Bir toplumsal varlık ve kimlik sorunu: Türk olmak

Sevgili okuyucular, bir ülke kendini yadsıyacak kadar değişemez. Arap’ın Araplığı, Almanın Almanlığı, Amerikalının Amerikalılığı, tarihin toplumlara verdiği ve kazandırdığı niteliklerdir. Üzerlerinde olumlu, olumsuz sonsuz yorum yapılabilir. Bunlar kişiye özel değildir. ‘Bunlar beni ilgilendirmez’ diyenler, kendilerine Tanrı da diyebilirler. Fakat bu sadece doktorları ilgilendirir.

05 Aralık 2014 Cuma, 13:24
Abone Ol google-news

Batılılar, yüz elli yıl önce Türkleri Anadolu’dan kovmayı planlıyorlardı. Din de onları ilgilendirmiyordu. Ben Çerkezim, Gürcüyüm, Lazım, Kürtüm desek de dünya yine ‘bilmem ne kökenli Türk’ der. İskoç, İtalyan, Yahudi, Rus kökenli olmak ne Amerikalıyı Amerikalı olmaktan, ne Fransızı Fransız olmaktan çıkarmaz. Geçen gün Dünya pateni şampiyonluğunu kazanan Rus şampiyon patencisi Toktamış-eva idi.

Babam Ruslara esir düşmüş bir Türk subayı idi, ama Çerkezdi. Bu bağlamda her şey günümüzde anlamını yitirmiştir. Müslüman pasaportu yok. Yabancı sınırında ‘Ben Müslüman ya da Osmanlıyım!’ diyemezsiniz. Bunu değiştirecek gücünüz yok! Çinli, Bizanslı, Arap, Rus ve Avrupa tarihleri bize Türk dediler. Osmanlı ise Türklere Etrak-ı bi-idrak (Akılsız Türk!) diyordu.

Dünya ansiklopedileri bizden Türk sözcüğü altında söz ediyor. Araplar Irak’ta Türkleri esir aldılar, Osmanlıları değil. Erbakan bir Türk otomobili yapmak istemişti. Paramız TL. ‘İstanbul is not Constantinople’ ve Ayasofya bir Türk camisi değil. Biz Türk pilavı, Türk baklavası yiyoruz. Bunların milliyetçi ideoloji tartışmaları ile ilgisini kuranlar bir şey bilmeyenlerdir. Milliyetçilik, solculuk, dincilik, radikallik, liberallik, tümü çağdaşlık değil sadece aymazlıktır.

Bu evrensel olgular üzerinde, ileri geri söz söylemek, tarihi değiştirmez. Beğensek de beğenmesek de bu varlıkları yok etmek gücü kimsede yok. Türkiye’yi dünya tarihinde adı Türk olan Müslüman Türkler kurdu. Osmanlıyı da onlar kurmuşlardı.

125 MİLYON İNSAN

Türkiye içinde ve dışında, kendilerine Türk denen ve Türk diyalektleri konuşan 125.000. 000’u insan var. Bu kadar Yahudi, Rum, Ermeni, Gürcü, Hollandalı, Norveçli, Finlandiyalı, Danimarkalı, Macar, Polonyalı Sırp, Bulgar ve İrlandalı, Vietnamlı, Afganlı, Kürt ve daha pek çok toplum yok. Bu hatırı sayılır bir tarihi varlıktır. Eski Dünya Tarihinde Türkler kadar çok devlet kuran, oturduğu coğrafya Çin’den Karadeniz’e uzanan bir başka insan grubu da yok. Bu tarihinin yadsınamaz olgusudur. Ama bir yücelik olgusu değil. Kişi ya da partilerin tavrı bu uzun tarih içinde bir nokta bile değildir.

Biz Müslüman Türklerin kurduğu ve Türkiye adını taşıyan ilk çağdaş İslam ülkesinde, eğri büğrü de olsa, yaşıyoruz. TC, ordu, bakanlar, cumhurbaşkanı, meclis, Türkiye ve Türk ad ve sıfatını taşıyor. Ne anayasayı değiştirerek, ne heykel kırarak, ne de imam-hatip okulları açarak bu evrensel gerçeği değiştirecek bir güç oluşamaz. Sadece dünyaya katılmayı zorlaştıran kargaşa olur. Bunu kendi aramızda çözemezsek, dünya konjonktürünün temizlemek zorunda kalacağı bir evrensel pürüzdür.

Sevgili Okuyucular,

Bu tarihi varlık ve onun değişmeyen tarihi adı, zaman içinde oluşan başka gerçekleri yok etmez. Kürt, Gürcü, Süryani, Sünni, Şii, erkek, kadın, farklı olan, farklı kalan ve başka şeyler isteyenler çağdaş toplumun özgür ortamında onu dile getirebilirler. Ama tarihin tanımladığı bir olgu yok olmaz. Yok etme çabaları da hemen hiçbir zaman işe yaramadı. Gerçi kavga da eksik olmadı. Bunu da yadsımamak gerek.

Ne var ki çağımız daha önemli ve acil sorunlarla boğuşuyor. On günlük bir elektrik kesintisi bütün Türkiye’yi on yıllık Ortadoğu savaşı kadar etkileyebilir.

