'Anayasada zihniyet değişikliğine odaklanmalıyız'

Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği (TÜSİAD) Başkanı Ümit Boyner, yeni bir anayasa hazırlarken, o metne yeni ruhu verecek olan zihniyet değişikliğine de odaklanmalıyız'' dedi.

19 Nisan 2012 Perşembe, 11:48
Abone Ol google-news

Boyner, Kayseri Sanayi Odası'nda düzenlenen ''Dış politikadaki Gelişmeler ve Ekonomik Görünüm'' konulu panelin açılışında yaptığı konuşmada, salı günü açıklanan tasarruf teşvik paketinin Türkiye ekonomisinin yeniden dengelenmesi ve yapısal sorunlarına çözüm zemini sağlanması anlamında yeni olumlu beklentiler oluşturduğunu belirtti.
Ümit Boyner, şunları ifade etti:

''Bir yandan gönüllü tasarrufları teşvik eden, diğer yandan da zorunlu tasarruflar yoluyla soruna katkıda bulunmayı hedefleyen paketin kısa zamanda tasarruf-yatırım dengesini olumlu yönde etkileyebileceğini umuyoruz. Ayrıca, tasarrufların finansal varlıklara kanalize edilmesi yönündeki çabaların da, finansal sistemin derinliğine ve sağlığına katkı sağlayacağını düşünüyoruz. Elbette, teşvik uygulamaları, kamu maliyesi açısından önemli boyutlara sahip. Bugün için, bütçe uygulamaları ve kamu maliyesi görünümü anlamında birçok ülkenin gıptayla izlediği bir tablo çizdiğimiz aşikar. Ancak, bütçe performansının, geçici gelirlere ve ekonominin genel performansını yakından takip eden dolaylı vergilere hassasiyetini de akılda tutmamız gerektiğini düşünüyorum.

Bu açıdan, önümüzdeki dönemlerde verimliliği düşük, sosyal refaha katkısı sınırlı her türlü kamu harcamasından kaçınmamızın çok önemli olduğuna inanıyorum. Kaldı ki, bu anlamda sağlanacak disiplin, cari açık sorununa ve uluslararası emtia fiyatlarının etkisiyle son günlerde güçlenen enflasyon baskılarıyla mücadeleye de olumlu katkı yapacaktır. Bu arka plana göre Türkiye nasıl bir ekonomik modelle rekabetçiliğini artırmalı ve sürdürebilir büyüme sürecine girmelidir? Yeni dünya önümüze nasıl bir sentez getirecek ve en önemlisi bizim bu değişimde rolümüz ne olacak? Bu soruların cevaplarını birlikte bulmak ve ona göre de strateji üretmek zorundayız.''

Eğitim sistemi

Tam bu noktada hem tüm toplumun hem de iş dünyası açısından en hassas konu olan eğitime gelindiğini işaret eden Boyner, şunları anlattı:

''Yakın zamanda, epeyce tartışmaya da yol açan bir eğitim reformu TBMM'den geçti. Biz yasa tasarısı hakkında görüşlerimizi dile getirdik. Önümüzdeki dönemde Türkiye'nin önüne koyduğu büyüme ve kalkınma vizyonuna paralel olarak eğitimin niteliği, kapsamı, hatta eğitimcinin eğitimini de kapsayan yeni bir reform sürecini arzuluyoruz. Böylesine önemli ve geleceğimiz açısından hayati bir konuda toplumsal katılıma, tartışmaya ve katkıya ihtiyacımız olduğuna inanıyoruz.
21. Yüzyılın ekonomik yapısı kurulurken tüm ülkeler eğitim seferberliği içine girme gereği hissediyor. Bizim de tüm enerjimizle özellikle bu konuya odaklanmamız şart. Türkiye'nin doğal hammadde kaynakları yok, doğalgaz ve petrol yatakları da yok. Yegane büyüme gücümüz insan kaynağımız. Hal böyleyken, zorunlu eğitimin süresi kadar, öğrencilerimize 21. Yüzyılda dünyayla boy ölçüşecek becerileri, bilgiyi ve donanımı vermek, geleceğimizi şekillendirecek en hayati unsurlar olarak karşımıza çıkıyor.''

