Asistan Mumcu’nun kaleminden: Özgürlükleri halk getirdi

Asistan Mumcu’nun kaleminden: Özgürlükleri halk getirdi...

26 Ocak 2020 Pazar, 02:00
Asistan Mumcu’nun kaleminden: Özgürlükleri halk getirdi
Abone Ol google-news

İKİNCİ MEŞRUTİYET

Türk siyasal tarihinde “hürriyetin ilanı” olarak tanımlanan İkinci Meşrutiyet, Genç Türkler’in yurtiçinde ve dışındaki özgürlük savaşlarının sonunda ortaya çıkmış bir siyasal devirdir. Bu devrin İkinci Meşrutiyet’e yol açmış önemli olayları vardır. Bunlar “Osmanlı Terakki ve İttihat Heyeti İçtimaiyesi” tarafından Manastır Valisi’ne gönderilen ve hükümeti gayrımeşru bir hükümet olarak niteleyen 23 Haziran 1908 beyannamesi ile Rumeli mitingleri ve saraya çekilen telgraf olarak sıralanabilir. Bu son olaylarla saray büyük bir ayaklanmanın varlığından şüphelenmiş ve devrin iktidarı çaresiz kalarak meşrutiyeti ilan etmişti. Manastır vilayetinde Harbiye Mektebi Ders Nazırı Binbaşı Vehip Bey tarafından ilan edilen İkinci Meşrutiyet, bu girişimin “Kanuni Sultan Süleyman devrinden beri padişahla millet arasındaki kafesi” yıktığını “adalet, meşveret, müsavat, hürriyet ve uhuvet” ilkelerini kabul ettiğini ve Meşrutiyet’in “yetimlerin gözyaşlarını dindirecek..” Kanunu Esasisi’nin tüm sorunları çözümleyeceğini duyuruyordu.

HAFİYELİK KALDIRILDI

Rumeli’deki bu kaynaşma, sarayı zorunlu olarak İkinci Meşrutiyeti ilana zorlamış, padişah bir “irade-i saniye” ile kendi yerleştirdiği diktatörlüğü kendi eliyle kaldırır bir tutuma yönelmişti. Siyasi suçlular affedilmiş, af yetkisi genişlemiş ve hafiyelik kaldırılmıştı.

Padişah Abdülhamit, 2 Temmuz 1908’de Meşrutiyet programını Hattı Hümayun’da belirtirken, anayasal gelişmelerin kısa bir özetini veriyor ve\kendisinin meşrutiyet ilanı için gerekli koşulların var olduğu kanısına vardığını açıklayarak hak ve özgürlüklerin de kabul edildiğini duyuruyordu. Bazı yazarlar, Rumeli’deki İkinci Meşrutiyet’e yol açan siyasal gelişmelerin Osmanlı Devleti’ndeki reform teşebbüslerinde ilk kez halk unsurunu ortaya çıkardığını ileri sürmektedirler. Bu görüş gerçek olarak kabul edilirse, İkinci Meşrutiyet’in getirdiği özgürlükleri sarayın değil halkın getirdiğini kabul etmek gerekmektedir. Tanzimat dönemlerinde saraydan halka yönelen reform istekleri, bu yazarlara göre ilk kez halktan saraya doğru bir yön ve güç kazanıyordu. Bu gözlemin çıkaracağımız sonuçlar bakımından önemi vardır. İkinci Meşrutiyetçiler sadece 1876 Anayasası’nın yürürlüğe konması ile yetinmemişler ve bazı anayasa değişiklikleri yaparak padişahın yetkilerini kısıcı ve parlamentoya yetki tanıyıcı hükümler getirmişlerdi. Bu yeni değişikliklerle parlamenter sistemi andırır bir anayasal denge kuruluyor, haberleşme gizliliği, toplanma ve dernek kurma gibi özgürlükler kabul ediliyordu.

İTTİHAT VE TERAKKİ CEMİYETİ

İkinci Meşrutiyet siyasal bilinçlenme açısından önemli bir aşamadır. Bu devirde kitleler ilk kez siyasal fikir ve siyasal örgütlerle karşılaşma olanağı bulmuşlar ve bu koşullara bağlı olarak da bir kamuoyu oluşmaya başlamıştı.

