Merhamet değil hak

Merhamet değil hak

15.02.2026 12:06:00
Güncellenme:
Haber Merkezi
Takip Et:
Merhamet değil hak

Hayvan hakları mücadelesi çoğu zaman “sevgi” kavramı üzerinden tartışılsa da, Cumhuriyet Gazetesi yayın kurulu üyesi ve yazarı Zülâl Kalkandelen bu mücadelenin özünde hukuk, eşitlik ve adalet olduğunu vurguluyor.

Pınar Aksu

Türcülükten siyasete, medyanın rolünden etik sorumluluğa uzanan geniş bir çerçevede, hayvan haklarının neden hâlâ ikincil görülmeye çalışıldığını konuştuk. 

- Senin savunduğun hayvan hakları anlayışı, “sevgi”den çok “eşitlik” ve “hak” kavramlarına yaslanıyor. Toplum bu farkı neden hâlâ kavramakta zorlanıyor? 

İnsan hakları, kadın hakları, çevre hakları gibi alanlarda mücadele ettiğinizde, yanınızda toplumun daha ilerici kesimleri olsa da söz konusu hayvan hakları olduğunda çoğunluk ya sessiz kalır ya da doğrudan karşınızdadır. Oysa aynı insan hakları gibi, hayvan hakları da birilerinin merhametine bırakılamayacak kadar önemlidir. Sevgi veya merhamet odaklı hak mücadelesi olmaz. İnsanın da hayvanın da bu dünyaya gelmekle edindiği en temel hak yaşam hakkıdır. Yaşadığımız dünyada insanların kendi türdeşlerine bile her türlü şiddeti uygulayabildiğini düşünürseniz insan dışı hayvanların haklarını insan merhametine ya da sevgisine terk edemezsiniz. Çünkü bir insan hayvan sevmiyorsa da merhametli değilse bile hak odaklı yasalara uymak zorundadır. Dolayısıyla yaşadığımız yüzyılda gelinen noktada hayvan hakları da adaletin konusudur; o nedenle belirleyici hukuktur ve bu alan yasalarla düzenlenir. Ancak buradaki açmaz, bu hakları insan hukukunun belirlemesi. Toplum bu bağı kuramıyor, çünkü insan merkezci bir dünyaya doğuyor, tüm eğitim  aynı doğrultuda veriliyor ve inanç sistemleri de bunu destekliyor. Bir insan, insan odaklı dünyayı kendi çabasıyla sorgulamadığı sürece bunun nelere mal olduğunu algılaması mümkün olmuyor.

- Hayvan hakları meselesi Türkiye’de neden bir türlü siyasal ve hukuksal bir zemin kazanamıyor? Bu bir bilinç eksikliği mi bilinçli bir tercih mi?

Yaşadığımız dünya tümüyle hayvan sömürüsü üzerine kurulu. Tabii ben hayvan hakları derken, kuşkusuz yalnızca belli hayvanları değil, ayırt etmeden tümünü kastediyorum. Bugün nereye elinizi atsanız mutlaka içinden bir hayvan türüne yönelik sömürü çıkar. Hayvanlar mal, eşya, yiyecek veya eğlence, taşıma ve deney aracı olarak her şekilde kullanılıyor, öldürülüyor. İnsanın kendi çıkarı için hayvanları katletmesine öylesine alışılmış ki tam bir duyarsızlık söz konusu. Dünyada bu konuda “normalleştirilmiş bir şiddet” var. Bilimin ve iletişimin fazla gelişmediği eski çağlarda bilinç eksikliğini açıklamak daha kolaydı ama artık günümüzde uzaya turistik gezilerin yapıldığı, yapay zekânın ileri seviyelerde geliştirildiği, internetin insan yaşamının her alanına egemen olduğu bir çağda hayvan haklarına yönelik umursamazlık bilinçli bir tercih. Toplumdaki genel eğitim seviyesi de belirleyici etkenlerden. Bir toplumun geneli hayvan haklarına duyarsız kalınca, bu mücadele siyasi kazanç peşindeki politikacılar için ilgi çekici bir alan haline gelmiyor. Siyasetin ilgi alanı haline gelmeyince de hukuksal zeminde ilerleme kaydedilemiyor. Sonuçta hayvan haklarını savunan kitleye, “bir grup aşırı azınlık” gözüyle bakılıyor.

- Toplumda “önce insan” refleksi çok güçlü. Hayvan haklarını savunmak, insan haklarını savunmanın önünde bir engel mi gerçekten?

