Costas Douzinas'tan 'İnsan Hakları ve İmparatorluk'

Yunan düşünür Costas Douzinas, “İnsan Hakları ve İmparatorluk”ta insan haklarını mesafeyi hiç kaybetmeden tahlil ediyor. Antik Yunan'ın yurttaşından insanın ortaya çıkışına, doğal hukuktan pozitivizme, ulus devletten moderniteye insan haklarının seyrini izlemesinin yanında geri dönüşlerle yükseliş, duraklayış, yeniden yükseliş aşamalarını ilerici değil döngüsel bir kavrayışla inceliyor.

26 Mart 2018 Pazartesi, 11:50
Abone Ol google-news

İnsan hakları paradoksu

Özellikle totaliter rejimlerin siyasal yargılamalarında sanık avukatlarının ifade özgürlüğünden, uzun tutukluluk sürelerinden, işkence yasağından, yaşam hakkından ısrarla sözettikleri, uluslararası sözleşmelere, anayasaya ve İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'ne başvurduğu sık görülür. Çoğunlukla sonuç alamamasına rağmen savunma, insan hakları argümanını kullanmaya genellikle devam eder.

Yunan düşünür Costas Douzinas kallavi bir kitap boyunca insan haklarını tahlil etmiş ama mesafeyi hiç kaybetmemiş. Antik Yunan'ın yurttaşından insanın ortaya çıkışına, doğal hukuktan pozitivizme, ulus devletten moderniteye insan haklarının seyrini izlemesinin yanında geri dönüşlerle yükseliş, duraklayış ve yeniden yükseliş aşamalarını ilerici değil döngüsel bir kavrayışla analiz etmiş. Yazar bu yöntemiyle tarihsel ilerlemeciliği reddederken insan haklarının evrimsel değil paradoksal yapısını esas almış.

Yazara göre insan hakları modernite icadıysa da ulus devletle birlikte ortaya çıkışı, ilk paradoksu oluşturuyor. Bu tespit hakların ulus devlet tarafından bireye bahşedilmesinin yanısıra devlete karşı ileri sürülebileceğini, başka bir deyişle hakların gerçekleştirilmesinin muhatabının devlet olacağını belirtiyor. Bir başka paradoks da hakların burjuva ideolojisi tarafından icat edilmiş ve haklara sahip bu insanın kapitalizm tarafından sisteme biat edecek bir “özne” olarak konumlandırılmasına rağmen sabit ve verili bir özü olmayan, yaşamı boyunca yeniden kurulan ve şekillenen insan için kendisini gerçekleştirmesine katkı sağlayacak bir alet çantası olması. Belki de her iki paradoksal nedenle özellikle sosyalistler tarafından insan haklarının liberalizm kaynaklı olduğu bilinse de sosyalizm liberalizme tepki olarak ortaya çıkmışsa da hem burjuva ulus devlete karşı ileri sürülebilmesi hem de insanın ucu açık gelişimine verebileceği katkı yüzünden bundan vazgeçmek rasyonel değil.

SÖNÜMLENEN” SOSYAL VE EKONOMİK HAKLAR

Douzinas, paradoksu daha da derinleştirip kavramın, postmodernizm kökenli çokkimlilik, neoliberalizmin yükselişi ve Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra özellikle yüzyılın başından itibaren hukuk disiplininde başat hâle geldiğini ve Bildirge'nin katalog haklarnı çoktan aşarak her talebin “hak” kavramına dönüştüğünü, sonunda siyasetin bir haklar bolluğu (hayvan hakları, vegan hakları vs.) hâline geldiğini iddia ediyor. Bu durumda ne Aristoteles-Kant-Habermas tarzı müzakereci ne de Marks-Nietzsche-Schmitt tarzı çatışmacı siyasetin geçerli olduğunu ve tek makbul siyasetin insan hakları üzerinden yapılageldiğini söyleyebiliriz. Dolayısıyla hâlihazır hak popülasyonu, bireyi bireysel haklar üzerinden egemen ideoloji içinde tutarken gerçek bir karşı koyma anlamında siyaseti dışlıyor ve insanın kendi potansiyelini gerçekleştirmesini sağlayan her türlü arzu, hak üzerinden yasalaşıp sistem içine dâhil edilerek zapturapt altına alınıyor. Hakların bu denli genişlemesi ve her alana nüfuz etmesi siyaset imkânını ortadan kaldırıyor. Vegan beslenme biçiminizin, bir hak olarak kabulü kendinizi kendi arzunuz yönünde gerçekleştirmenize katkı sağlar ancak sizi kapitalist sömürü sisteminin dışına çıkaramaz ama mülkiyet ve sözleşme haklarının yanında vegan hakları nedir ki!

