Adil İzci'den 'Ada Sularında' ve 'Örtmenim!'

Adil İzci, “Ada Sularında” adlı öykü kitabında insanı, doğası ve yaşantısıyla adaların güzelliklerini yalın bir dille anlatıyor. Öykülere Serap Deliorman’ın renkli resimleri eşlik ediyor. “Örtmenim!” ise İzci'nin, öğrencilik ve öğretmenlik yıllarından izler taşırken eğitim sistemimizin aksayan yönlerine de değiniyor. İzci'yle iki kitabı üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

11 Ekim 2016 Salı, 16:35
Abone Ol google-news

'Ömrümün ikindisindeyim artık'

- İlk öykü kitabınız Ada Sularında yayımlandı. Neden öykü?

- Yazmak nasıl bir gereksinimden doğuyorsa yazınsal bir tür belirlemek de öyle. Kısacası haydi bu kez de öykü(ler) yazayım demedim; adaya henüz günübirlik gider gelirken elim doğrudan doğruya ona yöneldi. Anlatmak istediklerim, bir bakıma yitirmekten korktuklarım, demek daha kapsamlı bir türde yazmayı gereksiniyordu.

 

NİCE ARADIĞIMDAN BİRİ, SEYİR MUTLULUĞU”

- Kitapta on altı kısa öykü var. Baştakinin ilk satırlarında aklıma takıldı: “Dostum, memleketinin hasreti bastırdığında kalkar gider, bir kendine döner, gelir” diyor anlatıcı. Son yıllarda, İstanbul’un “doğası en zengin olan” adasındasınız. Siz kendinize dönüp gelmek istediğinizde hayalleriniz nereye kanatlanıyor? Sizce ada mı yoksa kent mi artık memleket?

- Aslını söylemem gerekirse hayli zamandır, hayallerim özellikle eski zamanlara doğru kanatlanıyor. Sözgelimi, nice aradığımdan biri, seyir mutluluğu. Ama en korkuncu, bu beton yığını kentte bir seyir mutluluğu kalmadı; haydi tam öyle demeyelim de iyiden iyiye azaldı diyelim. Bu bağlamda, memleket, elbette ada gibi diyeceğim ama bilmem bütünüyle doğru olacak mı bu? En önemli sorun, kentte ya da adada öncelikle bir korugan bulmak ya da kendi ellerimizle kurmak sanırım. Nasıl bir korugan, o ayrı bir konu. Özellikle tenha olsun da… Anımsamaya, hayale yatkın olsun da… Sessiz sakin, dinginlik vaat eden bir yer olsun da… Sizin “memleket” diye adlandırdığınız, bugün kendimizce var ettiğimiz bir korugan!

- Son metinlerinizde eskiye göre daha iyimser bir hava seziyorum. Ölüm korkusunun yerini, ânın hazzını duymaya, kışın kasvetine sitem, yerini her mevsimi olduğu gibi sevmeye bırakmış gibi. Doğa sevgisi ise her zaman baskın temaydı metinlerinizde ama o bile sanki daha iyimser bir gözle anlatılıyor. Nasıl söyleyeyim, daha hafif daha keyifli bir sevginin tadını bırakıyor satırlarınız damakta. Ne dersiniz? Nedenleri ne olabilir?

- O iyimser hava, öncelikle hayatın bana verdiği ilk rolü -öğretmenlik rolünü- tamamlamamdan ileri geliyor olmalı. Öyle sanıyorum ki görevimi aklımın erdiğince yaptım ve daha dingin -ve daha kendime dönük- bir dönemi hak ettim. Ölümden neden korkayım artık? Bunun yanı sıra üzerimdeki gereksiz birtakım yükleri, ağırlıkları da indirdim; zaman, bütün bütüne benim oldu! Algılarım daha kapsamlı ve daha özgür doğallıkla. Unutmayalım ki görmek ve duymak da hayatın sunduğu en güzel olanaklardan. Bir süredir daha iyi görüyor ve duyuyor olmalıyım. Geriye ne kalıyor? Yazmak ya da yazmayı denemek. Bu sayede yitirmiyorsunuz onları; ilgi duyacak birilerine sunmanın erinci de cabası. Yeter bu kadarı. Hayır, bunu da ekleyeyim: Yenileyin yayımlanan bir kitap, “Karanlık, boğucu, gerilimli bir atmosfer yansıtmak istiyor bu öykülerinde yazar” sözleriyle övülüyordu! Kendi payıma tam tersini dert ediniyorum ben.

- Ada Sularında’nın satırları arasında gezintiye çıkan okurlarınız birkaç temayla karşılaşacak. Bunlar arasında doğayı minik ayrıntılarıyla görmek ve takdir etmek, doğaya uzanan acımasız insan eli, doğaya hükmetmek yerine konuk olmak duygusu, dostluk, bir sohbeti, bir yürüyüşü paylaşmak var. Atladığım bir şey kaldı mı?

