Bir zamanlar sinema: Herkes sever ama neden acaba?

Füruzan bir söyleşisinde “Sinemayı herkes sever” diyor. Ama neden herkes sever acaba? Herkes bale sever, diyemiyoruz, opera sever, diyemiyoruz örneğin...

25 Mayıs 2021 Salı, 13:10
Abone Ol google-news

Füruzan

Bir zamanlar” diyorum çünkü sinemanın ta başından buyana egemenliğini artırarak sürdürdüğünü bilmeme karşın yeni kuşaklar için ne anlama geldiğini bilmiyorum. O yüzden eski kuşaklar için konuşabileceğim yalnızca. Yeni kuşaklar sinemaya eskilerden daha çok düşkünler ama nesine?

Bugüne kadar –yaşlı ya da genç, eğitimli ya da eğitimsiz– hiç kimsenin sinemayı sevmediğini söylediğini duymadım. Hürriyet Kitap ekinin 14 Mayıs 2021 sayısında Füruzan’la yapılmış bir söyleşi okudum. O söyleşide Füruzan da “Sinemayı herkes sever” diyor. Benim de gözlemim o zaten ama neden herkes sever acaba? Herkes bale sever, diyemiyoruz, opera sever, diyemiyoruz örneğin.

Füruzan’ın Benim Sinemalarım’ını yeniden okudum. Belki sinema konusunu bana ilham eden şey o kitap oldu. Bu arada kitapla ilgili ilk gözlemimi söyleyeyim hemen, Füruzan’ın “ökse otuna” yakalanmış öykü kahramanları, o kahramanların yoksullukları, seçeneksizlikleri, yenikliğe yazgılılıkları, saygınlık ve onur savaşları gibi evrensel konuları hiç eskimemiş hatta daha da onmaz sorunlar haline gelmiş. Dilerim yeni kuşaklar da bu konulara duyarlıdır.

Benim Sinemalarım’da Alişan’ın öyküsü beni çok etkiledi. Onun sinema düşkünlüğü öyküde şöyle açıklanıyor: “Hiç yenik düşmeyen kahramanlar, acımasız silah çekmeler, öldürmeler ... bir güzellik, yiğitlik evreni...” Sinema sevgisinin ilk açıklaması budur çoğumuzun kafasında, yenik insanların yaşayamadıkları başarıları, aşkları sinema aracılığıyla yaşamış gibi olmaları, sahip olamadıkları güce sahip olmuşluk duygusunu tatmaları.

Sam Shepard

Ama sinemada herkes her zaman kazanmıyor, yalnızca başarı yok, diyeceksiniz, doğru. O zaman edebiyata yansımış bir başka sinema öyküsünden daha söz edeceğim. Sam Shepard biliyorsunuz hem aktör hem tiyatro yazarı hem senarist hem film yönetmeni hem de edebiyat yazarı. Onun Motel Günlükleri adlı bir kitabı var. O kitapta Shepard kendi çocukluk anılarını, filmcilik deneyimlerini de anlatıyor. “Anlatıyor” dediğime bakmayın, öyle az şey anlatıyor ve buna karşılık okurda öyle büyük duygulanım dalgalanmaları, zihninde öyle büyük soru işaretleri yaratıyor ki şaşarsınız bu ustalığa. Pek az yazarda var bu, dersiniz.

Bir film ekibi taşrada bir yerde film çekiyor. Filmde o yöre insanlarından bazılarını figüran olarak kullanmışlar. Çekim bitiyor ve film ekibi de gitmek üzere toparlanmış. Anlatıcı, ekibin kaldığı motelde tam asansörden inecekken asansöre bir kız biniyor. Kız, başrol oyuncusu kadının dublörünü oynamış olan kız. Film ekibi “çekip giderken kendisi burada kalacağı için kurtulmak istediği bu kasabada bırakılmış, terk edilmiş yerel bir dublör olmanın acısı” içinde. Anlatıcı, kıza acıyor, onu odasına davet ediyor. Kız üzüntüsünden kendini pencereden atmaya kalkınca anlatıcı, “Bak, dedim, değmez, budalaca bir film alt tarafı” diyor. Kızın yanıtı hiç beklenmedik bir yanıt: “Hayat kadar budalaca değil.”

Kızın sinemayı hayat kadar saçma, açıklanması zor bulmadığını anlıyoruz ama bu da doğaldır elbette çünkü ne de olsa sinemada hayatın anlamlı kılınmış bir parçasını seyrediyorsunuz, kendi hayatınızda belki de bir anlam bulamazken.

Yine aynı kitapta, Motel Günlükleri’nde bir öykü var. “Bir gitarcı tanıyordum. Radyoya ‘can yoldaşı’ derdi” diyor anlatıcı. Bu gitarcı “Radyoyla birlikte uyuyordu. Radyoyla konuşuyordu. Radyoya karşı çıkıyordu. Uzak bir radyo ülkesinin varlığına inanıyordu.”

Sinemaya da uygulanabilecek bu radyo sevgisinde, anlatıldığı biçimiyle, insanın özlemlerinin nicesi gizli. Bir yazımda edebiyat okurluğunun çok eğitici olduğunu söylemiştim. İşte böyle, Sam Shepard o kızı niçin anlattı, o kıza niçin o yanıtı verdirdi diye düşünmek zorunda kalırsınız.