Buket Uzuner: 78 kuşağı inatçı gururlu insanlarız, vazgeçmiyoruz

Düşünce ve İfade Özgürlüğünü alan yazar Buket Uzuner Cumhuriyet’e konuştu: “ İddia ediyorum ki, 1980 darbesi dünyanın amacına en fazla ulaşmış askeri darbesidir- o darbe memleketin en iyi yetişmiş, en zeki evlatlarını yemiş, bitirmiştir. Sonrasını hepimiz biliyoruz. Şunu da eklemeden geçmeyeceğim: biz 78 kuşağı inatçı, gururlu ve umutlu insanlarız; yani yazmaya, çizmeye, konuşmaya, iyinin yanında dayanışmaya devam ediyoruz. Vazgeçmiyoruz. Bu anlamda Türkiye Yayıncılar Birliği’nin 25 yıldır verdiği ödül, bu direnmenin de sembolik bir desteğidir.”

29 Ocak 2021 Cuma, 06:00
Buket Uzuner: 78 kuşağı inatçı gururlu insanlarız, vazgeçmiyoruz
Abone Ol google-news

Türkiye Yayıncılar Birliği’nin bu yılki Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülü’nün sahibi olan yazar Buket Uzuner, “Biz 78 kuşağı inatçı, gururlu ve umutlu insanlarız; yani yazmaya, çizmeye, konuşmaya, iyinin yanında dayanışmaya devam ediyoruz. Vazgeçmiyoruz. Bu anlamda Türkiye Yayıncılar Birliği’nin 25 yıldır verdiği ödül, bu direnmenin de sembolik bir desteğidir” diyor ve ekliyor: “Şunu asla unutmamamız gerekiyor: eğer özgür düşünce ve bunun ifadesine katlanamayan kişi ve sistemler tarih boyunca yasakla, sansür ve cezalarla fikirleri ve gerçekleri yok edebilselerdi, bugün dünya dönmüyor, Pir Sultan ve Nâzım şiirleri dillerde dolaşmıyor veya tıp ve eczacılık bilimi, aşılar ve ilaçlar hayat kurtarmıyor olacaktı...” Uzuner’le hem ödülünü, hem de insanlığın geleceğiyle ilgili öngörülerini konuştuk.

Türkiye Yayıncılar Birliği tarafından bu yıl size verilen Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülü ile ilgili sosyal medyada yaptığınız açıklama bir hayli üzgün olduğunuz gösteriyordu. Ödül konuşmanıza ayrıca değineceğim ama ilk tepkinizi sosyal medyadan verdiğiniz için oradan başlayalım. Ödülün size verildiğini duyduğunuz ilk anda aklınızdan neler geçti?

Ödülün bu yıl bana verileceğini öğrendiğimde hem büyük onur duydum hem de çok üzüldüm. Onur duydum, çünkü hayatım boyunca düşüncelerine karşı olduğum kişilerinki dâhil, düşünce ve ifade özgürlüğünü savunan, hiçbir maddi veya manevî çıkar için bundan vazgeçmemiş, engeller karşısında da direnmiş biriyim. Aynı ödülü 1996 yılında Yaşar Kemal’in de alması da benim için önemli. Türkiye Yayıncılar Birliği, dünya yayıncılığı içinde şeffaf ve saygın bir yere sahip. Bunu ödülü veren kişi veya kurumun itibarının, ödülü de etkilediğini hatırlatmak için söylüyorum. Mesela, Kenan Evren’in cumhurbaşkanı olduğu yıllarda verilen Atatürk Barış Ödülü’nü, Atatürk’e duyduğu saygıyı özellikle belirtmesine karşın, bir diktatörün verdiği ödülü alamayacağı gerekçesiyle reddeden Mandela geliyor aklıma.   

“5.yüzyılda matematik ve bilim dehasıyla bağnazları korkuttuğu için yasaklanan ve öldürülen İskenderiyeli kadın felsefeci ve bilimci Hypathia’nın dediği gibi: ‘Düşünmek insanın hakkıdır. Düşünme hakkını koru. Yanlış düşünmek bile hiç düşünmemekten iyidir.’ Çünkü düşünmeyen ve düşündüklerini ifade edemeyen insanın aklı ve ruhu ölür, tamamen bir eşyaya dönüşür. Türkiye Yayıncılar Birliği’nin 25 yıldır düşüncelerini yazarak ifade eden yazar ve yayıncılara ödül vermesi aslında şu anlama gelmektedir: Ey Halkımız, bugün bu yazarlara, yayıncı, çevirmen, gazeteci veya sanatçılara uygulanan sansür yani susturma cezası yarın senin veya çocuğunun da başına gelebilir, bak o zaman hiç konuşamazsın, şimdi haklarına sahip çık.”

