Açlığımız karamsarlığımızdan...

ÇHD Genel Başkanı avukat Selçuk Kozağaçlı, 31 gündür açlık grevinde. 12 metrekarelik bir tecrit hücresinde tek başına tutuluyor. Kozağaçlı, açlık grevine yargı süsü verilmiş ağır bir saldırıyı görünür kılmak ve dayanışma ihtiyacını hatırlatmak için başladığını söylüyor.

23 Şubat 2019 Cumartesi, 01:19
Abone Ol google-news

 Antonio Gramsci 1929 yılında kardeşi Carlo’ya hapishaneden yazdığı bir mektupta, “aklın kötümserliğine ama iradenin iyimserliğine dayanmak gerektiğini” söylemişti. Ülkenin içerisinde bulunduğu kötü tabloyu hiçbir şekilde hafifletmeden kavrıyoruz, buna kötümserlik diyenler olabilir. Ama aynı zamanda irademize ve halka güveniyoruz. Bence sonucu değiştirecek olan bu inancımız. 

Çağdaş Hukukçular Derneği Genel Başkanı avukat Selçuk Kozağaçlı, 31 gündür açlık grevinde. 460 günü aşkın bir süredir tecritte. 13 Kasım 2017’den beri cezaevinde. 14 Eylül 2018’de tahliye edildi. Savcının itirazı üzerine üç gün sonra ikinci kez tutuklandı. Ocak ayının son günlerinde babasını kaybetti. Cenaze törenine kelepçeli götürüldü. Cezaevinden sorularımızı yanıtlayan Kozağaçlı, “Ölenin yakınlarına şiddet uygulamak çürümüş bir ahlak. Babamla çok yakındık. Olup bitenler, onu kaybettiğim sırada yanında olamamak beni üzdü. Ama saldırganlığın kişisel olmadığının da farkındayım” diyor.

-Açlık grevine başlamanız yargıdan ya da adaletten umudu kestiğiniz anlamına mı geliyor?

Adaletten asla umudu kesmem ama onun hukuk ve yargı ile ilişkisi konusundaki karamsarlığımızın bir sonucu diyebiliriz herhalde. Süreli, süresiz açlık grevleri ve ölüm oruçları bu ülkenin siyasal geleneğinin ve mücadele kültürünün bir parçası. Protesto etmek için, teşhir etmek için, somut taleplerle, dayanışma için, politik taleplerle yani çok zengin bir amaç çeşitliliği ile yapıldı bugüne kadar. Yapılmaya da devam edecek. Biz bu sefer ‘Yargı süsü verilmiş’ ağır bir saldırıyı görünür hale getirmek, duyurmak, dayanışma ihtiyacını hatırlatmak için açız. Ve elbette asla yargılanıyormuş gibi yapmayı kabullenmeyeceğimizi anlatmak, uyarmak için.

Ayşegül Çağatay ve Gökmen Yeşil

Kozağaçlı ile Halkın Hukuk Bürosu avukatları Aycan Çiçek, Behiç Aşçı, Engin Gökoğlu ve Aytaç Ünsal da 31 gündür açlık grevinde. ÇHD İstanbul Şube Başkanı Gökmen Yeşil ve avukat Ayşegül Çağatay, dün eyleme destek vermek için bir günlük açlık grevi yaptı. Yeşil ve Çağatay"ın da aralarında bulunduğu altı avukat dün akşam Beşiktaş"ta dilek feneri uçurmak isterken gözaltına alındı.

- Yıllarca kamusal pek çok davada avukatlık yaptınız. Yargılandığınız dava mı zor, avukatlığını yaptığınız davalar mı?

Aslında üç farklı konum tarif edilebilir. Sanık avukatlığı, mağdur avukatlığı ve avukatın bizzat bir davanın konusu olması. Son yıllarda kamuoyunun dikkatle takip ettiği davaların büyük çoğunluğunda “mağdur” avukatıydık. İş cinayetlerinde, çevre felaketlerinde, kolluk şiddeti karşısında zarar görmüş insanların ve ailelerinin avukatlığını yaparken gördünüz bizi. En zorunun bu olduğunu söyleyebilirim. Soma’da, Cizre’de, Berkin’de olduğu gibi. Her zaman büyük bir acı yakınınızda oluyor. kincisi daha kolay. Yeni devlet tarafından genellikle tamamen hukuk dışı yöntemler ve iddialarla yargılanan sanıkların savunulması. Başarı oranlarınız çok yüksek olmasa bile bu davaların zayıf, çürük doğası size birçok malzeme veriyor. Acıdan çok öfke öne çıkıyor gibi bu davalarda. Son olarak bugün olduğu gibi avukatın, avukatlığın dava konusu olduğu durum var. Bedel ödemek, acı, öfke, mesleki teknik çaba, politik ve hukuksal strateji belirlemek tek öznede birleşiyor ve genellikle de hapiste oluyoruz. Bence en kolayı bu. Kendimizi tanıyoruz. Yaptığımız işi biliyoruz, seviyoruz. Avukatlık bütün imkanları ve sınırlarıyla elle tutulur hale geliyor bu davalarda. Eve iş getirmek gibi diyebilirim.