TOPLUMU AYRIŞTIRAN CEHALETTİR

Sevgili Okuyucular,

Bizim örneği olmayan tarihimizin, kahramanlık hikâyeleriyle ilişkisi yok. Arkasında bozkır yaşamının, coğrafyanın, sayısal olguların, nedenlerini saptamak olanaksız tarihi koşulların yarattığı 2000 yıllık bir karmaşık, olasılıkla bazı boyutlarıyla karanlıkta kalacak bir insanlık tarihi var. Bunun bugüne ulaşan bir bölümü Türkiye ve Türkçe konuşan insanlardır. Bu 2000 yıllık bir gelişmenin yoğun olarak biriktiği Türkiye’de bu toplumu bütünleştirmek için yeterli olmamasının nedeni akıl almaz bir cehalettir. Bunun arkasında uzun süren bir Osmanlı geri kalma tarihi var. Türkiye’nin temel sorunu, çağa yetişmek için sorması gereken sorular yerine, modası geçmiş politik kategoriler içinde, çağdaş durumu sorgulamaya çalışmaktır. Oysa dünyanın bütün ölçütleri son yarım yüzyılda tümüyle değişti.

Türkiye’de hâlâ ne geçmişin ne günümüzün ne de geleceğin doğru değerlendirilmesi yer alıyor. Televizyonlarda içi boş hamasi programlardan geçilmiyor. Bilim ve teknoloji neredeyse yok. Sanat yerine sadece yüzeysel eğlence. Tarihlerde yazılı gerçekleri, milliyetçiliği, Müslümanlığı sorgulamak günün sorunu değil. Müslümanlığın kendisini değil, bugünkü durumunu sorgulayan ve sorgulatanlar Hıristiyanlar. Osmanlı’nın Etrak-i bi-idrak’ini hâlâ doğru buluyorlar. Bu yoz düşünceler emperyalizmin ve eskimiş bir sömürü düzeninin bulandırdığı sularla besleniyor.

Milliyetçilik eskimiş bir ideoloji olabilir. Fakat ‘Türk olmak beni ilgilendirmiyor’ demek, ‘içinde yaşadığım toplum beni ilgilendirmiyor’ anlamına gelir. O, toplumla birlikte yaşadığımız sürece anlamsızdır. Söyleyeni sadece insan düşmanı yapar. Arkadaşınızın, ailenizin, sevgilinizin sokaktaki adamın varlığına tahammül ediyorsanız, kendinizi aldatmayın. Duygulardan bağımsız özel bir yapınız varsa, psikolojik bir hastalığınız var demektir. Bazı vahşi hayvanlar yalnız başlarına yaşıyorlar. Ama insan yaşamıyor. Sorgulanacak olan ideolojik nedenlerle bu tavırları takınanların, bir yandan, ülkenin geleceğine ilişkin ciddi endişeler taşımalarıdır.

Toplumdan soyutlanmış bir çözüm söz konusu olmadığı için, ülkenin durumundan dertlenen herkesin toplumun kimliğine sahip çıkması gerekir. Bu modası geçmiş bir milliyetçilik tutumu değildir. Aynı dili konuşan milyonlarca insanla iletişim bağlarını reddetmek olanağı olmadığı için, bu topluma ulaşmak bir insanlık görevidir. Bunu yapmak kişinin kendine özgü düşüncelerini, sevgi ya da nefretlerini de değiştirmesini de zorlamayabilir.

YENİ BİR SÖYLEM AĞI YARATMAK

İnsan toplumsal konumu, hasta olmadıkça, yadsıyamaz. Eğer dertleniyorsanız zaten reddetmiyorsunuz. O zaman sadece bir tek çözüm var: Sorunların yapısını, anlayacağı şekilde, topluma ulaştırmak. Kuşkusuz milyonlarca insana ulaşamazsınız. Herkes örgütlü çalışmak istemez. Fakat şimdiye kadar gerçekleşmemiş bir söylem ağının yaratılması için böyle bir çaba gerekiyor. Çağın sorunu budur. Gençler Faceboook, Twitter ve benzer iletişim kanallarıyla böyle bir bilgi ağı kuruyorlar. Dünya da bu bağlamda çekişmeler var. Fakat bu çağdaş yaşam ve konjonktürün bir parçası olmak zorundadır. Karşı çıkmak da olanaksızdır. Onun için eski dünyanın söylemleriyle yaşayan kurumlar son günlerini yaşıyor. Ama bu son ne kadar sürer? Bunu bilmiyorum.

Sevgili Okuyucular,

Alman Reich’ının diktatörlüğünün son yıllarında Berlin Filarmoni Orkestrasının yaşamı ile ilgili ünlü yönetmenler, müzisyenler ve onlardan kalan bir kaç müzisyenin hikayeleri, konser anıları, savaş sonu Avrupa’sı, yok edilmiş Berlin’in görüntüleri, Goebbels ve Hitler’in teatral ve artık komedi haline gelmiş tavırları ile örülmüş olağanüstü bir film seyrettim. Alman Nazi Reich’ı, müzisyenleri bir propaganda aracı olarak kullanmak için savaşa katılmaktan muaf tutmuş, fakat büyük bir baskı altında, savaşın son gününe kadar çalıştırmıştı. Bu Almanya gibi bir uygarlık merkezinde insanlığın düşebildiği zavallılığın acı verici bir gösterisi idi.

İnsanlık? Nasıl ulaşılır?

Partilerin seçtikleri değil, toplumun doğal düşünenleri halka geleceği anlatan söylemi yaratmaya başlamalılar.