Bir film festivalini geride bırakırken...

Bütün zor süreçleriyle birlikte iyi bir filmin ortaya çıkması başlı başına bir iddiadır. Çünkü filmi ortaya çıkaran(lar) gerçekler veya etrafımızda sürüp giden hikayeleri istedikleri biçimde anlatmaktan çok, hissettikleri ve gördükleri biçimleri yaratarak anlatabilmenin estetik kaygısına hatta gücüne sahip kişilerdir.

19 Ekim 2009 Pazartesi, 12:25
Abone Ol google-news

Temsil aracılığıyla sıradanlıktan kurtulmuş olan ‘dışarısı’, kabullenme duygusuyla seyirciye geri döner.  Bu nedenle birileri çıkıp da  film yapmaya karar verdiğinde, sorumlu  bir işe baş koymuş demektir. Çünkü bir filme soyunmuş kişi, yolunun, görsel ve işitsel bir algıya yönelik oluşturduğu anlamların, görünenin, o ilk bakışta kolaylıkla okunmayan ifadesine, naivite katmakla sorumluluğunu pekala kabullenmiştir. Film, anlatım olanaklarını kullanırken ortada duran gerçeği dönüştürmüş olmayı ummalıdır. Bu dönüşüm, son toplamda seyircinin bahsettiğimiz kabul duygusuyla gerçekleşmiş olur, seyircinin yalnızca ‘izleyen’ olarak durduğu noktadan davet edilerek ‘etkin’ olmaya çağrılı olduğu duruma geçer ve çemberi tamamlar.

Geleneksel bir anlatımı olsun veya olmasın, evrensel dili yakalayabilmiş bir filmde, seyircinin -en kötüye karşı dahi durduğu mesafede-  iyi niyetli adımı hissedilmektedir.

Burada sözünü ettiğim, iyi bir film örneğinin, “seçebilen seyirciye” yaşatması muhtemel coşkudur. İşte bu da kısaca, seyircinin yok sayılmadığı ya da seyirciyi sıradan şeylerle avlamaya çalışmayan estetik kaygı  olarak adlandırılabilir. Bunun  ardından sormak istediğim ilk soru, ulusal film festivallerimiz, seyirciyle olan ilişkisini nasıl bir noktada tutmaktadır?

 

Festivallerde Estetik Kaygı

Film festivalleri, Batı’da uzun zamandır kullanılagelen, ülkemizde de son yıllarda seyirci düzeyinde de sıkça kullanılan ‘festival filmi’ mantığını sahiplenen veya öyle olmasını dilediğimiz bir toplu gösterim zeminidir. Ülkemizde festivallerin özerkleşmesi veya tam olarak mantığına uygun bir işlev kazanması anlamında ne kadar mesafe aldığı tartışılır bir konudur. Zira, idealize ettiğimiz bir ulusal sinema ve endüstriye koşut olarak tasarlanmış festival kavramının, ülkemizde henüz kusursuz olarak yönetileceğini beklemek pek zor görünmektedir. Toplum, politik yapılanma, kültür gibi olgularla arasında homojen bir bağ bulunan sinemanın, o toplumun seçmeyi bilen sinema izleyicisini yaratmasına ilişkin yeteneği, öngörülerle ve pek tabi bilinçle oluşması gereken, sürece dayalı bir olgudur.

Öncelikle yerleşik halkın, beraberinde özellikle üniversite öğrencileri ve aydınların yoğun olarak takip etmesine teşvik edilmiş  bir festivalin doğru sinyaller vereceği düşüncesindeyim. Festivali festival yapan bu gerçek buluşmadır. Diğer türlüsü, benzer sektörlerden, basınla veya sadece sinemayla ilişkili insanların seçkinci buluşması pek de uzağa gitmeyen, kitle kültürünün nabzını yoklamayan bir toplantı olacak, sonucundaki bazı ödüllendirmeler de spekülatif malzemelere meydan verecektir. Oysa tam anlamıyla son dönem sinema takipçisi gruplarla buluşan bir festival, vereceği  mesaj gereği politiktir, idealdir. Çünkü alkışın, hem de sezgilerin ve aydınlanma isteğinin kucağından çıkan alkışın hep bir tavrı vardır. Ulusal mı olsun, uluslar arası mı olsun kıskacında film festivallerimizi tartışıyor olmaktansa, yeni yönetmenlerimizin filmlerine daha fazla şans tanıyan, toplumsal tavrı ve retoriksel arka planı da olan, salt, önemli isimlerin önerilerinden geçerek gelmemiş, belki düşük bütçeli ama  doğru filmlerin sayıca çok daha fazla olduğu alanlar haline dönüşebilmelidir. Festivaller bu anlamda yaşamaya ve dönüşmeye devam etmelidir. Jüri ve oyuncu tartışmaları, bunların basında yer alışının festivali hafifleten ve kuramsal tartışmalardan da uzaklaştıran olumsuz izlenimleri, sadece bunun takipçisi olmayı seven depolitize seyirci profilini yaşatmaya, daha ilgili ama olanaksızlıklardan muzdarip kitleyi ise uzaklaştırmaya devam etmektedir. Festival’de yarışma hakkı kazanan filmlerin aralarında zaman zaman festivalin zengin fotoğrafı oluşabilsin kaygısıyla, bazı filmlerin sanatsal yetersizliklerine rağmen içeriğe dahil ediliyor oluşu bir çelişkidir. Beri yandan, festivalin çıtasına uygun olmadığı için kabul edilmeyen filmlere oranla, bu çizgiyi yakaladığı “kabul edilmiş” filmler arasındaki niteliksel farklar konusunda tartışmalar ve görelilik, jüri yapılanmasının hala tam olarak netleşmemiş olmasından da kaynaklıdır. Festivallerin amacı, beklenti içinde olan heyecanlı kitlelere yeni filmleri ulaştırmak ve tatlı bir rekabet yaratarak ulusal sinemanın yükselişine katkı koymaktır. Seyircimizin, “ünlülük” kavramıyla olan ilişkisini biraz geri plana alarak, tüm anaç tavrını, doğru örnekler izlemeye yönelik kullanabilecek düzleme gelebilmesi için kendisini geliştirmeye ihtiyacı vardır. Buna sığınarak, üniversiteli potansiyeli de yok saymamak gerekmetedir. Sinema derneklerinin ve platformlarının yapılanmaları içindeki sorunları halleder halletmez gerçek sinema emekçilerinin, potansiyel üreticilerinin ve  tutkunlarının kendilerine katılımlarını sağlamaları da festivallere olan katkıyı arttıracaktır.

Film festivalleri yaşamalıdır. Yaşamaları için  gereken arayış ve disiplinin, her geçen yıl daha fazla iyi film örneğiyle sağlanması ve festival içeriğinin biçimine baskın gelerek estetik kaygının kaybedilmemesi dileğiyle…