EN ÇOK GAZETECİ HAPSEDEN ÜLKE OLDUK

Neden üzüldünüz?

Üzüldüm, çünkü Türkiye’de kuşaklar boyu süren bu düşünce ve ifadenin yasaklanma çilesi, Allah aşkına, ne zaman bitecek? diye dertlendim. Tıpkı Osmanlı Dönemi’nde fikirleri ve ifadeleri yüzünden sürgünlerde süründürülen Tevfik Fikret ve Namık Kemal gibi onlarca şair (aralarında zindana atılan şair büyük dedem de var) Cumhuriyet Dönemi’nde Nâzım Hikmet, Sabahattin Ali, Orhan Kemal, 70’lerde Sevgi Soysal’lar, Ataol Behramoğlu, Zülfü Livaneli, Ahmed Arif gibi bugün de aynı nedenlerle sürgünde yaşamak zorunda kalan onlarca yazar, gazeteci, sanatçı, mesela Aslı Erdoğan gibi şiddetle adı bile yan yana gelmemiş yetenekli ve zeki insanlar var. Bakın sadece yüzde birini saydığım bu yazar ve şairlerin işleri ve emekleriyle kültürümüz nasıl zenginleştirdiklerini bir düşünelim. Bu insanlar olmasaydı edebiyat ve sanat dünyamızın nasıl kuraklaşacağını hayal edebilirsiniz. Bakın 1986 yılında “müstehcen”  unsurlar içerdiği iddiasıyla yazar Pınar Kür’ün “Asılacak Kadın” adlı romanının basımı durdurulmuş ve hakkında toplatma kararı verilmişti. Yazar ve yayıncısı Erdal Öz hakkında dava açılmış; iki buçuk yıl süren davanın sonunda "sanat eserlerinin pornografik eserlerle aynı türden bir değerlendirmeye tabi tutulamayacağı" gerekçesiyle hem kitap hem de yazarı ve yayıncısı beraat etmişti. O süreçte ben kendi ülkemde hâlâ yaşanan bu 19. Yüzyıla bile yakışmayan yasağına ve severek okuduğum Pınar Kür’ün ne kadar incinmiş olduğuna üzülüyordum. Aradan yüzyıl geçti. Benim içine doğduğum 20. yüzyıl bitti. Biz bu yüzyılda –verilen rakamlara bakarak- hapishanelerde en çok gazeteci ve yazarı olan ülkelerden biri olduk. Yüzlerce yazar, gazeteci ve akademisyen sürgünde, memlekete hasret yaşıyor. Ve 2020’de bu kez benim bir kitabım sansürlendi.

 Ben de onu soracaktım... 34 yıldır satılan ve okunan kitabınızın bugün sakıncalı bulunmasını neye bağlıyorsunuz?

