Bazen gereklidir beyaz yalanlar

Göçmenlik sorununu insancıl ve duygusal bir yaklaşımla ele alan, vasat bir dram: “The Good Lie-İyi Bir Yalan.”

29 Mayıs 2015 Cuma, 09:50
Abone Ol google-news

Bütün ülkeyi ölüme, acıya boğarak yıllarca sürecek olan bir iç savaşın darmadağın ettiği Sudan’da, 1983’te kuzeyle güney arasında patlak veren kanlı çatışma sahneleriyle başlayan “The Good Lieİyi Bir Yalan”, köylerine saldırılıp ebeveynleri katledilen Sudanlı Deng kardeşlerin dokunaklı hikâyesini anlatan bir ABD-Kenya yapımı.

Yönetmen koltuğundaysa, öteden beri Amerikan sinemasıyla rekabet edemeyip yetiştirdiği değerleri de kısa sürede Hollywood’a kaptıran Kanada sinemasının Qebec kanadından Philippe Falardeau oturuyor.

 

Sudanlı köylüler...

2011’de, yabancı dilde en iyi film Oscarı’na Kanada’dan aday gösterilen “Monsieur Lazhar-Canım Öğretmenim”iyle tanıdığımız yönetmen Falardeau’nun Afrika ve ABD’de Sudanlı amatör oyuncuları yöneterek ilk kez İngilizce çektiği “İyi Bir Yalan”, doğada (inekleriyle beraber) alabildiğine basit ve sade yaşayan, saf ve naif Sudanlı köylülerin, uygarlığın teknolojik gelişmelerle doruğa vurduğu, günümüzün en büyük tüketim toplumu olan ABD’deki modern ve Amerikan tarzı hayatla karşılaştıklarında neler olacağına odaklanan bir dram özetle.

Öldürülmekten kaçıp Etiyopya ve Kenya’ya doğru aç-susuz kilometrelerce yürüyüp cesetler dolu nehirlerden geçerek bir mülteci kampına varan Deng kardeşlerden doktor olma heveslisi Mamere’le (Arnold Oceng) sürekli İncil taşıyan kızkardeşi Abital’e, doğrucu Davud Jeremiah’la (Beşiktaşlı Demba Ba’yı andıran Ger Duany) mekanikten iyi anlayan Paul (Emmanuel Jal) da katılıyor.

Kampta büyümüş bu gariban Sudanlılara yıllar sonra piyango vuruyor ve Amerikalılarca Kansas City’ye gönderiliyorlar 2001 baharında.

Oldukça dağınık yaşayan görevli Carrie de (geçen yıl oynadığı “Wild”la dikkati çekmiş Reese Witherspoon) bu ağır travma geçirmiş, yeni bir hayat kurma çabasında ve kültürel uyum sağlama sürecindeki Sudanlı göçmenlere ev-iş bularak yardımcı oluyor, kendi de onlardan çok şey öğrenirken.

Finalde öldüğü sanılan büyük kardeş Theo’yla (Femi Oguns) ona yerini veren Mamere’in birbirlerine kavuştukları o göz yaşartıcı duygusal çekim gibi yoğun insancıllığıyla öne çıkan film sonuçta bütün insanlar kardeştir mesajıyla akılda kalıyor.

 

İnsancıl boyutuyla iz bırakıyor

Yönetmen Falardeau’nun, gerçek olaylardan yola çıkan Margaret Nagle’nin senaryosundan çektiği insancıllığının yanı sıra farklı kültürlerin karşıtlıklarının vurgulanmasına dayalı, beylik bir mizahı da barındıran ve adını da Mark Twain’in unutulmaz kahramanı Tom Sawyer’in ele avuca sığmaz, afacan arkadaşı Huckleberry Finn’in maceralarından alan bu film, kuşkusuz son derece etkileyici bir başyapıt değilse de seyircisini baştan sona perdeye bağlayan, insancıl boyutuyla iz bırakan, eli yüzü düzgün bir dram sayılabilir sonuçta.