kadar riskli olduğunu anlatamaz; onların tercihlerini salt sözle dönüştüremez. Sözün arkasına, mutlaka kendi kitlesinin gücünü koyması, bu gücü biteviye sergilemesi gerekir. Güç dönüştürücüdür!
‘Bunlar’
Yazarın Son Yazıları
İran’da halk yine büyük cesaretle molla rejimine başkaldırıyor. Molla rejimi yine bu isyanları şiddetle bastırıyor. Yine Batı medyasında “Bu kez farklı”, “İran rejimi artık dayanamaz” filan... Peki “Daha fazla dayanamazsa ne olur”?
Financial Times’ta Gilian Tett, “Trump’ın eski moda petrol talanının arkasında ne var?” başlıklı yazısında...
Miller’in bu sözleri, Trump’ın New York Times söyleşisindeki “Beni ancak kendi ahlakım, kendi aklım durdurabilir; uluslararası yasalar umurumda değil” açıklaması aklıma, Hubris ve Nemesis kavramlarını, kendi zamanının süper gücü Atina ile küçük Melos adası arasındaki ünlü Melian Diyaloğu’nu getirdi. Melos adası, Atina’nın aşırı talepleri karşısında adaletten söz ederken Atina, “Muktedir olan yapar zayıf olan çaresiz katlanır” diyordu. Atina adayı işgal etti, tüm erkekleri öldürdü, kadınları köle olarak sattı (MÖ 416). Atina’nın bu “güç zehirlenmesi” (Hubris) 12 yıl sonra bir Nemesis ile belasını buldu: Peloponez savaşları bittiğinde (MÖ 404) Atina teslim olmuştu; insanlığa demokrasi düşüncesini trajediyi hediye eden uygarlığı hızla çöküyordu.
ABD özel güçleri Maduro’yu kaçırdı, tutsak aldı.
Bu jeopolitik ortam, içeride yeni bir devlet biçimini de besliyor. Güvenlik gerekçesiyle ifade özgürlüğünün daraltılması, algoritmalarla gözetim, sürekli olağanüstü hal dili, muhalefetin “iç düşman” olarak kodlanması artık sıradanlaşıyor. Dünyanın hemen her yerinde, farklı biçimler alsa da otoriterlik ve totaliter teknikler, “süreç olarak faşizm” içinde normalleşiyor.
Yeni model arayışına IMF ve Dünya Bankası da katılmış.
Avrupa Birliği, 2026’ya Trump Amerika’sının ve Putin Rusya’sının basınçları altında “Birliğin bir geleceği var mı” sorusuyla giriyor. Ancak, bu sorunun cevabı öncelikle AB’nin iç çelişkilerinde, yapısal sorunlarında yatıyor.
Dünyanın ikinci büyük ekonomisi Çin’in neoliberalizmden farklı modeli, büyük güç rekabetine bakışı, “Çin mi kazanacak ABD mi” sorusunun ötesinde uzun vadeli bir stratejiyi yansıtıyor. 2026’ya girerken Çin modeli yalnızca çevre ülkelerin değil, merkez ülkelerin liderliklerinin de ilgisini çekiyor.
Türkiye, yıllardır siyasal İslam rejiminin “toplumsal ruh mühendisliği” projesinin baskısı altında yaşıyor.
Erkek fantezilerini meşrulaştıran faşist ve siyasal İslamcı ideolojilerle hesaplaşmadan algoritmaları suçlamak kolaydır ama asıl nedeni görünmez kılan politik bir kaçıştır.
Sağın bu birlik refleksi, ideolojik bir tutarlılıktan değil, son derece sade bir siyasal sezgiden besleniyor: İktidarı istiyorsan yan yana duracaksın.
ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi’ne (UGS) bu kez emperyalizm ve faşizm kavramlarının ışığında bakacağım.
Önümüzdeki dönem dünya siyasetini yalnızca büyük güç rekabeti değil; milliyetçi, hatta uygarlıkçı reflekslerle donanmış yeni bir “teknolojik kapitalizm” biçiminin, faşist ideolojinin küresel ölçekte (öncelikle de UGS’nin, “göç dalgaları altında kimliğini kaybeden, gerileyen uygarlık” olarak tanımladığı Avrupa’ya), dayatılması belirleyecek.
Pazartesi günü, 2026’ya girerken ABD ekonomisinin çok kırılgan, küresel ekonominin resesyon eşiğinde olduğunu vurgulamıştım.
Dünya ekonomisi 2026’ya girerken resesyon sınırında (yüzde 3) yavaşlamaya devam ediyor, riskler ve büyüme önündeki engeller artıyor.
“Komisyon”, hukuki, idari ve anayasal bir zeminden yoksun.
The Economist 1990’larda, bir sayısında, finansallaşma başlarken 10 dev ABD bankasını kastederek “evrenin yeni efendileri” diyordu. Bu bankalar dünya borç piyasasında egemendi.
Serbest piyasa Ayetullahları sevindiler...
Küresel Organize Suç Endeksi’nin 2025 raporu açıklandı. Türkiye 2020’de 6.9 puanla 12. sıradayken bugün 7.2 ile 10. sıraya yükselmiş. Küresel ortalama 5.08. Bu endeks, sadece mafyanın gücünü ya da kaçakçılık hatlarını ölçmüyor; devlet içi yapılardan finansal suçlara, yargı bağımsızlığından ekonomiye sızmış suç ağlarına kadar geniş bir tabloyu ortaya koyuyor.