- Belirlemeleriniz bütünüyle doğru. Ömrümün ikindisindeyim artık ama doğaya hayranlığımda en ufak bir eksilme olmadı; tersine hâlâ alabildiğine acemiyim, her ayrımına vardığım güzellik deli divane ediyor. Hele de baharları ve güzleri… “Doğaya uzanan acımasız insan eline” gelince… Tek bir örnekle yetineyim: Her bahar tanık olduğumuz mimoza yağması… Sait Faik’in “Konstantin Efendi”leri bugün de fazlasıyla var: Her bahar, koca koca torbalar, bezler dolusu mimoza, arabalarla iskelelere yığılıyor; tezgâhlarda göz göre göre satılıyor. Peki, somut bir yağma değil mi bu? Buna göre de mutlaka önlenmesi gerekmez mi? Ama kim kime dum duma… Leylaklar da aynı yağmaya uğruyor. Neyse ki mimoza kadar fazla leylak yok adada! İnsan böyle bir nedenle sevinir mi? Ben seviniyorum! “Doğaya konuk olmak duygusu” ve sonrasında saydıklarınız; evet, doğru belirlemeler.

- Sait Faik’e bir selamla başlayan kitabınızı uzun bir yürüyüşe benzetirsek, zaman zaman yine usta öykücünün önünden geçiyorsunuz. Yoksa Sait Faik, anlatıcıya bütün yürüyüşleri sırasında eşlik ediyor diyebilir miyiz?

- Evet, tam da öyle demeliyiz. Bu kitap, Sait Faik’e bir sevgi ve saygı sunumu… Ayrıca kendine göre ve sade, iddiasız bir savı var: Üstadın var ettiği yol, öykü yolu (ya da tarzı) asla kapanmamalı. Bugün de öylesi öyküler, en azından denenebilmeli. Ölümünden bunca yıl sonra da hâlâ doruktaysa ve onun öykülerine sığınıyorsak bunun tinimizin en önemli gereksinimleri bağlamında birtakım nedenleri olmalı. Hani bir sorunuza yanıt verirken “kendimizce var edeceğimiz bir korugandan” söz ediyordum; o koruganda Sait Baba ayarında yazar ve ozanların yeri, onların kurduğu dünyalar, ilk sıralarda olmalı.

- “Artık kırk yılda bir görüyorum. Ya yollarda esenliğini, iyiliğini dağıta dağıta yürüyen insanlardan? Yazık ki onlardan da… Onlar da hayatın aslını, özünü iyi kötü anlayan insanlar…” diyorsunuz. Nedir bu sözü edilen insanların anladığı, hayatın aslı, özü?

- Öyle sorular soruyorsunuz ki yanıtı aslında bir yazı boyutunda! Ama kısaca “kendisi olabilen”, bu bağlamda da sade, tok, her türlü hırs ve hiddetten uzak, esenliği, mutluluğu doğada, sanatta ve kendi ayarında insanlarla dostlukta bulabilen insanlardan söz ediyorum. İnsan, hepi topu milyarlarca insandan biri olduğunu, sınırlı bir ömrü olduğunu, elde etmek istediklerinin pek daha azının aslında yeterli olduğunu… Biraz olsun anlayabiliyorsa hayatın da aslını, özünü az biraz anlar herhalde.

 

HAYATIMIZDA GEREKSİZ NE VARSA ELENMELİ”

- Yine yakınlarda yayımlanan “Örtmenim!” kitabınızın kimi metinlerindeyse eğitim sistemimizin aksayan yönlerine değinmişsiniz diyebilir miyiz?

- Elbette diyebiliriz. Ama öncelikle amacım bu olmadı. Öğrencilik ve öğretmenlik yıllarımın iz bırakan kimi anılarımı yazınca onlar da doğallıkla su yüzünde belirdi. Bilirsiniz; zamanında üzen, hatta can yakan, bir gün gelir; anımsaması, anlatması eğlenceli bir hal alır.

- Siz de "Bu bilgiler bize ne zaman nerede gerekecek?" diyen öğrencilerdendiniz...

- Aslına bakarsanız daha lise birinci sınıfta öyle diyor gibiydim. Edebiyattan özge hemen her ders gereksiz geliyordu bana o zamanlar! Bugünkü inancım daha farklı; hayatımızda gereksiz ne varsa elenmeli. Bilim dersleri kadar sanat dersleri de olmalı.

- Yakın tarihimizdeki siyasi olayların, o dönemin eğitimine, sınıflarınıza yansımasına da tanıklık ediyoruz kitabınızda. Metne almadığınız anılarınız var mı?

- Olmaz olur mu? Öğretmenliğe ilk adımımı, 12 Eylül’den önce bir Orta Anadolu kasabasında attım. Lise birinci sınıflarda daha ilk sınavımı yapıyorum. Bir öğrenci önce hazırladığı kopyaları denedi; aldım elinden; defterine sarıldı; onu da aldım; sıra kitabına geldi, onu da aldım ve artık sınıftan attım. Bu kez pencerenin altına geldi; kafa salladı bir süre, oralı olmadım; ama en sonunda öldür(t)me tehditlerine geldi sıra! O delikanlı, nereden alıyordu bu cesareti dersiniz? Elbette o kasabanın siyasal dokusundan!

- Öğrencilerinizin 1 Nisan sürprizine çok güldüm okurken. Aileniz gibi olmuş öğrencileriniz. Emeklilik, sizin için kolay olmadı herhalde...

- Hepsi değil elbet; ne mutlu bana ki kimi öğrencilerim ailemden gibi oldu. Emekliliğe gelince yok, gayet memnunum halimden. Özellikle yakın olduğum öğrencilerimle bağlantım kesilmedi ki!

 

Ada Sularında/ Adil İzci/ Ve Yayınları/ 96 s.

Örtmenim!/ Adil İzci/ Sıcak Nal Yayınları/ 108 s.