“Ayın En Çıplak Günü” adlı öykü kitabım 34 yıl önce yayımlandı ve bugüne kadar ülkemizin tanınmış üç farklı yayınevi tarafından 19 kez yeni baskı yaptı. Bu yaklaşık 60 bin adet kitap etse, en az 120 bin yetişkin insanın bu kitabı okuduğunu varsayabiliriz. Kitabın içinde çocuklar için sakıncalı bulunduğu ifade edilen “Bir erkeğin Bilinçaltı Tutkusu” adlı öykü de dâhil, kitap zaten çocuklar için yazılmamış ve kitabın ne kapağında ne de başka bir yerinde de kitap çocuklara tavsiye edilmemiştir. Bir kere daha söylüyorum, yetişkinler için 34 yıl önce yazılan ve yayımlanan bir kitap, çocukların ahlakî değerlerini korumak için 2021 yılında içinde edebiyatçı bulunmadığı söylenen (eğer varsa lütfen açıklasınlar?) bir kurul tarafından yasaklanmış yani sansürlenmiştir. Şunu özellikle açıklamak isterim ki; 34 yıldır “Ayın En Çıplak Günü” adlı kitabın “Bir Erkeğin Bilinçaltı Tutkusu” öyküsünü okuduğu için ahlakî bir çürümeye veya muzır sayılacak bir şiddet davranışı görüldüğüne dair bir hastane veya hapishane kaydına rastlanmamıştır. Çocuklara gelince, onların bir yetişkin kitabı olarak bunu okuduğuna dair zaten kayıt yoktur. Müstehcenliğe ve ahlak konusuna gelince: “İHD İstanbul Şubesi Çocuk Hakları Komisyonu’nun 2018 raporuna göre, son 16 yılda 18 yaşın altında 440 bin çocuk doğum yaptı. Cinsel suçların yüzde 46'sının çocuklara karşı işlendiği, çocuğun cinsel istismarında Türkiye'nin dünya listesinde 3. sırada olduğu belirtildi.”  Gördüğünüz gibi, resmi raporlarda kitapların suç işleyenine rastlanmamış ama kitapların suçluları ve hainleri anlattığı sık sık görülmüştür. Daha da bir şey demiyorum. 

78 KUŞAĞI İNATÇI, GURURLU İNSANLARIZ

Konuşmanızda 21. yüzyılı çok daha farklı hayal ettiğinizi söylediniz. Neydi hayalleriniz ve neden bu hayaller gerçekleşemedi sizce?

Benim dahil olduğum 78 kuşağı, bir yandan Timur Selçuk, Cem Karaca dinler, Nazım Hikmet, Can Yücel, Gülten Akın ve Neruda, Seferis şiirleri okur, Sartre, Simone de Beauvoir, Nietzsche (artık ne kadar anlıyorsak?) tartışır, gerçeküstü ve fantastik sanat akımlarından etkilenir ve 1 Mayıs mitinglerine katılırken, bir yandan da Kubrick’in “Space Odyssey 2001” (Uzay Destanı) filmi ve içinde bizzat uzaylı bir melezin karakter olduğu Uzay Yolu dizisiyle büyümüş, lise yıllarındayken insanın aya ilk kez ayak bastığı o çok heyecanlı ânı yaşamış, zaman makinası mizahı Geleceğe Dönüş filmine uzun uzun gülmüş bir yaş kuşağıdır. Ayrıca bizden önceki kuşağın efsanesi John Lennon ile insanlığın sınırları yıkıp, tüm inanç ve ırkları kucakladığı bir dünya hayalini yüksek sesle özgürce ifade edebildiğini görmüş, biz de Pink Floyd’un “The Wall” albümüyle duvarların yıkılmasını haykırmış gençlerdik. Bizim kuşağın hayallerini anlatabilmek için şimdi genç olanlara bunları açıklamak zorundayım; çünkü bizler bitmekte olan 20. yüzyılın, gelecek için teknolojik olarak bambaşka olanak, olasılık ve şanslar getirmekte olduğuna inanmış bir kuşaktık. Elbette aramızda siyasi olarak nostaljik hayaller kuranlar da vardı ama onlar daima olur. Bizler çoğunlukla tıpkı ailelerimiz gibi bedava devlet okullarında dünya standartlarında matematik, fen (sayısal) dil (Türkçe dahil sözel) eğitim aldığımız için şimdikinden farklı olarak okuduğumuzu anlar, istatistikleri de kavrayabilirdik. Bunu şimdikileri küçümsemek için değil, Türkiye’nin geldiği durumun altını çizmek için söylüyorum. Kısacası bizler, 21.yüzyılda Türkiye’nin hukuk ve adalet, düşünce ve ifade özgürlüğü, kadın, çocuk, azınlık ve hayvan hakları, çevre hakları: (su, toprak, hava, tohum, ağaç etiği uygulaması) ve daha eşitlikçi özgür-çağdaş eğitim alanlarında özenilecek bir demokrasiye sahip olacağına gerçekten inanıyorduk. “Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülü”ne ihtiyaç duymayan çağdaş uygarlık hedefine ulaşmış bir Türkiye düşlüyorduk. Üstelik bunu başaracak iyi eğitimli, erdemli, yurtsever, idealist ve cesur genç bir insan gücümüz de vardı. Fakat, iddia ediyorum ki, 1980 darbesi dünyanın amacına en fazla ulaşmış askeri darbesidir- o darbe memleketin en iyi yetişmiş, en zeki evlatlarını yemiş, bitirmiştir. Sonrasını hepimiz biliyoruz. Şunu da eklemeden geçmeyeceğim: biz 78 kuşağı inatçı, gururlu ve umutlu insanlarız; yani yazmaya, çizmeye, konuşmaya, iyinin yanında dayanışmaya devam ediyoruz. Vazgeçmiyoruz. Bu anlamda Türkiye Yayıncılar Birliği’nin 25 yıldır verdiği ödül, bu direnmenin de sembolik bir desteğidir.