Bu devrin siyasal örgütü “İttihat ve Terakki Cemiyeti”dir. Bu dernek çatısı altında saltanatı yıkmak isteyen her tür siyasal düşüncede aydınlar yer almıştı. Bu nedenledir ki, iktidara gelindikten sonra ne yapılacağı konusu kesin ilkelerle saptanmamış; zaman zaman Türkçülükten İslamcılığa, Osmanlıcılıktan liberalliğe, hatta laikliğe ve devletçiliğe yönelinmişti. Program ve tutumunda kararlı ve tutarlı da değildi. Abdülhamit ile mücadelede anayasa ve hürriyet romantizminin sözcüsü olan İttihat ve Terakki çok geçmeden, anayasanın eylemsel geçerliliğine karşı çıkmış ve anayasayı uygulamamanın yollarını aramıştı.

KISIR ÇEKİŞMELER

31 Mart gerici ayaklanmasından sonra İttihat ve Terakki’nin tutumu daha da sertleşmiş ve bir süre sonra kısır siyasi çekişmelerle Abdülhamit devrinin yıkıldığı noktaya yeniden gelinmişti, İkinci Meşrutiyet sonrası devrinin en ilginç olayı 31 Mart siyasal gelişmelerin dönüm noktası olmuştur. 31 Mart gerici ayaklanması, şimdiye dek birçok açılardan değerlendirilmiştir. Ancak, bu gerici hareketin sadece İslamcı-teokratik nedenlerle ve amaçlarla yapılmadığı bu hareketin temelinde yabancı parmağı bulunduğu ileri sürülmekte ve bu görüşlerde tarihsel belgelerle kanıtlanmaktadır. (Avcıoğlu, Doğan, 31 Martta Yabancı Parmağı, Bilgi Yayınevi, 1969. Yazar, bu incelemesinde İngiliz ve Alman emperyalizminin 31 Mart’taki rollerine değinerek, devrin siyasal kadroları ile bu devletlerin yakınlıklarını anlatıyor ve 31 Mart’ın baş sorumlusu Derviş Vahdeti’nin bir İngiliz kuklası olduğunu ileri sürüyor.)

GERİCİ-İLERİCİ AKIMLARI

31 Mart’ın bu yeni gözlemlerle aydınlanması sadece tarihsel değil fakat aynı zamanda aktüel önem taşımakta, Türkiye’de devrim ve demokrasiyi tehdit eden tehlikelerin kaynaklarını belirtmektedir. Bu nedenle konunun daha üzerinde konuşulmaya ve araştırmaya muhtaç yönleri de vardır. Gerici-ilerici akımlar gözlemi ve stratejisi yapılırken sadece gericiliğin ve ilericiliğin soyut nedenleri üzerinde durulmamalı, altyapı ilişkileri ile uluslararası ekonomik gelişmelerde gözden kaçırılmamalıdır. Siyasal düzenlerin ve örgütlerin bu gerçeklerin bir sonucu olduğu düşünülürse, İkinci Meşrutiyet’in ve 31 Mart gerici ayaklanmasının siyasal değerlendirilmesinin henüz başında olduğumuzu söylemek gereksiz bir abartma sayılmamalıdır. Konuyla ilgili araştırmalar eski değer yargılarını değişmeye zorlayacak kadar güçlüdür. Batılılaşma ve demokratlaşma hareketlerini yeni baştan değerlendirmek zorunluluğu kendini artık güçlü bir şekilde duyurmaya başlamıştır.

NE ZAMAN SONA ERDİ?

31 Mart gerici ayaklanmasından sonraki devir, fiili bir tek parti devri olarak tanımlanmaktadır. Meşrutiyet’in ilanından 31 Mart’ın ortaya çıktığı günlere kadar Osmanlı toplumu her türlü siyasal fikrin konuşulduğu bir ortam haline gelmiş, bu ortamda “hürriyeti ilan edenler” memleketin hürriyet ve meşrutiyetle yönetilemeyeceği sonucuna varmışlardır. Bu siyasal olay ve yargı, Türk demokrasi geleneğinin bir toplumsal özelliğine dayanmaktadır. Özgürlük babaları, biraz sonra özgürlük katilleri olmaktadır. Bu sonuç acaba politikacıların iyi ve kötü olarak ayrılmalarının bir sonucu mudur yoksa altyapı ilişkilerinin kaçınılmaz bir gereği midir?

 İkinci Meşrutiyet devrinin ne zaman son bulduğu konusunda çeşitli görüşler ileri sürülmektedir. Profesör Zafer Tarık Tunaya, bu devrin hukuken saltanatın kaldırılması tarihi olan 2 Kasım 1922’de ve siyasal bakımdan İlk Büyük Millet Meclisi’nin kurulması ile son bulduğunu ileri sürmektedir.

Bu devir, demokratik hayatımızda iki büyük siyasal partiye dayalı; kısır çekişmelerin ve siyasal kavgaların hüküm sürdüğü bir siyasal dönemdir.