Douzinas'a göre ulus devletin hukuku bu haklardan, yani özel hukuktan doğmuş. Burjuva ideolojisi mülkiyet ve sözleşmeyi, dolayısıyla ekonomiyi siyasetten ayrıştırırarak özel alana taşımış ve bu iki egemenlik biçimi insan hakkı kisvesine sokularak hem devlete karşı ileri sürülmüş hem de devlet himayesi sağlanmış. Mülkiyet ve sözleşme hakkı anlamındaki özgürlük, sosyal ve ekonomik haklar alanındaki eşitliğe üstün gelerek ilk sıraya yerleşmiş. Sovyetler Birliği'nin çöküşüyle zaten liberal özgürlükten sonra ikinci sırada gelen sosyal ve ekonomik haklar “sönümlenmiş” ve liberalizmin özgürlüğü zaferini açıkça ilan etmiş. Siyasete göbekten bağlı hatta siyasetin neredeyse kendisi olan mülkiyet ve sözleşme, birey özgürlüğünün alanı olarak siyasalın dışında ama siyasatin koruma alanında. Ancak liberalizmin özgürlüğü, örneğin işçilerin kendilerini gerçekleştirmeleri için özgür olmaları konusunda, sosyal ve ekonomik şartlarının buna elvermesi gerektiği hakkında hiçbir şey söylemiyor.

İnsan haklarını ilerlemeci değil, döngüsel olarak ele alan yazar, mülkiyet ve sözleşme hakkı dışındaki hakların -yaşam hakkı gibi- yükseliş ve çöküş dönemlerine de işaret ediyor. Esas olarak Fransız Devrimi'yle pozitif hukukun kapsamına giren insan hakları, özellikle on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren liberalizmin sermaye odaklı pozitivist hukukuyla neredeyse unutuluyor. Ancak liberal piyasanın toplumu yıkıcı etkileri ile birlikte Birinci Dünya Savaşı sonrası yeniden gündeme geliyor; faşizmin, insanı yok saymasıyla da İkinci Dünya Savaşı sonrasında insan haklarına bir kez daha yüzünü dönüyor hukuk. Bu gelişmenin en tipik örneği olan Nürnberg Mahkemeleri'nde, liberalizm tandanslı ve “olması gereken”i değil “olan”ı esas alan pozitivizme uygun olarak “biz yasaları uyguladık, emirleri yerine getirdik” diyen Nazilerin hukuk anlayışı mahkûm ediliyor ve yaşam hakkı, işkence görmeme hakkı vs. gibi insanın hayatta kalmasını ve kendisini gerçekleştirmesini sağlayan haklar tercih edilip doğal hukuka geri dönülüyor.

DÜŞMAN YERİNE SUÇLU

İnsan haklarının Fransız Devrimi ve İkinci Dünya Savaşı'ndan sonraki üçüncü yükseliş dönemi ise 1980 sonrasına ve yine Sovyetler Birliği'nin çöküşüne bağlanan neoliberalizmle, 1945 sonrasının yerinden edilen sosyal devletiyle güvencesiz, işsiz, kısaca aç ve sefil insanlarına tekabül ediyor. Elbette insan haklarının yeniden gündeme gelmesinin bir önemli nedeni daha var: Özellikle 11 Eylül'den sonra savaş hukukunun dahi uygulanmadığı, düşman yerine suçlunun geçerek tüm dünyanın kolluk güçlerince yönetildiği ve ABD'nin “şerif” rolünde bu polis faaliyetinin başını çektiği “imparatorluk”un insan hakları ihlalleri. Hâlihazırdaki bu durum, neoliberalizmin sermaye piyasası için elzem olan pozitif hukukun geçersizleştiği ya da sosyal ve ekonomik hakların “sönümlense de” tamamen ortadan kalktığını göstermiyor. Ama önleyici güvenlik adı altındaki sürekli savaş hâlinin insan haklarını yeniden gündeme getirmesi kaçınılmaz.

Egemen devlet ve uluslararası kuruluşların özerkliği ya da aralarındaki hiyerarşi, insan hakları konusunda egemenlik ile uluslararası düzenin çatışması ya da uzlaşması, uluslararası hukukun etkinliği ve işlevi, yurttaş ve insan haklarının devlet ve uluslararası düzeydeki gerilimi de kitabın önemli tartışmaları arasında.

İnsan Hakları ve İmparatorluk / Costas Doizinas / Çevirenler: Kasım Akbaş, Rabia Sağlam / Bilgi Üniversitesi Yayınları / 346 s.