İNSAN TÜRÜNÜ YOK EDECEK

Bir edebiyatçı olarak “İnsan Uygarlığı’nın geldiği bu noktayı neye bağlıyorsunuz ve sizce uygarlık olarak nereye doğru evriliyoruz?

BU- Bu sorunuza edebiyatçı olarak yanıtım çok sevdiğim ve ustalarım saydığım, önemli kadın yazarlar Ursula Le Guin ve Margaret Atwood ile astro-biyolog Carl Sagan ve tarihçi Yuval Noah Harari’ninkine benziyor ve uyuyor. Bence, dünyada sadece tek bir uygarlık vardır o da “İnsan Uygarlığı”dır. Bu uygarlığı bize dikte edildiği gibi sadece erkekler kurmamıştır, çünkü bu ne fiziksel ne zihinsel ne de manevî olarak mümkündür. Fakat dünya binlerce yıldır sadece erkekler tarafından, eril ihtiyaçlar, eril değerler, eril estetik ve tamamen eril bakış açısıyla yönetilmektedir. Kadınlarla beraber çocuklar, hayvanlar, börtü böcek, toprak, su ve hava erkeklerin sanki malıymış gibi kabaca, sevgisiz ve saygısızca kullanılmaktadır. Bu bir çeşit türcülüktür ve türcülük de ırkçılık gibi kötüdür, insanlığa daima felaket getirmiştir. Artık bu sistemin çürüdüğünü görüyoruz. Bunun değişmesi gerekiyor. Şimdi sorunuza bir biyolog olarak yanıt vermeye çalışacağım ki, farklı yollardan benzer bir noktaya varacağız. Gülmeyin, artık bilim ve sanatın zannedildiği kadar uzak olmadığı kabul ediliyor, çok şükür. Şu anda geldiğimiz duruma ve verilere bakarak, Homo sapiens’in (bu tanım dişi-insanı da kapsıyor) aç gözlülüğü nedeniyle dünya adlı gezegenin tüm tabiat kaynaklarını sadece kendi çıkarına kullanarak önce insan-dışı canlıları, daha sonra kendi türünü yok edeceği şeklinde yorumlayabilirim.

"Kendi halkına ihanet edenler sonunda er veya geç yenilir, Franco gibi cezasını çekmeden ölen ve kendilerini kahramanlık anıtlarına gömdürtenler bile gelecek kuşaklarca kemikleri mezardan çıkartılıp, tarihten silinirler. Daha Ekim 2019’da diktatör Franco’nun anıt mezardaki kemikleri İspanyol hükümetinin kararıyla çıkartılıp, kendi aile mezarlığına taşınıverdi. Görecek “güzel günler”den umudu kesmemek şart."

CHAPLİN’İN DİKTATÖR FİLMİNİ İZLEYİN

Biraz ürkütücü bir yorum...

İnsanın kendini dünyanın (tabiatın) efendisi sanarak oluşturduğu bencil tüketim sistemi sonucu yaşanan iklim değişikliği felaketlerine bakarak bu teorinin hiç de fantastik bir kurgu olmadığı âşikar. Eğer, insan (Sapiens) kendi türünü yok ederse, evrim için kısa ama bizler için uzun bir zaman sonra Homo neanderthal ve Homo sapiens’ten sonra bir “Homo cyborg” türünün bizim yerimizi alacağını öngörmekteyim. Çoktandır metallerle donanmaya başladı zaten bedenlerimiz. Kalp pili, diş implantı, kobalt krom veya titanyumdan imal edilen kalça protezi nedir? İnsan denen canlıdan büyük umutsuzluğa kapıldığım zamanlar, yarı makine olan insan belki bizden daha ahlaklı ve vicdanlı olur, diye düşündüğüm bile oluyor? Neden şaşırdınız? Kuzum Allah aşkına, dünyanın başına belâ olmuş Hitler’inden Mussolinisi’ne Sezarlar’dan Hanlara Sultanlara ve günümüzdeki diktatörlerin zulmüne etten kemikten insanlığın çoğunluğu binlerce yıldır “gönüllü kölelik” yapmıyor mu? Bana inanmıyorsanız, Etienne de La Boétie’ın 16. yüzyılda yazdığı “Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev” kitabını ve Nazım Hikmet’in “Akrep Gibisin Kardeşim” şiirini yeniden okuyun, Charlie Chaplin’in “diktatör” filmini  tekrar izleyin. 