- Genel bir değerlendirme yapacak olsanız, Türkiye’de avukatlığın en zor yanı nedir sizce?

Temel zorluk avukatın rolünü kabullenip, onunla sağlıklı ilişki kurabilecek bir yargısal kültürün hiçbir zaman yaratılmamış olması. Yargının hali her zaman berbattı ama geleneksel bir doku içerisinde ite-kaka işini görüyordu. Artık elimizde “yargı yok.” Avukat bu gerçeğin ilk farkına varan kişi tabiyatıyla. Bunu belli de ediyor. Anayasa’ya, sözleşmelere, bunların kurduğu yüksek yargı yerlerinin bağlayıcı kararlarına, beğenmediği için uymayacağını ilan edip, siyasal iktidar tarafından sırtları sıvazlanan bir adliye bürokrasisinden ibaret yargının enkazı. Zorluk, kendisine meslek olarak tarif edilmiş ve kuralları öğretilmiş işi, hiçbir kural tanımayan, vasıfsız ve saldırgan bir adliye bürokrasisi önünde yürütmeye çalışmak.

J. Berger’in dediği gibi “Gerçeklik zarar verirse inkar, zarar veren şeye yani gerçekliğe değil onu gösterene, hatırlatana saldırır.” Avukatların bu kadar ağır bir saldırı altında olmalarının nedeni basitçe bu.

- Tahliye edilir edilmez tutuklandınız. Bekliyor muydunuz böyle bir gelişme?

Aklın kötümserliğinden söz etmiştim. Elbette bekliyorduk ama bu kadar beceriksizce ve telefonla verilmiş talimatların bile ortaya düşeceği şekilde yapmak zorunda kalmaları ilginç tabii. Aslında ne bizim hukukumuzda ne de dahil olmaya çalıştığımız Avrupa hukukunda kovuşturma aşamasında yani dava açıldıktan sonra yargıç tarafından yapılmış tahliyelere itiraz yolu var. Dava açıldıktan sonra tutuklama ihtiyacı olup olmayacağına karar verebilecek tek kişi o dosyanın yargıcıdır. Yani esas hakkında hüküm kuracak ve belki de sanığı beraat ettirecek bir yargıca nasıl “senin ne kadar tutuklu tutulacağına biz karar veriririz” diyebilirsiniz? Cemaatin tasfiyesinden sonra hiçbir sağcı birbirine sırtını dönmeye cesaret edemediği için icat edilmiş, OHAL kararnameleriyle hukuka sokulmuş, ahmakça muhakeme işlemleri bunlar. Kendilerine güvenleri artsa bu soytarılıkları bırakır daha normal işleyişe dönerler ama elbette umudumuz onlar kaygılarından kurtulmadan biz bu dönemin bütün sahiplerinden ve onların çürütücü etkisinden kurtulalım.

- AİHM kararlarına rağmen mahkemeler neden tutuksuz yargılamaya yanaşmıyor?

Yaygın tutukluluğun aslında pek fark edilmeyen temel bir nedeni var. Özellikle siyasi ceza davası hükümlerinin ömrü en fazla arkasındaki siyasi iradenin ömrü kadardır. Bazen o kadar bile sürmez. Yani siyasi bir müebbet hapis cezası aldıysanız, söz konusu olan sizin biyolojik yaşamınız değil, kararı veren yargıcın sırtını yasladığı istidarın siyasal yaşamıdır. Her an zayıf düşmekten, iktidarı paylaşmak veya kaybetmekten korkuyorlar. Bunun için de hayal ettikleri cezayı uzun tutuklama yoluyla bir an önce tamamlatma derdindeler. İçlerinden biraz kafası çalışan herkes bu itibarların iade edileceğinin, tazminatlar ödeneceğinin, hesaplar sorulacağının farkında. Hiç değilse, elimizden geldiği kadar yatıralım diyorlar. Siyasi tutukluluğun yarattığı imkanlar da cabası. Yani başarabilirseniz insanları yıldırmak, korkutmak, ibret vermek, başaramazsanız kapasitesizleştirip size muhalefet etme imkanlarını sınırlamak gibi... Tutuklama her iktidarın gözdesidir. Hukuksal bir temelden çok daha fazla suç politikası tercihlerine yani siyasete dayanır.