Boyner, düşünmeyi, sorgulamayı, çözüm bulmayı beceren bir işgücüyle dünya ekonomisinde kayda değer bir mesafe kat edebileceklerini vurgulayarak, şöyle dedi:

''Kısacası eğitim sistemimizde öğrenciye yüklediğimiz bilgiler kadar, işletim sisteminin iyi çalışmasına da dikkat etmek zorundayız. Dünyada eğitimin niteliği için konulan çıtanın sürekli yükseldiğini dikkate almak zorundayız. Bilgi toplumu olma hedefiyle 21. Yüzyıl insanını yetiştirebilmek, eğitim sistemlerinin asli görevi. Bilginin hızlı yayılımı ve teknolojik gelişmeler, bireylerin geniş bir beceri seti ile donanmasını gerektiriyor. Belli disiplinlere yönelik yetkinliklerin yanında yaratıcılık, analitik ve eleştirel düşünme, iletişim ve sorun çözme gibi beceriler eğitim sisteminin kazandırması gereken en önemli özellikler olarak öne çıkıyor. İnovasyonda yetkinleşmenin ancak bu becerilere sahip insanlarla mümkün olduğunun farkında olan ülkeler, eğitimlerinin içeriğini, pedagojisini ve değerlendirme yöntemlerini bu bakışla gözden geçiriyor.''

Öğretmenlerin eğitimi

Boyner, Türkiye'de ortalama eğitim kalitesinin düşüklüğünün, uluslararası karşılaştırmalarda ön plana çıktığına dikkati çekerek, şöyle devam etti:

''OECD tarafından üç yılda bir düzenlenen, okuma becerileri, matematik ve fen okuryazarlığını ölçen 2009'daki PISA testinde ülkemiz 34 OECD ülkesi içinde 32. sırada. Çocuklarımıza yabancı akranlarına nazaran temel becerileri yeterli düzeyde kazandıramıyoruz. Araştırmalar, ülkelerin PISA'dan aldıkları sonuçlarla sürdürülebilir ekonomik büyümeleri ve rekabet endeksinde bulundukları derece arasında güçlü bir ilişki olduğuna işaret ediyor.
PISA sonuçlarındaki bir başka kaygı verici husus, ülkemizde okul türlerine göre performanslar arasında ciddi farkların bulunması ve okullar ve okul türleri arasında sosyoekonomik ayrışmanın yoğun olması. Buna, iller ve bölgeler arasındaki niceliksel dengesizlikleri eklediğimizde, eğitimde eşitsizliğin hem nitelik hem de nicelik olarak üzerine eğilmemiz gereken bir konu olduğunu söyleyebiliriz.

İçerik olarak eğitimin niteliğinin geliştirilmesini tartışırken, beceri ve yetkinliklerin öğrencilere kazandırılmasında en önemli rolü üstlenen eğiticilere ve öğretim yöntemlerine de eğilmek gerekiyor. Yeni öğretim modellerinde öğretmenlerin yol gösteren, öğrenmeyi öğreten rolleri ön plana çıkıyor. Buna göre öğretmenlerin eğitimleri, atanmaları, mesleki gelişim ve doyumları konusunda kapsamlı bir reform yapılması, eğitimin niteliğini doğrudan etkileyecek.''

FATİH Projesi

Öğrenme-öğretme süreçlerine etkisi bakımından dikkate değer bir diğer unsurun ise teknoloji olduğuna işaret eden Boyner, ''Teknolojinin, eğitimde niteliği artırma yönünde bir araç olarak kullanılması bilgi toplumuna ulaşmamızı hızlandıracaktır. Pilot olarak başlatılan FATİH Projesi'ni önemsiyoruz. Projenin yurt çapındaki başarısı, zengin teknoloji ile zengin içerik buluşabildiği ve öğrenciler kadar öğretmenler ve aileler de teknolojik dönüşümün etkili birer paydaşı olabildiği oranda artacaktır. Kısacası eğitim sistemimizde teknik değişiklikler kadar temelden bir yaklaşım ve zihniyet değişikliğine de ihtiyacımız var'' diye konuştu.
Boyner, bu zihniyet değişikliği gereksinmesinin yalnızca eğitim anlayışında, öğretim sisteminde zuhur etmediğini, bunların ötesinde ve üzerinde hukuk, adalet ve demokrasi anlayışımızda da kendini gösterdiğini kaydetti.

Bu konuları tartışırken mutlaka Kopenhag kriterlerinden bahsedilmesi gerektiğine işaret eden Boyner, şöyle konuştu:

''Bu açıdan biz, yeni bir anayasa talebini, yeni kitap eskisinden daha güzel olacağı için dile getirmedik. Çeşitli akademisyenlerle yıllar süren ve pek çok eserin üretilmesini sağlayan çalışmalarımızın sonunda eldeki 1982 Anayasası'nın yamalarla düzelemediğini gördük. Kopenhag Siyasi Kriterleri'ni ancak yeni bir ruhla yazılmış bir metinle hayata geçirebileceğimizi tespit ettiğimiz için yeni anayasa çağrısında bulunduk. Bu çağrıda bulunurken bir noktayı eklemeyi hiç ihmal etmedik. Yeni anayasanın mutlaka yeni olması gereken unsuru, cümleleri değil ruhudur. Bir yirmi yıl daha geçtikten sonra 'meğer çare yeni anayasa değilmiş, zihniyet değişmeliymiş' denmemesi için bugün yeni bir anayasa hazırlarken, o metne yeni ruhu verecek olan zihniyet değişikliğine de odaklanmalıyız. Demokratikleşmenin anayasa dahil mevzuat reformu ve zihniyet değişikliğini içeren toplu bir süreç olduğunu her daim hatırlamalıyız.
Zihniyet değişimi, devletin bireye, idarenin vatandaşa, siyasetin sivil topluma, devlet içindeki erklerin birbirlerine yaklaşımında yaşanmalıdır. Gizlilik, vatandaşların yönetime katılımına kapalılık, devletin bir bildiği vardır düşüncesi, herkes kendi işine baksın söylemi artık geçmişimizde kalmalıdır. Bizler, üreten, değer ve istihdam yaratan iş dünyası olarak zihniyet reformunda katılımcı, hatta öncü olmalıyız.''


-Yargı reformu-

Yargı reformunun bu zihniyet değişikliğinin itici gücü olacağı kanaatinde olduğunu vurgulayan Boyner, şunları kaydetti:

''Türkiye'de her şey değişiyor zannederken çok az şeyin değiştiğini bize düşündüren olayların odak noktasında hep yargı var; bazen yargıya müdahale tartışmaları ile bazen yargının çağdaş insan hakları hukukuna uygun düşmeyen kararları ile... Ama yargı hep tartışmanın odağında. Yargıyı bu siyasi tartışmalarda hedef ya da özne olmaktan kurtarmak zorundayız. Bu tartışmalar, en çok yargıya zarar veriyor; vatandaşların yargıya güvenlerini ve kişisel güvenliklerine ilişkin inançlarını sarsıyor. Bu nedenle yeni anayasada en önemli beklentimiz kuvvetler ayrılığını gerçek anlamıyla hayata geçirmesi ve yargı reformu için sağlam bir zemin oluşturmasıdır.''

Boyner, yeni anayasa ile ilgili yasama sürecinin 12 Eylül darbesi ve 28 Şubat sürecinin sorumlularının yargı süreçlerinin başladığı bir döneme denk geleceğine işaret ederek, ''Askeri darbeler artık bu ülkenin siyasetinden ve siyaset anlayışından silinmelidir. Türkiye bir daha, ne kadar kötü yönetilirse yönetilsin darbeden, ya da siyaset dışı bir kurumdan medet ummamalıdır. İhtiyaç duyduğumuz şey kurtarıcılar değil, düzgün işleyen bir sistem oluşturmak, korkulardan, baskılardan, özgürlük düşmanlığından arındırılmış bir siyasi alan kurmaktır. Bu eğilimleri dışlayan bir zihniyete sahip olmaktır'' diye konuştu.

''Bu davaların tarihimizdeki tatsız ve derin izler bırakmış dönemlerle bir yüzleşme imkanı yaratacağını, bir hesabın verileceğini, çekilmiş ya da çektirilmiş olan acılara bir nebze merhem olacağını ümit ediyorum'' diyen Boyner, şöyle devam etti:

''Toplum olarak bu darbelerin yol açtığı yeni kırılmalar ve derin sorunlarla, dehşet verici cezaevi öyküleri ve hunharlıklarla da yüz yüze geleceğiz. Darbeler yargılanırken aslında toplum olarak biz de bir muhasebe yapmak zorunda kalacağız. Bu dönemde en önemli beklentimiz davaların hukuk çerçevesi içinde kalmasıdır. Türkiye ile benzer deneyimlerin yaşandığı Latin Amerika ülkelerinde olduğu gibi suçluları cezalandırırken toplumsal barışmanın koşullarını da yaratmaya özen göstermeliyiz inancındayım.

Hukukun ve adaletin ağır işleyen çarkları insanın yüreğini intikam almanın hazzı gibi soğutmayabilir, ama hiçbir zaman unutmamalıyız ki, toplumlar ve bireyler olarak sığınabileceğimiz yegane korunak da hukuk ve adalettir. Bu kez, bir yandan askeri darbe dönemlerinin suçları ve günahlarıyla hesaplaşırken, diğer yandan da evrensel hukuk kuralları içinde adalet dağıtan bir yargı düzenini nihayet tesis edebilmeyi başaracağımızı umuyorum. Ülke ve toplum olarak dirliğimizin, düzenimizin ve refahımızın buna bağlı olduğunu düşünüyorum.''

Kayseri Sanayi Odası Başkanı Mustafa Boydak da iş dünyası olarak Türkiye'nen bölgesindeki ''akil adam'' rolünü tekrar üstlenmesini istediklerini, bunun ekonomik olarak iş dünyasına yararı olacağını savundu.