Çocuklar gibi duygularımı açık ederek yaşarım

Farah Zeynep Abdullah: Açıkçası dile getirmek istediğim bir “yolun sonu” yok. Sadece özenle yürümeye çalışıyorum.

27 Eylül 2020 Pazar, 07:00
Abone Ol google-news

İlk gördüğümde Cem Yılmaz’ın Arif V 216 filmindeydi. Ajda Pekkan’ı oynuyordu, müthişti. Ajda’dan daha Ajda’ydı. Sonra başa sardım. Unutursam Fısılda, Ekşi Elmalar, Kelebeğin Rüyası ve en son da Şampiyon’u seyrettim. Bayılarak. Neyine? Neden? Bilmiyorum. Farah Zeynep Abdullah’ın duru güzelliği, hiç abartmadan içini açtığı oyunculuğu, yumuşacık gerçekliği vurdu sanırım. Kızın gözlerindeki ışık çok parlaktı. Gencecik yaşına rağmen hayatı bilmiş, çözmüş gibiydi. Geçen hafta Masumlar Apartmanı ile evlerimize konuk oldu, ama o gönüllerimizde taht kurmuştu, çoktan. 

Ferah Zeynep Abdullah, Cumhuriyet Cumartesi eki için Fatih Türkmenoğlu'nun sorularını yanıtladı.

- Öncelikle “sen” diyeceğim, çünkü öyle geçiyor içimden. Olur mu? Bu röportaja gelmeden evvel neler konuşuruz diye düşünmüştün?

Ben de “sen”i tercih ederim, bu samimiyeti seviyorum. İlk olarak Masumlar Apartmanı’ndan konuşuruz diye düşündüm, hatta sadece onu düşündüm çünkü benim de şu sıralar tek gündemim bu. Ben şahsen sizin bana bakınca ne merak ettiğinizi merak ediyorum. 

- Evet, dizi... Nasıl bir set, nasıl bir karakter? Masumlar Apartmanı teklifi geldiği an neler hissettin?

Maşallahla başlamak istiyorum çünkü gerçekten çok güzel bir ekip ve kadro. Yönetmenlerimiz Çağrı Lostuvalı ve Çiğdem Bozali şahane iki insan. Onların sıcacık, hakim ve heyecan dolu tavırları ekibe de yansıyor. Oyuncu kadrosu zaten daha iyisini hayal edemeyeceğim bir kadro. Hem oyunculuk olarak hem de karakter olarak herkes birbirinden etkileyici. Ben ocak ayı gibi gelen teklifi programımdan ötürü kabul edememiştim, malum salgın falan yoktu ve başka projelerim söz konusuydu. Ağustosta tesadüf eseri yapımcımız Onur Güvenatam’la karşılaştık ve teklifi bir daha düşünmemi istediğini söyledi. Bunun bir tesadüften fazlası olduğunu hissettik, ben de düşündüm ve kabul ettim. Bu kadar koyu bir konunun içinde yanan o güçlü umut ışığından, hastalıktan çok bir iyileşme ve iyileştirme hikâyesi olmasından ve karakterlerin derinlemesine işlenmiş olmalarından çok etkilendim.

- Zorluyor mu seni?

Herhangi bir şeyi iyi yapmaya çalıştığınızda, sanırım biraz zorlar. Ama bu yorucu ve yıpratıcı bir zorluktan ziyade besleyen ve geliştiren bir zorluk. 

- Nasıl çalışıyorsun karaktere?

Benim için bu hiçbir zaman cevaplaması kolay bir soru olmadı çünkü bence anlatılması gereken bir karakterden çok hikâyenin kendisidir, durumlar zaten bize karakterleri anlatır. Senaryoya, senaryodaki verilere ve anlatılmak istenene odaklanıyorum, benim oynadığım karakterin oyundaki hangi piyon, hangi hamle olduğunu algılayıp içgüdülerimle hareket ediyorum; bunun dışında karaktere çalışmakla ilgili özel veya genel bir tarifim var diyemem.

- İnsan kendi içinde neler keşfeder acaba? O karakterin katmanları soyulurken, sende neler oluyor?

İnsan bir film izler, bir kitap okur ondan da kendine dair keşifler yapar. Böylesine zaman verdiğin, emek harcadığın bir meslekte bilinçaltımda mutlaka bir şeyler oluyordur. Ama çok kurcalamıyorum veya paylaşmayı sevmiyorum da diyebilirim. Çünkü derin mevzular bu yolculuklar. 

- İki tür oyuncu varmış: A) “Beni seyredin, bana bakın, beni sevin” diye her anını sahnedeymiş gibi yaşayanlar B) Ben aslında utangaç bir insanım, bu lafları söyleyen, bunları yapan canlandırdığım karakter. Hangisisin?

