Deniz Bağrıaçık'tan 'Sorsana, Bizi Sevmiş mi?'

Deniz Bağrıaçık, bir laboratuvara çevirdiği İstanbul’un geçirgen surlarında yaşayan, yabancıyı küçümsemek ya da onu aşırı yüceltmek arasında gidip gelen Türk toplumunun fotoğrafını ‘bizi bize anlatan yabancıların yardımıyla’ bir çerçeve içine alıyor kitabında.

24 Kasım 2017 Cuma, 17:13
Abone Ol google-news

‘N'olur sevsen beni’
 
Türkiye'nin kısır şamatasında genç araştırmacıların pırıltılı çalışmaları gözlerden kaçmamalı, ne yazık ki böyle bir tehlike var. Bu araştırmalardan biri de biz Türklere kendimizi -İstanbul'da yaşayan- yabancıların aynasında görme fırsatını sunan sosyolog Deniz Bağrıaçık'ın Sorsana, Bizi Sevmiş mi? adlı çalışması.  Bilimsel bir araştırma olan bu yapıta ben okur olarak yaklaşacağım. Ali Ergur'un derinlikli önsözünde, genç araştırmacıyı bu çalışmaya yönelten nedenlerin bir kısmını yakalamak mümkün. Dünyanın küresel bir pazara  dönüştüğü neoliberal kapitalizm döneminde birçok kişi için yerleşikliğin bir yaşam pratiği olmaktan çıktığı anlaşılmakta. Sadece iklim değişikliğinin, bitmeyen boğazlaşmaların, açlığın ve terörün dayattığı perişan göçler değil söz konusu olan, büyük şirketlerin egemenliğindeki dünyada şirket karının güdümünde, iş sürekliliğinin ve güvencesinin kalmaması bir çok insanı yaşam boyu yer değiştirmeye itmekte. Kim yerleşik, kim yabancı belli değil! Kimisi için renkli bir hayat, kimisi için sürekli tedirginlik demek olan bu durumun temsilcilerine araştırmada rastlamaktayız. ,
Ancak sadece bu kadar değil...
 
“YABANCILANAN” YABCILAR

Kanımca Deniz Bağrıaçık, neredeyse ''ulusal'' diyebileceğimiz bir kompleksin son derece farkında, ''Yabancı kompleksi''! Fena hâlde ''yabancılanan'' yabancıların onayına ihtiyaç duymak! Bir zamanlar dünyaya hükmetmiş ve sonra hayatın her alanında iflas etmiş köhne bir imparatorluğun torunları olan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının pek çoğu, ülkemizle özellikle bizi yenmiş olan Avrupa'yı kıyaslarken megalomani/aşağılık duygusu çıkmazında bocalamaktan kurtulamıyor. Emperyalizmi yenerek kurulmuş Cumhuriyetimizin ideolojik destekçilerinde pek rastlanmayan bu kompleks, Cumhuriyet değerlerinin bozuk para gibi harcandığı günümüzde çok trajikomik biçimlerde hortlamışa benzer. Kimilerimizde yabancılarla ilgili daha da vahim bir karmaşa var; abes boyutlarda bir milliyetçilik ya da psikanalitik çözümleme gerektiren bir öz nefret hâlinde dışa vurulan bu durum, kanımca Anadolu'ya göç etmiş  Türkmen boylarının tarihin akışı içinde -herhalde çoğu acı olan olaylar sonucu- farklı toplulukları içine alarak bugüne ulaşmasıyla meydana geliyor. Ne tam özümsenebilmiş, ne tam adı konmuş, velhasıl sindirilememiş bu farklılıklar anlaşılan odur ki kimi bünyelerde allerjik reaksiyonlara sebep oluyor. Osmanlı hükümdarları bağlamındaki bir ifade -ki vaktiyle Avrupa'da büyük Türk diye anılırlardı- durumu veciz şekilde özetliyor aslında: ''Yabancılık Türklere anneleri kadar yakındır.'' (s.31)

Bu kitapta beni en çok etkileyen unsur, Deniz Bağrıaçık'ta, Türkiye'de şu an en çok ihtiyaç duyduğumuz bir niteliği, dürüst entelektüel zekâyı bulmuş olmam. Kitap hiç kuşkusuz Cumhuriyetçi, laik, kadın-erkek eşitliğini özümsemiş bir bilinç tarafından kaleme alınmış ama bu bilinç farklı görüşlerin yaklaşımlarına -ufuk açıcı oldukları sürece - asla kapalı değil. İkinci çok hoş unsur, sade, samimi, alçakgönüllü bir dille kaleme alınmış kitabın, okuru hemen içine alan, arkadaşça bir sohbet gibi pırıl pırıl akan üslubu. Beni şaşırtan yanıysa vaktiyle bir özgürlük soluğu gibi yaşadığım ama günümüzde Eduardo Galeano'nun sözleriyle ''Hava, ışık, sessizlik gibi doğal kaynakların kıtlaştığı ve pahalılaştığı'' ürkünç bir kargaşa hâline gelmiş İstanbul'un,  kimi yabancılara canlılığıyla, doğal ve tarihî dokusuyla, esinlediği macera duygusuyla hâlâ çekici görülebilmesi!
Demek İstanbul'un gizemini hâlâ tüketememişiz...
İyi!
 