Ben yetişkin yaşamım boyunca hep sosyalist oldum. Ama devrimci siyaseti müvekkillerim öğretti. Onların avukatlığıyla geçen çeyrek yüzyılda devrimci mücadelenin, yoksulların kaderini etkileyecek tek gerçek siyasal çizgi olduğunu kavradım. Şimdi ve gelecekte de bu sıfata layık olabilmek için gayret edeceğim.

-Babanızın cenazesinde olanlara dair ne söylersiniz?

Aslında daha önce bu konuda bir şeyler yazdım. Ölenin yakınlarına hatta ölünün bedenine şiddet uygulamak, saygısızlık etmek çürümüş bir ahlak. Bir tür egemen kibiri ve saldırganlığı.Ne halk inanışlarına ne de seküler toplumsal terbiyeye ait değil. Babamla çok yakındık. Olup bitenler, onu kaybettiğim sırada yanında olamamak beni üzdü. Ama saldırganlığın kişisel olmadığının da farkındayım. Birgün babamla ilişkimi de uzun uzun anlatmak isterim. Herhalde vakte ihtiyaç var.

-En başa dönseniz yine avukat olur muydunuz?

Çok romantik durmadığının farkındayım ama hukuk aslında son tercihimdi. Heves ettiğim öbür okulları kazanamadığım için hukuk fakültesine kayıt yaptırdım. Korkarım avukatlık da öyle. Siyaset bilimi yüksek lisansımın bitmesine yakın, doktora ve akademide kalma hayalleri kurarken Betül (eşi), ‘siyaset bilimi mi yapmak istiyorsun?’ diye sordu. Aklımda yavaşça şekillenen akademik kariyerden söz ettim. “Bırak bilimini başkası yapsın, biz siyaset yapalım” deyince ikna oldum herhalde. Bazen takılıyorum ona, gülüyoruz. “Doktoru olacaktım, hastası oldum senin yüzünden siyasetin” diyorum.

- Hiç yargıç olmayı düşündünüz mü?


Çocukluğum kaymakam lojmanında yargıçların, savcıların, jandarma komutanlarının, emniyet müdürlerinin arasında geçti. Makus talihlerine ve mesleki trajedilerine ilişkin yeterince kişisel deneyime sahibim. Aklımdan bile geçmedi. İyi de geçmemiş. Bana sorarsanız bütün bu işler, yapacak daha düzgün bir iş bulamamış olanlara geçim kapısı olabilecek, kısıtlı ve vasat uğraşlar. Avukatlıkla kıyaslanmaları mümkün bile değil.

- Cezaevi koşullarınızdan söz eder misiniz?

Yaklaşık 460 gündür 12 metrekarelik bir tecrit hücresinde tek başıma tutuluyorum. Bunun kendisi başlı başına bir işkence. Yeni jenerasyon hapishanelerde, ünlü Silivri Kapalı Hapishanesi’nde, yemek, ısınma, sıcak su gibi sorunlar aza indirilmiş durumda. Başka hapishanelerde yaygın olan bu yoksunluklar yerine mutlak tecritle terbiye edilmeye çalışılıyoruz. İhtiyaç duyduklarında şiddet kullanılmadığı anlamına gelmiyor. Sürgün sevkler, zincirli doktor muayeneleri, kelepçeli ring yolculukları, sürekli üst ve ayakkabı araması, direnç kırmak için fiziksel şiddet her zaman yaşayıp durduğumuz uygulamalar ama koyu bir tecriti şimdilik yeterli görüyorlar benim için. Doğrudan bana yönelmiş periyoduk bir şiddet eylemi yok diyebilirim. Yakın zamanda dava arkadaşım Engin kolunun kırıldığı bir saldırı yaşadı, dava arkadaşım Aytaç’a saatler süren sevk sırasında işkence yapıldı. Hapishane her zaman, en sakin gününde bile bir şiddet ve potansiyel tehdit ortamı, insanın fiziksel ve psikolojik sağlığı açısından.

- İstediğiniz kitaba ulaşabiliyor musunuz?

Haydi bir de güzellikten söz edeyim. Benzerlerine göre çok zengin hapishane kütüphanesi hem de mükemmel çalışan bir avukat ağı sayesinde oldukça yoğun ve güzel okuyorum. Şaşırtıcı bulmazsanız, yüzbin sayfaya yaklaştım diyebilirim. Günde bir kitap ortalaması, hapishane dışında tutturulması zor bir okuma mutluluğu yaratıyor.

- Bu süreçte sizi en çok ne üzdü?

