Arkadaşlarımız 16 aydır tutuklu: Onlar çıkacak yine yazacak

Dedikodu mahiyetindeki tanık ifadelerine dayandırılarak aylardır tutuklu bulunan Akın Atalay, Murat Sabuncu ve Ahmet Şık’ın suçsuzluklarının en büyük kanıtı yine kendi yazdıkları. Geçmişte hukuksuzluklara karşı duruşları.

23 Şubat 2018 Cuma, 21:55
Abone Ol google-news

Gazetemizin Genel Yayın Yönetmeni Murat Sabuncu ve İcra Kurulu Başkanı avukat Akın Atalay 16, muhabirimiz Ahmet Şık 14 aydır, yayın politikamızın hedef alındığı dava kapsamında Cem Küçük, Hüseyin Gülerce, Latif Erdoğan gibi isimlerin “FETÖ, Cumhuriyet’i ele geçirdi” şeklindeki dedikodularına dayanan iddianame ile cezaevinde tutuluyor. Suçlama ve tutuklamalar sadece hukuka değil, aynı zamanda arkadaşlarımızın tüm meslek yaşamlarına da aykırı. Akın Atalay, 25 yılı aşkın süredir Cumhuriyet’in avukatı ve bu uzun yıllar boyunca Fethullah Gülen’in açtığı davalara karşı gazetemizi savundu. 26 yıllık gazeteci Murat Sabuncu, “Gazetecilikten tutuklu değiller” manşetlerinin atıldığı, yargının ve medyanın yine bugünkü kadar karanlık bir döneminde, yorulmadan gazeteciliği savundu. 28 yıllık gazeteci Ahmet Şık, Fethullahçıların Emniyet’teki örgütlenmesini araştırdığı için yine Fethullahçı yargı ve Emniyet mensuplarının kumpasıyla 2011’de bir yılı aşkın süre tutuklu kaldı. Cezaevinden çıktıktan sonra “Pusu/Devletin Yeni Sahipleri” ve “Paralel Yürüdük Biz Bu Yollarda” kitaplarında cemaat yapılanmasını ve bu yapılanmanın zaman içerisindeki gelişimine AKP iktidarının yardımını ele aldı. İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesi ise “kuvvetli suç şüphesini gösteren somut deliller var” diyerek birbirinin kopyası gerekçelerle arkadaşlarımızı özgürlüklerinden alıkoymaya devam ediyor. Tutukluluk artık infaza dönüşürken, arkadaşlarımızın bu suçlamayı yıllar öncesinden boşa çıkaran yazılarını anımsatmak istedik.

Her zaman gazeteciliği savundu                                                        MURAT SABUNCU

 Murat Sabuncu'nun T24’te 17 Eylül 2012’de duruşmalarını takip ettiği Oda TV davasını kaleme aldığı yazısı:

“Çiçeğe söz veremem. Ama iskemle ve masa garanti. Son dönemde tercih edilenlerden ‘ağırlığa’, ‘duruma’ göre şekil alabilen. En plastiğinden. Adalet’te... Yok, adı ve görüntüsü büyük izleyici bölümü küçücük yer değil. Hemen arkasındaki, dışarıdaki mütevazı kafeterya. Fotoğraf çekmeye de uygun ortam hem. Etraf ‘olağan şüpheli’ dolu. Meslektaşlarının davasını izleyen bir grup gazeteci. Belki de bu ülkede yıllardır sıradanlaşan yeni bir ‘yol kazasına’ tanıklık etmeye gelmişler. Üzgünüm her şey plastik değil bu fotoğrafta. Acılar mesela. Dokunabiliyorsunuz eşlerin, annelerin, babaların duygularına. Aslında belki de siz bunu seversiniz. Sitcom’a giden gelemeyen yolda budur beklediğiniz. Ama daha çarpıcı gerçekler var orada. Daha neler var neler denilerek, terör örgütü üyeliği iddiasıyla, çoğu birbiriyle ilk kez cezaevinde tanışan, aylarca tutuklu kalan insanların savunmaları mesela... Ben burada birinden bahsedeceğim. 20 ay tutuklu kalıp cuma günü tahliye olan Barış Pehlivan’ın savunmasından. Virüsle geldiği iddia edilen üç dosya var hani... Barış, 7 ay sonra gelen TÜBİTAK raporundan başlıklarla nasıl şaşırttı herkesi. Üç farklı bilgisayara, 5’er dakika arayla, ikisi aynı biri farklı adresten gönderilen virüsleri anlattı hepimize. Tarihlerini de söyledi bize: 5 Şubat 2011. Bir şey daha gösterdi herkese. Bu bilgisayarlardaki maillerle ilgili mahkemenin takip kararının ne zaman alındığını: 4 Şubat 2011. Bakın Allah’ın işine... Barış’ın TÜBİTAK raporundan sayfa numaralarıyla anlattığı virüs olayına göre; 3 Şubat’ta virüslü mailler gönderilmeye başlanıyor, ama başarıya ulaşmıyor. 4 Şubat’ta mailleri izlemeye alıyorlar. 5 Şubat’ta saldırıyı yapıyorlar. Hani kimilerinin virüs yokmuş diye duyurduğu rapor var ya işte buradan bu bilgi. Bu arada TÜBİTAK, 7 ayda hazırladığı raporun içeriğinde sonuç bölümünü, bu bilgilere rağmen öyle muallak bıraktı ki mahkeme başkanı bile isyan etti.