Söz ettiğiniz o refleksin güçlü olmasının nedeni insan algısını yüzyıllardır yöneten türcülük virüsü! Türcülük nedir bilmeyenler için açıklayalım: İnsan türünün üstünlüğü varsayımına dayanarak belli hayvan türlerinin sömürülmesi veya ayrımcılığa uğratılması. Türcü dünyada bu düşünceyle yetiştirilen insan, her şeyin kendisi için yaratıldığına inanıyor ve her türlü canlıyı yok etmenin hakkı olduğunu düşünüyor. Hayvan haklarını savunanlar da buna karşı çıkıp insan dışı hayvanları savununca, bu iki hak birbirinin karşıtı olarak görülüyor. Oysa gelişmiş bir etik duruşa sahip insan, hem insan haklarını hem de hayvan haklarını savunabilir ve savunmalıdır. Hayvan haklarını savunmak, insan haklarını savunmanın önünde engel değildir. Biri diğerinin tezatı olmak zorunda değildir. Asıl mesele insan ya da hayvan, kime yapılırsa yapılsın, haksızlığa karşı olmakla ilgili.

- “Hayvansever” imajı kimi zaman romantize ediliyor, kimi zaman da alaya alınıyor. Bu imaj, gerçek bir hak mücadelesini görünmez kılıyor mu?

“Hayvansever” sözcüğünü kullanmayı tercih eden biri değilim. Çünkü belirttiğim gibi hayvan hakları kavramı sevgi ile sınırlanmamalı. Hayvanseverleri küçümseyenlere ise diyorum ki alay ettiğinizin, insan dışı hayvanların haklarını da savunmak olduğunun farkında mısınız? Küçümsenen “hayvansever” imajı, gerçek bir hak mücadelesini görünmez kılamaz ama bunu yapanları küçültür. Alay ettikleri, hayvanlar için de adalet istemekse bunun kendilerini nasıl gösterdiğini göremeyecek kadar algıları sınırlı demektir.

- Türkiye’de hak mücadeleleri genellikle birbirinden kopuk ilerliyor. Hayvan hakları mücadelesinin diğer hak mücadeleleriyle kurduğu ilişki neden bu kadar zayıf?

Cumhuriyet Kitapları’ndan yayımlanan “Vegan Devrimi ve Hayvan Özgürlüğü” kitabımda ayrıntılı biçimde ele aldığım bir konu bu. Aslında ilişkiyi kurmayan, hayvan hakları mücadelesi değil, bu mücadelenin dışında kalan diğer hak mücadeleleri. Yıllardır kadın haklarını ve doğayı savunanların hayvancılık sektöründeki zalim uygulamalara neden sessiz kaldığını ya da emek mücadelesi verenlerin niye hayvana yönelik sömürüye karşı durmadığını veya hak, hukuk, adalet isteyenlerin neden sokak hayvanlarının katledilmesi konusunda duyarsız olduğunu soruyoruz ama çoğunluk kendilerinin de bir şekilde katkıda bulunduğu sömürüler sorgulansın istemiyor veya “önce insan hakları” diyerek bu konuda gereksiz bir öncelik sıralamasına sığınıyor. Bu dünyada çoğu insan, kendi sömürüsünü aklıyor.

- Bugün hayvan haklarını savunmak, aynı zamanda mevcut düzeni sorgulamak anlamına mı geliyor? Bu yüzden mi bu kadar dirençle karşılaşıyor?

Kuşkusuz. Kapitalizmin en büyük sacayaklarından biri hayvancılık endüstrisi ama bu sömürü kapitalizmle de sınırlı değil ne yazık ki. İnsanın hayvan sömürüsünün tarihi çok eskidir, uygarlık tarihi bununla doludur. Mevcut düzen tamamen türcülükten arınmadığı sürece deney laboratuvarlarında, hayvanat bahçelerinde, yunus parklarında, mezbahalarda, et, süt, yumurta, deri, yün, kürk ve ipek üretim tesislerinde, besi çiftliklerinde, sirklerde, yarış pistlerinde, petshop’larda, atlı faytonlarda, deve güreşlerinde, av vahşetinde ve yaşamın her alanında insanlar tarafından esir edilip çalıştırılan, sömürülen, işkenceden geçirilen ve gaddarca katledilerek yaşan hakkı elinden alınan milyarlarca hayvan olduğu sürece hayvana eziyet ve katliamlar bitmez.

- Medyanın hayvan haklarına yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsun? Görünürlük artıyor mu yoksa mesele hâlâ yüzeyde mi kalıyor?