Hiç şikayet etmemem gereken bir konu varsa o da dayanışmadır. Meslektaşlarım da beni hiç yalnız bırakmadı. Geçenlerde bininci avukat görüşümü yaptım. Daha heyecan veren bir destek düşünemiyorum. Sadece beni değil ama birçok meslektaşımı üzen ise Türkiye Barolar Birliği Başkanı’nın ve yönetiminin tutumu. Bu insanların hangi niyetlerle, ne zaman meslekten bu kadar uzaklaştıklarını merak ediyorum. Avukatların hak ve özgürlük mücadelesinde her zaman utançla hatırlanacaklarını biliyorum. Umarım siyasal iktidarla çıkar yakınlaşmalarını sürdürecek doğrudan mecralar bulup avukatlık mesleğini kendilerinden kurtarırlar. TTB delegelerinin uzun süre bu seviyesizliğe ve avukat düşmanlığına tahammül etmeyeceğini düşünüyorum.

Baba Ayhan Kozağaçlı oğlu Selçuk Kozağaçlı ile...

İstanbul 37. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen tutuklu olduğumuz dosya aslında bir dava değil. Zaten yıllardır tutuksuz yargılandığımız, cemaat tarafından kotarılmış 18. Ağır Ceza Mahkemesi dosyasının çarpıtılıp, sömürülerek ikinci bir dava gibi pazarlanmasından ibaret. Tek eklenen bir kaç itirafçı tanık olmuş. Bunlar da birbirlerine hakaret edip yalancılıkla suçlamak dışında önlerine getirilen yüzlerce kişiye ‘tanırım, örgüt üyesidir’ dedirtilmiş zavallılar. Gerçek bir mahkemede tanık olarak ciddiye alınmaları mümkün değil. Buralar da zaten gerçek mahkemeler değil.

Yargılandığınız dosyayla ilgili neler söylersiniz?

Birçok delil, tanık, teknik rapor sunacağız ve mahkemenin tutumunu hep birlikte göreceğiz. Niyetlerinin yargılama, inceleme olmadığını hep birlikte göreceğiz. 18 Mart’ta başlayacak duruşmada, gerçek bir mahkeme karşısında olmadığımızı halka, avukat kamuoyuna ve dünyanın dört bir yanından gelecek meslektaşlarımıza gösterebilelim yeter. Gerçek açlığımız buna yönelik diyebilirim.

St. Victorlu Hugo, 12. yüzyılda, Saksonya’da yaşamış bir keşiş ve ben başkalarıyla birlikte ona da atıf yapmıştım. Şöyle diyor; “Memleketini güzel bulan insan daha yolun başındadır. Her yeri kendi gibi gören insan güçlüdür ama bütün dünyayı yabancı bir ülke gibi gören insan mükemmeldir.” Aynı yüzyıllarda bu “mülksüzleşme” Doğu’da da Sufiler ve Zahidler tarafından dile getiriliyordu.“Şeriatta şu senindir bu benim, tarikatte hem senindir hem benim, hakikatte ne senindir ne benim.”

- Cezaevinden gönderdiğiniz yazıların birinde “Artık ev yok” demiştiniz. Bu konuyu biraz açar mısınız?

Ev derken, bir yaşama biçiminden çok düşünme biçimini kastettiğimi fark etmişsinizdir. Bu, koşullarından mutlu olan, onu yeterli ve güvenli bulmaya ikna edimiş orta sınıfların düşünme tarzı. Artık bir evimiz yok dememin sebebi, faşizim tarafından sözde güvenli bularak sığındığımız bütün sığınaklar, “evler” elimizden alınmadan önce onlardan mücadele için vazgeçebilmeyi kabullenmemiz gerektiğini hatırlatmak. Okulunu, işini, sendikanı, seçimini, meslek adına, kredi kartını, yaz tatilini feda edecek, hadi feda demeyelim, riske düşürecek kadar bile mücadele etme isteğin yoksa, o kadarcık mülksüzleşemediysen faşizimle nasıl mücadele edeceksin? Yani güvenmemiz gereken evler,sığınaklar, kaçışlar olmamalı. Birbirimize ve mücadeleye güvenelim. Bu ülkeyi yeniden kendimiz için bir ev yapacağız. Biz kazanacağız mutlaka. Kendimize güvenelim.

- Seçimlere dair neler söylersiniz?

Seçimleri önemsiyorum sebebi, önümüzdeki beş sene bu saçmalık hakkında konuşmak zorunda kalmayacak olmak. Parlamento Başkanı bir Belediye Başkanı adayının, aynı zamanda eski bir başbakan, bakan, belediye ulaştırma dairesi müdürü olduğunu saymıyorum bile, yani bir siyasetçinin ‘seçimin siyasetle ne alakası var’ dediği bir yerde seçime ağır anlamlar yüklemek bana naiflik gibi geliyor. Seçimle gitmeyeceklerini ben biliyorum. Elbette umarım muhalefet beklediği sonuçları alsın. Benim için seçimin büyük önemi bir an önce hayatımızdan çıkıp, bizi gerçek bir yoksullar mücadelesinin gündeminden saptırmaması. Faşizmin bir kere dapa seçime ihtiyaç duyacağını sanmıyorum. Muhtemelen hayatımızdaki son seçim.