Açılım ve 'Yerelleşme' Çabaları

22 Kasım 2009 Pazar, 06:49
Abone Ol google-news

Yerel yönetimlere özerklik verilmesi çalışmaları yeni değildir. Bu çalışmaların, önce “ulusal bilincin” yok edilmesine, sonra da “ulus devlete” ve “üniter yapıya” zarar verici niteliğiyle üzerinde çok düşünülmesi gerekmektedir.

Siyasal iktidarın “Kürt açılımı” projesi kapsamında yerel yönetimlerin özerkleştirilmesi tartışılırken çok yakın tarihte yaşananları anımsamakta yarar bulunmaktadır.

Bu anımsamada, siyasal iktidarın yerel yönetimlere özerklik verme amacının yeni olmadığı görülecektir.

Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Soğuk Savaş döneminin bitmesinin ardından, emperyalist güçler yeni bir dünya düzeninin kurulması ve bu düzende tek egemen olmak için projeler geliştirmişlerdir. “Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)”, küreselleşme ana projesinin, Ortadoğu ülkelerinin egemenlik altına alınabilmesi için geliştirilen alt projesidir. Bu alt projenin “eşbaşkanlığı” Türkiye’ye verilerek ülkemiz bir yandan bu projenin ortağı yapılmış, öte yandan da Müslüman ülkelerin liderliğine soyundurulmuştur. Projenin amacı, önce siyasal rejimimizi “ılımlı İslam” yapısına dönüştürmek, sonra da “yönetişim” ve “yerelleşme” formülleriyle Türkiye’yi yeni egemene bağımlı duruma getirmektir. Yerelleşme, yerel yönetimlere özerklik verilmesinin önünü açma, yönetişim ise katılımcılık perdesi altında sivil toplum örgütlerini karar düzeneklerinin içine sokarak dolaylı yoldan cemaat ve tarikatların özellikle yerel yönetimlerde egemen olmasını sağlama politikasıdır. Bu politikalar ülkelere, “demokratikleştirme” kılıfı altında sunulmaktadır. Kısaca, yerelleşme dayatmasının, ülke ve ulus bütünlüğünün bozulmasını, cemaat ve tarikatların yönetimde söz sahibi olması sağlanarak siyasal yapının İslami niteliğe dönüşmesini sağlamak için öngörüldüğü anlaşılmaktadır.

Oynanan oyun

Bu amacın Türkiye’de nasıl gerçekleştirilmeye çalışıldığını anımsamak oynanan oyunun algılanmasına yardımcı olacaktır. Birleşmiş Milletler’in 1992 Rio toplantısında yerel yönetimlerin güçlendirilmesi kararı alınmış; bu bağlamda Türk hükümetleri ile BM Kalkınma Programı (UNDP) arasında, 1999 yılında “Türkiye’de Yerel Gündem 21’lerin Uygulanması” ve 2003’te de “Türkiye’de Yerel Demokratik Yönetişimi Teşvik Amacıyla Sürdürülebilir İlişkiler Ağı Kurulması” projeleri imzalanmıştır. Bu projelerin amacı da yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ve sivil toplum örgütlerinin karar alma sürecine katılabilmeleri için ka-pasitelerinin arttırılması olarak açıklanmıştır. Yine bu bağlamda, kuruluş aşamasında, 2001 yılında AKP yetkililerine, ABD Dış İlişkiler Konseyi (CFR) tarafından, içeriğinde “Ankara, yerel yönetimlere otonomi vermek ve ulusal hükümetin yerel düzeydeki işlevlerini merkezi olmaktan çıkarmak zorundadır” denilen bir yazılı metin iletilmiş ve bu konu AKP programına da girmiştir. (Kaan Turhan, Aydınlık, 25.10.2009) Anlaşılacağı gibi, merkezi yetkilerin yerel yönetimlere devredilmesi ve böylece üniter yapıdan vazgeçilmesi önerilmiş ve bu öneri kabul görmüştür.