UMUDU KESMEMEK ŞART

Dünya çok tuhaf zamanlardan geçiyor ve ‘tek adam’ rejimlerinin farklı coğrafyalarda hakim olduğunu görüyoruz. Yine de buna karşı çıkmak mümkün. Trump’ın da benzeri bir rejimi hayal ettiği ama son seçimle birlikte alaşağı edildiği şu günlerde sizce umut var mı biraz da olsa?

Ben tarihçi değilim ama tarihe bakarak insanlığı ve dünyayı anlamaya çalışmanın önemini öğrendim. Dünya ve insanlık daima tuhaf zamanlardan geçiyor ve bu gezegen yok olana dek de geçecek gibi… Yine mi Sayborg? Yok, aslında biraz gülün istiyorum, çünkü mizah beynin oksijenidir, gereklidir. Kaldı ki, bizim kültürümüz güçlü bir mizah geleneğine sahiptir. Son yıllarda mizahtan uzaklaştırıldık ama asla vaz geçmeyin! Sanırım Charlie Chaplin söylemişti: “diktatörler gülmeye düşmandır.” diye. Hiç unutmayın, kendisinin ve kültürünün zayıf yanlarıyla alay edebilen insan güçlüdür, Mizah zekâ işidir. Şunu da hatırlatmak isterim, Paris’te önceleri “köylü bir İspanyol” diye hor görülen Picasso, ünlü ve önemli resmi “Guernica”da  İspanya’nın faşist lideri general Franco’nun, kendi öz halkını dostu Naziler’e  bombalatmasını anlatıyordu. Fakat kendi halkına ihanet edenler sonunda er veya geç yenilir, Franco gibi cezasını çekmeden ölen ve kendilerini kahramanlık anıtlarına gömdürtenler bile gelecek kuşaklarca kemikleri mezardan çıkartılıp, tarihten silinirler. Daha Ekim 2019’da diktatör Franco’nun anıt mezardaki kemikleri İspanyol hükümetinin kararıyla çıkartılıp, kendi aile mezarlığına taşınıverdi. Görecek “güzel günler”den umudu kesmemek şart.

ATEŞ ROMANI PROMETHEUS’A 

Aynı konuşmada çevreye dair endişelerinizi de dile getiriyorsunuz. Biz Türkiye’de düşünce ve ifade özgürlüğünden bile yoksunuz ve maalesef bunlarla mücadele etmek zorundayız ama gezegenin çok daha acil meseleleri var, değil mi?

 “Tabiat Dörtlemesi” adı altında topladığım romanlar, aslında ülkemizin ve dünyanın en büyük ve en acil sorunu ekolojik krize, tarımdan gıdaya, kuraklık, susuzluk, hava kirliliği, toprak kaybı ve çölleşmeye doğru “iklim değişikliği”ne dikkat çekmek için 15 yıldır yazdığım kitaplar. Deminden beri “Homo sapiens” diye dilime dolayıp, galiba sizi bezdirdiğim insan denen canlı, aynı zamanda “Homo Narrans” yani hikâye anlatan canlıdır. Biz insanlar destanları, masalları, mitleri, türküleri böyle kurduk, çünkü hayatı ve gerçekleri bir hikâyenin içinde daha iyi anlıyor ve kavrıyoruz. O nedenle son yıllarda adına “iklim-kurgu” denen, tabiatla ilişkili roman ve öykülerin arttığı ve bunlar sayesinde iklim ve çevre meselesinin ciddiyetine insanların/ okurların dikkatini çekmenin önemli olduğuna inanıyorum. Üstelik artık bunlar bilim-kurgu da değil, çünkü iklim değişikliği artık sonuçlarıyla herkesin farkında olduğu bir realite. “Su”, “Toprak” ve “Hava”dan sonra şimdi güzeller güzeli Mardin’de geçen “Ateş” adlı romanı yazmaktayım. Romanın asıl karakteri kuraklık, upuzun süren rekor sıcak yazlar ve ateşin kültürümüzdeki aydınlık, bilgi, ocak, aile, şifa, aşk ve isyan sembolleri… Ateş romanını Prometheus ile onun gerçek dünyadaki yansıması olan namuslu gazeteci, yazar, şair ve bilim insanlarına ithaf edeceğim.