Çok sorunlu ve çok türcü! Son yıllarda sokak hayvanlarını yok etme operasyonu nedeniyle toplum alarma geçti ancak korkunç bir yasa çıkarıldı. Hayvan hakları savunucuları, insanüstü bir çabayla canları kurtarmaya çalışıyor. Uydurma haberlerle hayvan nefreti yayan medya ile mücadele edecek güçlü bir medyanın olduğunu ve basında bu konuya gereken önemin verildiğini söyleyemem. Son yıllarda toplum av katliamına karşı biraz daha tepkili hale geldi ama birçok sömürü konusunda yüzeysellik hakim.

- Hayvan hakları mücadelesinde seni hâlâ ayakta tutan şey ne? Umut mu, öfke mi, inat mı? 

Öncelikle adalete olan tutku, haksızlığa isyan ve zalimliğe karşı öfke.

- Son olarak, hayvan haklarını “abartı”, “ikincil mesele” veya “lüks” olarak görenlere ne söylemek istersin? 

Ben sömürmeyi, köleleştirmeyi, zulüm ve şiddet içeren herhangi bir şeyden keyif almayı, kendiminkinden başka bir beden üzerinde hak iddia etmeyi reddediyorum. Vegan olma nedenim bu. İnsanın ve insan dışı hayvanların en temel hakkı olan yaşama hakkına saygı duyuyorum. O nedenle de hayvan özgürlüğünü savunuyorum. Adalet, hiçbir zaman “ikincil bir mesele” ya da “lüks” olarak görülemez.

SARI’NIN İNSAN SÖZLÜĞÜ

Türcülük: Kendisini merkeze koyup diğer tüm canlıların yaşam hakkını “öncelik sırasına” sokma alışkanlığı.

DÜNYADAN HABERLER

- Bilim dünyasının en büyük deniz araştırma girişimlerinden Ocean Census projesi, yalnızca iki yıl içinde 866 yeni deniz canlısı türünün tanımlandığını açıkladı. Bu keşifler derin denizlerden mercanlara, kabuklulara ve farklı omurgasız gruplara kadar geniş bir çeşitlilik içeriyor.

- 2025 yılı boyunca bilim insanları yalnızca yeni türler keşfetmekle kalmadı; müze koleksiyonlarında saklı kalmış örneklerden bile onlarca yeni tür tanımlandı. Bu durum, biyolojik çeşitliliğin önemli bir bölümünün hâlâ kayıt altına alınmayı beklediğini gösteriyor.

- Biyoteknoloji şirketi Colossal Biosciences, 10 binden fazla türün DNA’sını korumayı hedefleyen küresel bir “BioVault” (biyolojik kasa) projesi başlattı. Proje, özellikle nesli tehlike altındaki türlerin genetik materyalini saklayarak gelecekte koruma ve yeniden canlandırma çalışmalarına altyapı oluşturmayı amaçlıyor. Düşünsenize olacakları! Vay canına! 

GAZETEDEN GÜNLÜKLER

Bugünlerde gazeteden çok veterinerdeyiz. Nedeni malum: Hastayım. Her gün iğne, her gün taşıma çantası, her gün aynı masa. İnsanlar buna “rutin” diyor, ben “sabır eğitimi” diyorum. Gazeteden arkadaşlar beni alıp götürüyor, sonra geri getiriyorlar. Elif, Figen, Jale, Miyase,  Münevver, Çağdaş, Öznur, Müge, Berrin… İsimleri ezberledim artık. Çünkü insan hasta olunca bazı isimler daha net kazınıyor akla. İğnenin acısı geçiyor ama kimin elinin omzunda olduğunu unutmuyorsun. 

Canım sıkılıyor tabii. Hasta olmak can sıkıcı. Üstelik kaçıp saklanmak istiyorsun ama herkes “senin iyiliğin için” diye yaklaşıyor. Haklılar ama yine de bazen koltuk altına saklanasım geliyor, bazen kazan dairesine iniyorum, rahatlıyorum biraz. Biri taksiyi ayarlıyor, biri randevuyu, biri “iğne bitti mi” diye soruyor. Kimse “işim var” demiyor. Kimse “yarın bakarız” demiyor. İnsan hasta olunca dostları bakar derler ya… Benimkiler de onlar işte. 

Gazetede haberler değişiyor, gündem akıyor, manşetler sertleşiyor. Ben ise iyileşmeyi bekliyorum. Ne kadar acele edersen et, beden kendi temposunda ilerliyor. Kaçıp saklanmak istiyorum bazen ama sonra bir el sırtımı okşuyor. “Az kaldı Sarı” diyorlar. İnanmak istiyorum. İyileşmek zaman alıyor. Bunu kabullenmek de bir tür iyileşme sanırım. 

