Denizin bebeği

‘Hayat Işığım’, okyanustaki bir ada fenerinin kıyısına sürüklenen küçük bebeğin dramatik öyküsünü işliyor

04 Eylül 2016 Pazar, 19:33
Abone Ol google-news

5 yıl kadar önce “Blue Valentine- Aşk ve Küller” melodramıyla çıkış yapan İngiliz yönetmen ve senarist Derek Cianfrance halen sürmekte olan Venedik Festivali programında yer alan ve cuma gününden itibaren bizde de “Hayat Işığım” adıyla gösterilen yeni eseri “The Light Between Oceans”la çok satan kitaplardan sinemaya uyarlanan popüler filmler kervanına katılıyor.

TEK EKSİKLERİ ÇOCUK

Cianfrance’ın senaryosunu yazar M. L. Stedman’ın, tragedyadan melodrama savrulan, 30 yıllık bir süreçte geçen uzun romanından aktararak çektiği “Hayat Işığım”, ölmüş Alman babasıyla sandal içinde denizden gelen bir bebeği yetkililere bildirmeyerek evlat edinen fener bekçisi Tom’la (Michael Fassbender), yaptığı iki düşük doğumun ardından feleği şaşmış ve anne olamamanın acısına gömülmüş genç karısı Isabel’in (Alicia Vikander) dokunaklı hikâyesi. Birinci Dünya Savaşı’nda Almanlara karşı savaştığı ve her an ölümü hissettiği dört feci yıldan sonra kafasını dinlemek için 1918’de okyanusun ücra, ıssız, volkanik bir adasındaki fenere bekçi olan, suskun, bezgin, kederli İngiliz askeri Tom, piknik yaparken rastgelip romantik mektuplarla süren tutkulu bir aşkla bağlandığı, hayat dolu genç kızla evleniyor ve kayalık, çorak fener adasına gelin gidiyor Isabel.

Bomboş adada sürdürdükleri, tavuk, horoz, oğlak ve keçilerle çevrili, sevgi dolu, mutlu Robinson hayatında tek eksikleri çocuk. İki düşükten sonra okyanustan çıkagelen, Lucy adını taktıkları bebekle bu boşluk da gideriliyor, çok benimsedikleri ana-baba rolünü dış dünyaya karşı yürekten oynuyor çiftimiz.

Mutlu aile tahterevallisini tamamlıyor büyüdükçe şirinleşen Lucy bebek. Ama önceleri sırf karısının mutluluğu sürsün diye ses çıkarmayan, kurallara bağlı, vicdan sahibi Tom, 40 yıl önce fenerin yapılmasına destek vermiş bir yöre zengini (Bryan Brown) olan babasının ırkçı yaklaşımına aldırmaksızın gönül verdiği bir Almanla evlenmiş büyük kızı Hannah’nın (Rachel Weisz), Grace adını taktığı Lucy’nin aslında biyolojik annesi olduğunu anlayınca bütün sorumluluğu üstlenip durumu açıklıyor, çocuk hırsızlığıyla, cinayetle suçlanmayı ve hapse girmeyi göze alarak. Hannah’nın da soyluca davranarak sonuçta Tom-Isabel çiftini bağışladığı hikâye, 1950’de artık genç bir kadın olan Grace-Lucy’nin kundaktaki bebeğiyle birlikte, karısını yitirmiş ve artık yaşlanmış cici babası Tom’u ziyaretiyle noktalanıyor.

BRECHT'E SELAM VERİYOR

Uzaktan uzağa Bertolt Brecht ustanın tanınmış oyunlarından, doğuranın mı, yoksa büyütüp-yetiştirenin mi çocuğun annesi olduğu sorunsalını işleyen “Kafkas Tebeşir Dairesi”ni de çağrıştıran “Hayat Işığım”da yine melodramın enginlerine açılmış yönetmen Cianfranco, kahramanları, olay örgüsü ve mizansenleri bakımından anaakıma ve dönem filmi kalıplarına uygun, süresi biraz uzun tutulmuş, dümdüz seyreden, gişeyi önemseyen, beylik bir geniş kitle filmi kotarmış İngiliz usulü.

Her zamanki düzeyini korumuş (bu kez yarıya dek bıyıklı) Michael Fassbender’in derin ifadeli, anlamlı bakışlarıyla başı çektiği, Rachel Weisz’ın da göz doldurduğu oyuncu kadrosunun çabalarına ve kameraman Adem Arkapaw’un genelde insan yüzü ağırlıklı, yakın planı yeğleyen görüntülerine dayanan, göz alıcı bir görselliğe, belirgin bir dekorkostüm özenine de sahip “Hayat Işığım”, diyaloglarla suskunluğun, Alexandre Desplat imzalı müziklerle sessizliğin dengelendiği, seyirciyi alabildiğine duygusallığa yaslanarak 2 saat boyunca içine çeken, durağan, ağdalı ama düzeyli bir ‘melo’ olarak rahatlıkla izleniyor. Benim gibi Michael Fassbender tutkunlarının özellikle kaçırmayacağı “Hayat Işığım”, görüntüler üstüne döşenmiş müzikleriyle lirik bir atmosfer yaratmanın üstesinden de geliyor sonuçta çokça iz bırakmasa da.