“KONUKLARIMIZ”

Bağrıaçık, İstanbul'un yabancı misafirleri bağlamında kısa bir tarihsel özet verdikten sonra, en büyük kentimizi mesken tutmuş, çeşitli ülkelerden, mesleklerden, toplumsal sınıftan gelen günümüzün ''konukları''nı üç bölümde incelemiş: Yirmi yıldan fazla İstanbul'da oturanlar, 2000 den itibaren gelenler, ve bir yıldan kısa süredir İstanbul'da yaşayanlar. Her grupta yarısı kadın, yarısı erkek olmak üzere ona ltı görüşmeci bulunmakta. İş için, aşk için, gezmek için, gelişmiş ülkelerde neoliberalizmin henüz ruhuna Fatiha okuyamadığı düzenden sıkıldıkları için gelip kalmış yabancılar. Aralarında  Erasmus programıyla gelen genç öğrenciler de var. On yıllardır oturanlar elbette iş güç sahibi kişler de... Öğrencilerin çoğu geçici

Araştırmanın ortaya koyduğu önemli ve ironik bir gerçek, kulaktan dolma bilgilerin, kitle iletişiminde heyecan yaratmak için ya da siyasi  propagandada bambaşka amaçlarla dolaşan imgelerin, dünyanın her yerinde ne kadar etkili olduğu! 1970’lerde çevrilmiş ''Midnight Express'' filmi Türkiye alehindeki abartılı sahneleriyle bir kuşak Batılının neredeyse üllkemizle ilgili tek referansı olmuş. O yıllarda Türkiye'ye yolu düşenler ürpertilerle gelmiş! Diğer bir örnek, 2ooo’lerin ilk yıllarında Büyük Birader ABD’nin tasarladığı Büyük Ortadoğu projesinde Türkiye'ye düşen ''ılımlı İslam demokrasisi''(!) rolünü sevimli ve yararlı göstermek için ön ayak olduğu propagandaya kapılarak, borç batağında geçici bir büyümeyi gerçek gelişme sanarak gelenler ve bir süre istanbul'da yaşadıktan sonra ayakları suya erip gerçeği görenler! AKP’den Ergenokon davasına kadar izlenimleri 180 derece değişenler!..
Bağrıaçık'ın serin aklı ve dürüst kalemi, her kesim yabancının ve karşılaştıkları Türklerin artılarını ve eksilerini adaletli bir yaklaşımla ve heyecana kapılmadan saptıyor. Benim kalemimdeki öfke, hâliyle onda yok. O bir sosyolog.

Yabancıların aynasında bizler çoğu kez, sıcak, dostça yaklaşımlarımızla, yardımseverliğimizle (s.166), aile içinde birbirimizi sevgi ve ilgiyle boğmalarımızla, yetersiz bireyselleşmelerimizle (hiç yalnız kalamamak), dostluk ahbaplık ilişkilerimizdeki ani sıcaklıklar ve ani soğukluklarla beliren tutarsızlıklarımızla, cinsel ilişkilere yönelik hamlıklarımızla, kadın-erkek eşitliğini bir türlü özümseyemeyişimizle (s.178, 184) ve bu özümseyememe hâline rağmen -belki de onun yüzünden- ister mesleki başarı, ister hayatın başka herhangi bir alanında davranış ve eylem olarak kadınlarımızın diğer cinse nazaran belirgin olgunluğuyla (s.202) boy gösteriyoruz. Ve bitmek tükenmek bilmeyen sevgi ve onay ihtiyacımızla! Başka özelliklerimiz de düşüyor aynaya: Saygı adına sürdürülen ikiyüzlülükler (s.202), ve bir zamanlar tokgözlülüğü övülen insanlarımızın küresel pazarın etkisiyle kapıldıkları hırs (s.93), her ne kadar konuğun tanıklığı meseleyi sadece çalışma aşkı zannetse de!

Araştırmacımız nesnel bir gözlemle bir bir saptıyor! Yorumları yumuşak ancak gerçeklikten asla ayrılmadığı için tablo yoruma gerek bırakmayacak şekilde çıkıyor ortaya. Kanımca en büyük çelişkimiz, hâlâ yitirmediğimiz konukseverliğimiz ile bizdeki kadın çoğunluğuna benzemeyen konuk kadınlar için yaratılan Nataşa imgesi ile bu imgenin güdümünde kadına reva görülen taciz ve aşağılama arasındaki uçurumda ele veriyor kendini (s.214).
Kendimizin farkına varabilmek için tam okunacak bir kitap.
 
Sorsana Bizi Sevmiş mi? / Deniz Bağrıaçık / Yapı Kredi Yayınları / 228 s.