"Kızlarımıza ve her yaştan kadınlarımıza adına “Kız Neşesi” dediğim, sadece dişi insana vergi o içlerindeki büyük enerji ve güç kaynağını asla ama asla öldürmemelerini öğütlerim. Dünyadaki ne tüm felaketlerden sonra insanlığın devamını, çocukların ve yaşlıların hayatta kalmasını, her koşulda hayatı düzene sokup, çekip çevirebilen, yeni yaşamlarla geleceği bereketlendiren, esirgeyen, koruyan, taş kaynatıp çorba, ot ezip merhem, ninni söyleyip uyku veren ve bu dünyanın en zor işlerini her yaşta cıvıl cıvıl neşesi, kız kardeş dayanışmasıyla başaran kadının tükenmez enerjisi “Kız Neşesi”dir. O sizin yüreğinizdir. Sakın onu ne babanızın ne kocanızın ne ağabeyinizin veya oğlunuzun öldürmesine izin vermeyin."

KIZ NEŞESİNİ KAYBETMEYİN!

Greta Thunberg’e de atıfta bulunuyorsunuz. Henüz 16 yaşında bir genç kız... Onunla tanışma fırsatınız olsa bu genç kıza ve tüm genç kızlara belki, neler söylemek isterdiniz?

Greta Thunberg ile tanışmadım ama sosyal medyadaki hesabından onu takip ediyor ve bazen kendisine mesaj yolluyorum. Yaptıkları dışında ayrıca bir yazar için çok ilginç bir karakter kendisi. “Ateş” romanında da genç çevreci Ayperi’nin sevdiği bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Onunla tanışmadım ama benim Türkiye’deki okurlarımın çoğu genç ve kadın. Aslında size tüm yayıncıların bildiği bir sır vereyim; Türkiye’de roman okurlarının çok ama çok büyük kısmı kadınlar. Anadolu ve büyük şehirlerde durum tamamen böyle. Kitap kulüplerinde mesela 1/80 erkek oluyor. Özellikle ülkemizde belli bir yaştan sonra erkekler roman ve kadın yazar okumazlar. İstisnaları tenzih ederim. Şunu demeye çalışıyorum, ben Türkiye’deki genç kız okurların bir kısmıyla özellikle sosyal medya ve okul imza-söyleşileri sayesinde iletişim içindeyim. Pandemi nedeniyle artık dijital platformlardan buluşsak da iletişimimiz sürüyor. Onların da çoğu donanımları ve cesaretleriyle Greta’dan hiç eksik değiller. Koşullar elverdiğinde spordan bilime, sanattan matematiğe dünya çapında dereceler alıyorlar ama başarıları nedense tek sesli basında pek yer bulmuyor. Kızlarımıza ve her yaştan kadınlarımıza adına “Kız Neşesi” dediğim, sadece dişi insana vergi o içlerindeki büyük enerji ve güç kaynağını asla ama asla öldürmemelerini öğütlerim. Dünyadaki ne tüm felaketlerden sonra insanlığın devamını, çocukların ve yaşlıların hayatta kalmasını, her koşulda hayatı düzene sokup, çekip çevirebilen, yeni yaşamlarla geleceği bereketlendiren, esirgeyen, koruyan, taş kaynatıp çorba, ot ezip merhem, ninni söyleyip uyku veren ve bu dünyanın en zor işlerini her yaşta cıvıl cıvıl neşesi, kız kardeş dayanışmasıyla başaran kadının tükenmez enerjisi “Kız Neşesi”dir. O sizin yüreğinizdir. Sakın onu ne babanızın ne kocanızın ne ağabeyinizin veya oğlunuzun öldürmesine izin vermeyin.