TÜBİTAK’tan yeni anlaşılır bir metin istedi. Ama bunun 20 gün içinde gelmesini talep etti. Umarım gelir.. Ama sormazsam aklımda kalır: TÜ- BİTAK 20 günde hazırlayabilecekse niye ilki için 7 ay oyalandı? 20 aylık dava sürecinde virüslerle ilgili rapor niye geç istendi? TÜBİTAK raporundaki belirsizlik, şüphe tanığın lehine. Ama mahkeme başkanının söylediğine göre ‘hüküm anında’. Bir davanın yıllar sürdüğü bu topraklarda... Tutuklamanın sıradanlaştığı bu yıllarda. Bu arada yeni duruşma kasımın ortasında. Size, bana kolay, tutuklu bekleyene geçmek bilmez bir 60 gün daha. Yıllar sonra belki de yaşlandığınızda, çocukken severek oynadığınız oyunlardan birinin başında, mesela ‘amiral battı’, ‘o günlerde gazetecilik yargılanmış’ deme ihtimaliniz aklınızda... Keşke kalkıp gelseniz davaya... NOT: Bu yazı sadece tanıdığım, selam verdiğim, aynı ortamda bulunduğum gazeteciler ve tek bir dava için değil, uzun tutukluluklar, sorgularda ağırlığını gazetecilik faaliyetlerinin oluşturduğu, benzer süreçlerden geçen, başta Kürt gazeteciler, iddianamelerini bile okumadan sırtımızı döndüğümüz tüm gazeteciler için yazıldı.”

 

 

 

Bağımsız yargıyı vurguladı                                         AKIN ATALAY

-Cumhuriyet’te 18 Mayıs 2011’de yayımlanan “ÖYM’lerde görevli yargıçlara mektup” yazısından:

“...Artık, ÖYM’lerin varlığının tartışılmaya başlandığı günlerdeyiz. Önümüzdeki günlerde bu tartışmanın artarak süreceği görülüyor. Bu süreçte daha fazla zayiata ve toplumsal yaraya neden olunmaması bakımından, bu mahkemelerde görev yapan, yetki kullanan, uygulamaları şekillendiren savcı ve yargıçlara kamuoyu önünde seslenmek, açık bir çağrıda bulunmak istedik. Bu çağrıyı, bu mahkemeler nezdinde kamu görevi olarak müdafilik yapan bir avukat sıfatıyla değil, uygulamalara 25 yıldan beri yakından tanıklık etmiş bir yurttaşın sorumluluğuyla yapıyoruz. Terörle mücadele konsepti ve ideolojisinin bir uzantısı olarak kurulan mahkemelere biçilen rol, devletin terörle mücadelesinin hukuk sahasındaki aktörü olmaktır. Dolayısıyla bu mahkemelerin işleyişi ve uygulaması da kendisine biçilen role uygun olmak zorundadır; öyle de olmuştur. Mahkeme kavramının nihai amacı adalet dağıtmaktır. Oysa bu mahkemelerin esas ve birincil amacı adalet dağıtmak değil, terörle mücadele olagelmiştir. Çağdaş hukuk anlayışında, terörle mücadeleyi savcılar, yargıçlar ve mahkemeler değil, devletin bu iş için örgütlenmiş polis, jandarma gibi kurumları yapar. Mahkemeler, devleti korumak amacıyla kurulmuş yapılar değildir. Mahkemelerde görev yapan savcılar ve özellikle de yargıçların görevi, devletin terörle mücadelesine hukuk alanında katkı yapmak olarak görülemez. Bir kez bu anlayışı benimsediğimizde artık tarafsızlığınız ve hukuk ister istemez geri planda kalacaktır. Artık bir yargıç değil, terörle mücadelede görevli bir kamu görevlisisinizdir. Devletin korunması işlev ve misyonunuzu üstlendiğinizde ölçünüz artık hukuk ve adalet değildir. Terörle mücadelede kanunların esiri olarak, onları uygulamakla görevli bir devlet memurusunuzdur. Uluslararası ve ulusal birçok belgede yazılı yargıç tanımından uzaklaşmışsınızdır. Sizin için önce hukuk, sonra yasa metinleri sadece terörle mücadele uğrunda kullanılacak birer araçtan/silahtan ibarettir. (...) Lütfen artık devlete, devlet adına zor yetkisini kullananlara teslim olmayın, vatandaş için hâkim olun.”