Bu tanımlar oyunculuğu çok basitleştiriyor bence. Ben üzülüyorum böyle şeyler duyduğumda. Şu an mesleğin bu kadar popüler olmasından ötürü oyuncuyu belli kalıplara oturtma çabasını ve telaşını da anlıyorum herkesin ama inanın oyunculuk dendiğinde içinde koskoca bir tarih, disiplin ve teori bulunduran köklü bir meslekten bahsediyoruz aslında. Bu yüzden A veya B seçeneklerinden birini kariyerimin hiçbir döneminde seçmedim, seçmek de istemem. 

- Sürekli çalıştığın bir koçun vardır herhalde.

Hayır, yok. Özellikle bu “koçluk” kavramının ülkemizde iyi anlaşıldığını düşünmüyorum. Daha önce pek çok kere etrafımdaki insanlardan şahit olduğum bir sürü istismar söz konusu bu konuda. İnsanların duygularını ve psikolojilerini kötü yönde etkileyen ve bu iş için kalifiye olmayan “koç”lar gördüm. Maddi, manevi bir sömürü vardı şahit olduklarımda. Elbette ki hakkıyla yapan vardır. Ama çok dikkatli olunması gereken bir konu. Şu ana kadar benim böyle bir deneyimim olmadı. Genelde tiyatrodan geldiğim için, her alanda yönetmenle kafa kafaya verip çalışıyorum.

- Güzelliğin ciddi bir avantaj olduğu bir sektör. Belki biraz da dezavantaj…

Maalesef “güzellik” algısıyla ilgili kafalar çok karışık. Neyin, kime göre ve nasıl güzel göründüğü tartışmaya çok açık bir konuyken medya baskısıyla dayatılan bir “güzellik” algısı var. Bence uzun vadede işinizi hakkıyla yaptığınızda bu estetik kaygılar ve dayatılan güzellik kavramı kendiliğinden kayboluyor. Zamanla tamamen yok olacağını da görmeyi umuyorum çünkü herkes kendini nasıl iyi ve güzel hissediyorsa, öyle kalmak gibi bir özgürlüğe sahip olduğunu hatırlamalı. Sırf medyanın güzel diye dayattığı “görüntü” yüzünden öyle olmak veya öyle görünmek zorunda değiliz. Oyunculuk ise kişinin kendi güzelliğinden çok karakterin nasıl görünmesi gerektiğiyle ilgili, keşke bu daha iyi yansıtılsa ve anlaşılsa artık. 

ŞANSLIYIM Kİ İYİ BİR EĞİTİM ALMA FIRSATIM DA OLDU

- Duruşun, eğitimin, hatta bakışların, ailen, fazlaca kalburüstü. Kötü anlamda değil, çok hoşuma gittiği için söylüyorum. Amaca giden her yol mübahtır diyen bir güruh da var. Nasıl böyle durmayı sürdürüyorsun?

Öncelikle pozitif yaklaşımın için teşekkürler. Bence nasılsam öyleyim. Şöhret yüzünden olmadığım biri gibi gözükme niyetim olmadı hiç. Başka bir mesleği yapıyor olsaydım da aynı kişi olacaktım. Kendime ve çevreme saygı duyarak büyüdüm. Şanslıyım ki iyi bir eğitim alma fırsatım da oldu. Amaca giden her yol mübahtır diyenlerin neler yaşadığını, nelerden kaçtıklarını veya yaralarını bilmediğim için yargılayamam, ama benim için önemli olan zaten yol olduğu için hiç bir zaman o kadar sert düşünmedim. Yastığa başımı koyduğumda, en kendimle kaldığım anda vicdanımın rahat olmasından başka bir duam yok.

- Anneni, babanı, aileni anlatsana biraz?

Fiziken olamasalar da hep yanımdalar. Sırf annemin, babamın değil, anneannemin, kardeşlerimin hepsinin desteğini her zaman hissediyorum. Özellikle şöhret konusunda ailemin yaklaşımı benim de bakış açımı oluşturdu, sadece bir oyun der mesela babam. Bana hayatta en önemli şeyin iyi insan olabilmek, hak yememek, ayrımcılık yapmamak ve hiçbir canlıyı ayırt etmeden her şeye saygı ve sevgiyle yaklaşmak olduğunu öğrettiler. Annem empati yeteneği çok yüksek, kendinden çok başkalarını düşünen, doğaya çok düşkün, çocuk ruhunu asla kaybetmemiş bir kadın. Babam ailesine çok düşkün, daima gerçekçi, ileri görüşlü bir adam. Ve ikisinin de müzik ve film zevki harikadır bu arada. Babam zaten bilinen bir plak koleksiyoneridir. Müzikle büyüdük; abim Budapeşte’de yaşıyor, kardeşim İngiltere’de ailemle. Hayatta ne olursa olsun kardeşlerimin yanımda olacağını bilmek muazzam bir rahatlık. Açıkçası onları çok özlüyorum. Ben burada anneannemle ev arkadaşıyım. Aşırı enerjik, neşesi bulaşıcı olan, komik ve hayat dolu bir kadındır. Tipik bir anneanne-torun ilişkimiz var; onunla tatlı tatlı inatlaşmak bile çok zevkli.