Aynı zaman dilimi içinde, uygulamayı yapacak bürokrasinin tepesine, “Türkiye Cumhuriyeti’nin başlangıçta ortaya koyduğu laiklik, Cumhuriyet ve milliyetçilik gibi temel ilkelerin yerini daha katılımcı, daha ademi merkezi, daha Müslüman bir yapıya devretmesinin zamanı gelmiştir” diyen bir akademisyen atanmıştır. Bu konuşmadaki “katılımcı”, “ademi merkezi/yerelleşme” ve “Müslüman yapı” kavramları, ABD’nin yukarıya alınan önerileri ve “ılımlı İslam” projesiyle örtüşmesi yönünden dikkat çekicidir. Katılımcılık ve yerelleşme, siyasal sistemi İslami kimliğe dönüştürmenin yoludur ve bu nedenle kolayca kabul görmüştür. Üstelik, “cemaatleri demokrasinin gereği” kabul edenler yönünden, bu kabul çok da anlamlıdır.

Siyasal iktidar bu kabul ve yapılanma içinde hızla yasalaşma çalışmalarını tamamlamış, 2004 yılında yaklaşık bir aylık zaman dilimi içinde, “İl Özel İdaresi Kanunu”, “Belediye Kanunu” ve “Kamu Yönetiminin Temel İlkeleri ve Yeniden Yapılandırılması Hakkında Kanun”u kabul etmiştir.

Anayasanın başlangıcı ile 2, 3, 5, 123, 126 ve 127. maddeleri birlikte incelendiğinde, anayasada üniter ulus devlet modelinin kabul edildiği görülmektedir. Üniter devlet, siyasal ve yönetsel yönden merkezi yapıyı gerektirmekte, ancak merkezi yönetimin gözetim ve denetiminde yerel yönetimlerin yetkilendirilmesine izin vermektedir. Başka bir anlatımla, üniter devlette merkezi yönetim “genel”, yerel yönetimler “özel” yetkili organlardır.

Oysa, siyasal iktidarın kabul ettiği yukarıda adları yazılı yasalarla

- Üniter yapının gerektirdiği “merkez” ağırlıklı devletten “yerel” ağırlıklı devlet modeline geçişe olanak sağlanmakta, bunun için merkezi yönetim, görev ve yetkileri sınırlandırılarak örgütsel ve işlevsel yönden zayıflatılarak “özel görevli” duruma düşürülürken yerel yönetimler “genel görevli” kılınmakta;

- Güçlü merkezi yönetim yerine, güçlü yerel yönetim yapılanmasının önü açılmakta;

- Kamu hizmetlerinin hemen tümünün yerelleştirilmesi ve özelleştirilmesine olanak yaratılmaktadır.

Böylece bu yasalar, anayasada öngörülmeyen bir yapılanmaya geçilmesine olanak sağlayıcı düzenlemeler içermektedir. Her üç yasa da, dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından, anayasaya aykırılık gerekçesiyle TBMM’ye geri gönderilmiş; ilk ikisinin yeniden ve aynen kabulü nedeniyle yürürlüğe konulmuş, ancak bunlar hakkında da Anayasa Mahkemesi’ne iptal davası açılmıştır.

Görüldüğü gibi, yerel yönetimlere özerklik verilmesi çalışmaları yeni değildir. Bu çalışmaların, önce “ulusal bilincin” yok edilmesine, sonra da “ulus devlete” ve “üniter yapıya” zarar verici niteliğiyle üzerinde çok düşünülmesi gerekmektedir. Ülke ve ulus bütünlüğüne aykırı bu girişimin, bu kez anayasal düzlemde ele alınmasından korkulmaktadır. Neyse ki, anayasanın 3. maddesinde yer alan “ulus ve ülke bütünlüğü” ilkesi, değiştirilemez niteliktedir.