Tarkan Özçetin’le Sohbet:

KÜLTÜREL MİRAS OLARAK KEDİLER

- Hocam, son yıllarda İstanbul için kullanılan bir ifade var: “Cats of Istanbul.” Bu bana yalnızca sevimli bir tanımlama gibi gelmiyor. Sanki bu şehrin kendisini anlatan bir kavram. İstanbul’un kedileri kültürel mirasın parçası...

Kesinlikle öyle Sarı. İstanbul’daki kediler bir “kent detayı” değil, bu şehrin kültürel dokusunun parçası. Osmanlı’dan bugüne uzanan yazılı ve görsel kaynaklarda, seyahatnamelerde, gravürlerde, fotoğraflarda hep kediler var. Çünkü İstanbul, insanla hayvanın yan yana, çatışmadan yaşayabildiği nadir metropollerden. Bu birlikte yaşama hâli, şehrin karakterini belirleyen unsurlardan biri.

- Yani bizi sadece sokakta yaşayan canlılar olarak görmek, İstanbul’u da eksik okumak...

Aynen öyle... Paris’i güvercinsiz, Venedik’i kanalsız, Roma’yı kalıntısız düşünemeyiz. İstanbul’u da kedisiz düşünemeyiz. Çünkü kent kimliği yalnızca mimariyle değil yaşam pratikleriyle kurulur. Kediler, bu şehrin gündelik hayatına sinmiş canlı bir hafızadır.

- Dışarıdan gelenler bu hafızayı fark ediyor mu? Yoksa bu, bizim içeriden bildiğimiz bir değer mi?

Aslında bu farkındalık çoğu zaman dışarıdan geliyor. İstanbul’u ziyaret eden milyonlarca insan için kediler, şehrin en çarpıcı imgelerinden. Sosyal medyada İstanbul denince paylaşılan karelerin büyük bir kısmında kediler var. Belgeseller, fotoğraf sergileri, kitaplar… “Cats of Istanbul” ifadesi artık küresel bir anlatıya dönüştü. Bu, turistik bir tesadüf değil, kültürel bir karşılık.

- Bu anlatı Türkiye’nin dünyaya nasıl göründüğüyle de ilgili... Sence nasıl görünüyoruz oradan bakınca?

Çok doğrudan ilgili. İstanbul kedileri, Türkiye’nin en etkili “yumuşak güç” unsurlarından. Resmî kampanyalara gerek kalmadan, doğal bir şekilde bu ülkenin birlikte yaşam kültürünü anlatıyor. İnsanlar burada kedilerin özgürce yaşadığını gördüğünde, şehre dair algıları değişiyor. “Burada hayat var, burada merhamet var” diyorlar. Bu, kültürel diplomasi açısından son derece kıymetli.

- Bu kadar güçlü bir sembolsek, neden hâlâ zaman zaman “sorun” olarak görülüyoruz?

Çünkü modern şehir anlayışı çoğu zaman kültürü betonla ölçüyor. Oysa kültürel miras yalnızca korunmuş binalar değildir; yaşayan, nefes alan unsurlardır. İstanbul kedileri bu açıdan somut olmayan kültürel miras kategorisinde değerlendirilmeli. Sizleri yok saymak, ortadan kaldırmaya çalışmak bu şehrin hikâyesini eksiltmek demektir.

- Yani kedileri korumak, yalnızca bir “hayvan hakları” meselesi değil...

Aynı zamanda bir kent hakkı, bir kültür politikası meselesi. İstanbul’un kedilerini korumak, bu şehrin kimliğini, hafızasını ve dünyaya anlatılan anlatısını korumaktır. Çünkü sizler, yüzyıllardır süren birlikte yaşamın canlı, sessiz ve yaşayan tanıklarısınız. Her zaman vardınız ve her zaman var olacaksınız. 

- Son olarak şunu sormak istiyorum: “Cats of Istanbul” senin için tam olarak neyi ifade ediyor?

Bu şehir sürekli hayatla kavga etmiyor. Bu şehir hâlâ paylaşmayı biliyor ve bu şehir, bütün karmaşasına rağmen, dünyaya anlatacak çok güçlü bir hikâyeye sahip. O hikâyenin sessiz ama vazgeçilmez taşıyıcıları da kediler. Kediler giderse İstanbul betondan bir dekor olur. Kediler kalırsa İstanbul yaşamaya devam eder. İstanbul’u anlatan şey bazen bir vapur sesi, bazen de güneşte uyuyan bir kedidir.

İlgili Konular: #Kedi