-Cumhuriyet’te 16 Temmuz2013’te yayımlanan “Direnen mahkeme” başlıklı yazısından:

Ergenekon davasına bakan -kapatılan- İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin uzun tutukluluğa ilişkin Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararından sonra sanıkların tahliye taleplerini reddetmesine ilişkin) “...Türk hukuk sisteminde olağanüstü bir mahkemenin, yerleşik hukuk uygulamasına tek başına kafa tutmasına, direnmesine ve bu nedenle onlarca insanın hukuken mağdur edilmesine karşı yapacak hiçbir şey yok mudur? Yasama ve yargının üst kurumlarının yaşanan duruma seyirci kalmasına, Adalet Bakanlığı’nın ataletine bakılırsa, hukuk üç-beş yerel hâkimin inisiyatifine terk edilmiş görünüyor.”

-Cogito dergisinin 1998’de yayımlanan 16. sayısında, AİHM’nin DGM’lere ilişkin kararının ardından yazdığı “Türkiye Sırat Köprüsünde” başlıklı yazısından:

“...Türkiye sırat köprüsündedir. Ya silkinecek ve hukukun üstünlüğüne, insan hakları ve özgürlüklerine sahip çıkacaktır. Ya da insan haklarına, hukukun üstünlüğüne asgari saygıyı göstermediği gerekçesiyle Avrupa’nın dışına itilecek ve kendi utancıyla baş başa yaşayacaktır. Tercihimizin sorumluluğu hepimize ait olacaktır.”

Olanları da yazmıştı, olacakları da                                             AHMET ŞIK

“PUSU Devletin Yeni Sahipleri” kitabından:

 “...1970’lerin ortalarından itibaren polis teşkilatı içinde örgütlenen Gülen cemaati 30 yıl içinde istediği gücü dilediğince kullanabilecek kıvama gelmişti. Polis okulları ve akademideki örgütlenmenin bir diğer önemli ayağı Personel Daire Başkanlığı’ydı. Bu yolla cemaate mensubu olarak bilinen polislerin hangi göreve atanacağı da belirleniyordu. Cemaatin en önem verdiği birimler İstihbarat Daire Başkanlığı, Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı, Terörle Mücadele Daire Başkanlığı’ydı. 2000’li yılların başında stratejik önemdeki bu üç daire hemen hemen cemaatin kontrolüne girmişti. Burada önemli bir anekdot olarak cemaatin yargıda da aynı şekilde örgütlendiğini belirtmekte fayda var. Öyle ki Ergenekon soruşturmalarının görüldüğü özel yetkili mahkemelerin kadrosu dahi Demokrat Yargı Derneği’nin Eşbaşkanı Orhan Gazi Ertekin’in iddiasına göre 2004’ten, 2005’ten bu yana hazırlanıyordu...” “...31 Mart 2012’de cemaate yakınlığı ile bilinen Türk İşadamları ve Sanayicileri Konfederasyonu’nda (TUSKON) konuk olan Başbakan Erdoğan bir bölümü cemaate yönelik olan konuşmasında dikkat çekici açıklamalar yaptı. Erdoğan, cemaatle aralarındaki savaşta “ateşkes” ilan edildiğini, “Bugüne kadar birlikte yürüdüğümüz arkadaşlarımızla, dostlarımızla, kardeşlerimizle ayrılığa düşmeden el ele, omuz omuza beraber yürümeye devam edeceğiz. Bugüne kadar, hiçbir zaman bize “ben” demek yakışmaz..” diye duyuruyordu... Tarafların kamuoyu önündeki “ateşkes anlaşması” bu şekilde olmuştu. Ama bu durumun geçici olduğunu elbette zaman kanıtlayacak. Cemaat hep yaptığı gibi, bir kez daha gücü görünce taktiksel bir geri çekilmeye başvurmuştu. Görünen o ki, tıpkı 28 Şubat darbesinde olduğu gibi bu taktiksel geri çekilme sürecini yeterli güç ve istihbarat toplamakla geçirecek olan cemaat, zamanı geldiğinde yine kuşandığı kılıcı sallamaktan geri durmayacak...”