- Tabii her ebeveyn bazen de can sıkar... Seninkiler ne zaman sıkıcı olur?

Ayrı ülkelerde yaşadığımız için bazen haklı olarak fazlaca endişeleniyorlar ama hak veriyorum. Annemin hep bir sözü vardır; ebeveynlik okullarda öğretilmiyor, dolayısıyla onlara sadece anne-baba olarak değil, birer insan olduklarını ve yer yer yanlışlar da yapabileceklerini unutmadan yaklaşmaya çalışıyorum. Umarım yapabiliyorumdur.

- Sinirli bir tipin yok senin bence. Genç yaşta bir olgunluğa erişmiş gibisin. Öyle mi?

Değil. Yer yer sinirlendiğim oluyor tabii ki. Ama olgunluk hiçbir şeye sinirlenmemekse eğer öyle bir olgunluğa erişmiş gibi hissetmiyorum umarım da hissetmem. Hayatı olduğu gibi, açıkça ve cesurca yaşamayı seviyorum. Bu yüzden çocuklar gibi duygularımı açık ederek yaşarım. 

- Nereye hayat yolculuğun?

Aslında bu soruya çok sevdiğim bir alıntıyla cevap vereyim: Yollar yürümek içindir. Fakat şu gerçeği de unutma; yürümekle varılmaz, lakin varanlar yürüyenlerdir, demiş Halil Cibran, ben bu metni çok severim. Açıkçası dile getirmek istediğim bir “yolun sonu” yok. Sadece özenle yürümeye çalışıyorum.

EBEVEYNİN ÇOCUKLARINA SADECE YOL ARKADAŞI OLMASINI DİLERİM

- Sana çok benzettiğim bir kızım var. Pierre Loti Fransız Lisesi’nde okuyor. Fransa veya Amerika’da oyunculuk okumak istiyor. Ben baba olarak tırnaklarımı koltuğa geçirip duruyorum. Ne yapayım? Sen babana ne dedin?

Ne güzelmiş, umarım kızınız hayallerine kavuşur. Ben üniversite tercihlerimi yaparken Fransızca ve Tiyatro çift anadalı yapacağıma karar vermiştim. Babama ise bunu böyle söyledim. O da tamam, dedi. Açıkçası bir baba olarak destek olmaktan başka bir şey yapabileceğinizi söyleyemem. Zaten bu konuda genel fikrim şöyle: Çocukların ebeveynlerinden, daha doğrusu bakım veren her kimse, kendilerinden ayrı bir birey olduklarını unutmamaları gerekiyor. Destek yerine köstek olduğunuzda işler sarpa sarabilir, inada binebilir, daha kötü sonuçlar doğurabilir. Bu yüzden her ebeveynin çocuklarına sadece yol arkadaşı olmasını dilerim.

-  Ya bu kadar çaba bir yere varmazsa? Ya o kalabalıkta kaybolursa?

O kalabalıkta kaybolursa, sadece kalabalıkta kaybolmuş olmaz; farklı tecrübeler edinmiş ve belki kendini daha iyi keşfetmiş olur. Belki bambaşka bir yolu seçmenin ilk adımlarını da öyle atacaktır. Ve kimse bilemez başka bir yolun daha güvenli olup olmadığını veya nereye çıkacağını. 

- Sosyal medyada ilişkin konusunda da çok yorumlar var. Ben de okudum, sonra senin hayatını okuduğum için de utandım. Affet. Sorayım bari, hadi sen söyle.

Bana da oluyor, bazen benim mahrem olduğunu düşündüğüm magazin haberleri karşıma çıkıyor ve sizin gibi ben de utanıyorum. Özellikle insanların dış görünüşleriyle ilgili yapılan haberler beni çok rahatsız ediyor. Özel hayata gelince inanın söyleyeceğim bir şey yok. Herhangi bir ilişki içinde olduğumda hiç saklamadım, saklamam da… Bunu böyle nazik bir biçimde sorduğunuz için ayrıca teşekkür ederim.

- Seni bu kadar çok seven takipçilerine, hayranlarına ne demek istersin?

Bazen hiç tanımadığım insanların benim hakkımda başkalarına veya bana söylediği, yazdığı şeyleri okuyunca şaşırıyor ve mutlu da oluyorum. Bazen öyle şeyler yazıyorlar ki benden daha iyi tanıyorlarmış gibi beni. Mesela, Adana’da, uzun zamandır takipçim olan Bihter’le tanışmıştım. Çok gençti, “evlendim” demişti. Ben de “çok genç değil misin evlenmek için?” diye sormuştum. O da bana, heyecanla “merak etme, çalışıyorum da iş de kurdum kendime. Sen hep öyle diyorsun ya, ‘bir kişinin bile hayatına dokunabilsem mutlu olurum’ diye, benimkine dokundun…”