Küresel ısınma üzerine “Taraflar Konferansı” (COP30) Brezilya’da toplandı.
Emperyalist sistemin ABD, AB gibi merkezlerinin Türkiye gibi çevre ülkelerle ilişkilerinde demokrasi arzusu hiçbir zaman gerçek bir faktör olmadı. Bu ilişkiler her zaman çevre ülkenin ekonomik, jeopolitik açıdan kullanılabilir olma ilkesine dayandı.
Trump’ın başkanlığından hoşnut olmayanların oranı yüzde 60’ı geçti.
Busan’daki Trump-Şi zirvesi, yalnızca iki ülke arasındaki ticaret savaşında geçici bir ateşkes anlamına gelmiyor; aynı zamanda, 21. yüzyılın jeopolitik dengelerinde güç, liderlik gibi kavramların yeniden tanımlandığı bir döneme işaret ediyor. Zirvenin sonunda Trump’ın “12 üzerinden 10’luk bir görüşme” sözleri, Şi’nin ise “Dev gemiyi birlikte yönetiyoruz” vurgusu, ”yeni” bir durumu sergiliyor: Amerika artık “tek süper güç” değil.
Gözlerimizi gerçeğe açmamız gerekiyor.
Z kuşağının emeğin, doğanın, LGBTQ ve kadın haklarının değersizleştirilmesine, ırkçılığa gözetim kültürüne ve kurumsal otoriterliğe karşı zaman zaman isyana varan direnişi, yalnızca bir kuşak çatışması değil, sermayenin denetim kapasitesini sınırlayan tarihsel bir başkaldırı biçimi. Tam da bu nedenle, işletmelerinde kontrolü yitirme korkusu, teknoloji sermayesini giderek demokrasi düşmanı, hatta faşizan reflekslere sürüklüyor.
İsyan ve ekonomik kriz dinamikleri tarihte zaman zaman çakışıyor.
Geçtiğimiz günlerde, Altın 4 bin dolara ulaştı, piyasalarda “Borsa aşırı değerli” uyarıları sıklaştı. Jamie Diamond, Warren Buffet gibi ünlü yatırımcılar bu durumun sürdürülemezliğine işaret ediyorlar.
Gazze’de savaşın yerini alan ateşkes, ilk bakışta bir nefes alma imkânı sundu.
Cuma günü, Aurelien adlı bir yazarın “The cult of can’t” başlıklı denemesine rastladım. Perşembe yazımı okumuş olanların ilgisini çekeceğini düşünerek özetliyorum.
Kapitalizmin merkezlerinde (Anglosakson dünyada) uzun yıllar küreselleşmenin, teknolojinin (özellikle internet ve dijitalleşme) bizi “bugünden daha iyi” (özgür, demokratik, bolluk) günlere taşıyacağı anlatıldı.
Bu kez şanslıyım, önümde iki fotoğraf var. Meclis’in açılışında ve akşamında verilen davet sırasında çekilmiş bu fotoğraflar bugünkü siyasi şekillenmenin, “sağını-solunu”, çok güzel betimliyorlar.
Cumhurbaşkanının ABD ziyareti, MAPEG’in, 33 ilin topraklarını doğrudan madencilik yatırımlarına açması emperyalizm tartışmalarını yeniden canlandırdı.
Bilimde bazen bir sıçrama yalnızca araştırmacıların dar çevresini değil, tüm insanlığın geleceğini etkiler. 2020’de DeepMind’in geliştirdiği AlphaFold sistemi böyle bir andı.
“YZ dünyayı yutuyor” artık abartılı bir iddia değil.
Tsiridis’in çalışmasının en güçlü yanı, somut tarihsel analizleri belgelerle destekleyerek sivil toplumun (çoğunlukla göz ardı edilen) rolünü vurgulaması.
Dünya siyaseti ve ekonomisi, daha önce hiç görülmemiş bir biçimde birbirine benzeşen güç dinamikleriyle şekilleniyor.
Gazze’de yaşananlar, uluslararası medyada sıklıkla “çatışma”, giderek soykırım olarak tanımlansa da Prof. Jiang Xueqin olanların arkasında çok daha karanlık bir gerçeğin yattığını söylüyor.
ABD yönetimi, yeni savunma stratejisi raporunu, (QDR2001), 11 Eylül 2001 “olayının” tozu yatışmadan açıklamıştı.
Endonezya, yaygın protesto gösterileriyle sarsılıyor. Başkent Cakarta’dan ülkenin dört bir yanına yayılan bu olaylar, sadece yerel bir huzursuzluk değil, aynı zamanda küresel kapitalizmin çevre ülkelerde yarattığı derin eşitsizliklerin, devlet şiddetinin bir ürünü. İsyanın temelinde rejimin tüm kilit kurumların, parlamento dahil, içini boşaltmasıyla, demokratik haklarını kaybetmekte olduklarını hisseden geniş kitlelerin tepkisi yatıyor.
“Küreselleşme” yerini parçalanmaya bırakıyor, bir yeni-jeopolitik şekilleniyor.