Ulu önder Atatürk’ün, bugün çok ihtiyacımız olan “Ne Mutlu Türküm Diyen” sözleriyle yeni yıla girerken ilk makalem olarak yazıyorum.
O, emperyalist ülkelerin 1919 yılında Anadolu’da yaptığı kanlı işgali, 1922 yılında ülkemizden gönderirken, “geldikleri gibi giderler” derken arkasındaki Türk ulusuna güvenmedi.
“Ne Mutlu Türküm Diyen” halkımızla beraber Cumhuriyeti kurup, devrimleri vatandaşlarına benimsetip, korutmadı mı?
Ülkemizde, 15 yıl içinde dünyanın en büyük sanayi hamlesini yaparken, Cumhuriyetin 10. Yılında her ilde her ilçede kutlarken, O’nun okuduğu ‘Nutuk’un sonunda hep beraber; Ne Mutlu Türküm Diyenler, bizler değil miydik?

Cumhuriyet kitaplarından geçen yıl çıkan “Atatürk ve Unutulmaz Anılar” kitabımdan aldığım alıntılar aşağıdadır.
Gazi, 14 Eylül 1931 günü Dolmabahçe Sarayı balkonunda bir sohbet sırasında Türklük konusunda şunları anlatmıştır:
“Bizim kuşağın gençlik yıllarına Osmanlılığın telkin ve etkileri egemendi. İmparatorluk halkını meydana getiren Türk’ten başka uluslara, bu arada yanlış bir din anlayışıyla Arap’lara, sarayın, ordu ve devlet ileri gelenleri arasında bulunan ırkdaşlarının etkisiyle özel bir değer veriliyordu. Onlardan söz edilirken ‘Seçkin ırk’ deyimi ile sıfatlandırılarak bu duygunun belirtilmesine çalışılıyordu. Memleketin sahibi ve devletin kurucusu olan biz Türk’ler, ikinci plânda gelen önemsiz halk yığınları sayılıyorduk.
İlk defa Manastır Askerî Lisesi’nde öğrenci iken okuduğum Şair Mehmet Emin Yurdakul’un, ‘Ben bir Türk’üm, dinim, cinsim uludur’ mısrasıyla başlayan şiirinde, bana ulusal benliğimin gururunu tattıran ilk anlatımını bulmuştum. Fakat ben asıl bunu, orduya katıldığım ilk günlerde, bir Anadolu çocuğunun gözyaşlarında gördüm ve kuvvetle duydum. Ondan sonra Türklük, benim en derin güven kaynağım, en engin övünç dayanağım oldu. Kendimi hiçbir zaman Osmanlılığın telkin ettiği başka ulusları öven ve Türklüğü aşağı gören eksiklik duygusuna kaptırmadım.
SİZİ TANIMIŞTIM
Sakarya Savaşı’ndan sonra Mustafa Kemal Paşa’ya “Mareşal” ve “Gazi” unvanı verilmişti. Büyük asker, bu nedenle yayınladığı beyannamenin erlere ayırdığı kısmında şöyle diyordu:
“Erlere: Kurtuluş için yaptığımız bu savaştan çok daha evvel sizi başka meydan muharebelerinde de tanımıştım. Dünyanın hiçbir ordusunda yüreği seninkinden daha temiz, daha sağlam bir askere rastlanmamıştır. Her zaferin mayası sendedir. Her zaferin büyük payı senindir. Kanaatinle, imanınla, itaatinle, hiçbir korkunun yıldıramadığı demir gibi sağlam ve pak kalbinle düşmanı nihayet alt eden büyük gayretin için minnet ve şükranlarımı söylemeyi nefsime en aziz borç bilirim.”

Ve Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın bu tarihî beyannamesi şöyle devam ediyor:
“Sizin gibi kumandanları, zabitleri ve neferleri olan bir milletin yabancılara köle olması mümkün değildir...”
ŞEF ASKER Mİ, SİVİL Mİ OLMALI?
Çankaya akşamlarının biriydi, saat bir hayli ilerlemişti. Atatürk’ün ziyafet sofrası da ilim üzerine konuşuluyordu. Atatürk’e şu soruyu soruyorlar:
“Şef asker mi, sivil mi olmalı mı?”
Cevap veriyor:
“Şef şef olmalı. İster sivil ister asker.”
Bu cevabıyla Atatürk, şefliğin rütbede ve elbisede değil, ruhta ve kafa yapısında olduğu gerçeğini veciz bir şekilde vermiştir.
BİR TÜRK DÜNYAYA BEDEL
Gazi Mustafa Kemal Paşa, Türk askerinin ölçülmez kıymeti hakkındaki fikrini tarihi bir cümlesiyle ifade etmişlerdi. 1924 yılı Ağustos’unda, Kastamonu’da asker koğuşlarını ziyaretten çıkarken; “Bir Türk, on düşmana bedeldir” yazılı levhayı gördü. Subaya levhayı göstererek sordu:
“Öyle midir?”
“Evet Paşam.”
“Hayır, çocuğum, bence öğle değildir. Bir Türk dünyaya bedeldir.”