Diktatörün gölgesinden özgürlüğe...

Zainab Salbi, Saddam Hüseyin’in özel pilotunun kızı olarak Irak’ta büyüdü. Daha 19 yaşındayken tanımadığı bir adamla evlendirilip Amerika’ya gitmek zorunda kaldı. Şiddet dolu evliliği bitince hiç bilmediği bu ülkede yaşamayı öğrendi. Sonunda tüm dünyanın tanıdığı bir insan hakları savunucusu oldu. Kurucusu ve başkanlığını yaptığı Women for Women International’la savaşın parçaladığı ülkelerde ulaştığı binlerce kadının hayatını değiştirdi. Özgürlük İçimizde Başlar (Doğan Kitap), bu cesur yolculuğun hikâyesi...

22 Eylül 2020 Salı, 12:39
Abone Ol google-news

Zainab Salbi, Saddam Hüseyin’in özel pilotunun kızı olarak Irak’ta büyüdü. Daha 19 yaşındayken tanımadığı bir adamla evlendirilip Amerika’ya gitmek zorunda kaldı. Üç ay süren şiddet dolu evliliği bitince hiç bilmediği bu ülkede yaşamayı öğrendi. Ve sonunda tüm dünyanın tanıdığı bir insan hakları savunucusu oldu. Kurucusu ve başkanlığını yaptığı Women for Women International’la savaşın parçaladığı ülkelerde binlerce kadına ulaştı, binlerce kadının hayatını değiştirdi. Ve bir noktada, dünyayı iyileştirmek için çıktığı bu yolda, artık kendi gölgeleriyle de yüzleşmesi gerektiğini fark etti. Özgürlük İçimizde Başlar (Doğan Kitap), bu cesur yolculuğun hikâyesi...

Ömrünün çoğunu savaş mağdurları, özellikle kadınlar için çalışarak geçirmiş, Irak doğumlu, Müslüman bir Amerikalı olarak dengesiz ve huzursuz zamanlardan çok geçen bir isim Zainab Salbi. Diktatörler ve dünya liderleri tanıdı, keskin nişancıların kurşunlarından kaçtı ve adalet için savaştı.

Savaş bölgelerindeki insani yardım çalışmalarıyla, daha sonra Hindistan’daki üçüncü cinsiyet hareketinden Irak’taki IŞİD’li erkeklerin eşlerine, başörtüsü takmaya karar veren Amerikalı Müslümanlara kadar, insanların mücadelelerini ve zaferlerini paylaşan medya projelerine imza attı.

Batı ve Doğu dünyaları, Amerika Birleşik Devletleri ve Ortadoğu arasında sık sık seyahat eden, yoksullarla ve savaş mağdurlarıyla çalışan, onlara yardım etmeye adanan biri olarak ne zaman Ortadoğu’ya gitse, her şeyin Amerika’nın suçu olduğunu duyduğunu ifade ediyor Salbi. Ve tüm yıkımlar, devrimler, baskılar - hatta IŞİD bile - Amerika’nın kibrinden ve gücü istismar etmesinden kaynaklandığının dillendirildiğini...

İronik bir şekilde karşı yönde de aynısını duyduğunu söylüyor; Amerikalılara göre de, tüm bu terör, istikrarsızlık, korku ve insanların kitleler halinde yerinden yurdundan edilmesi orada, o Tanrı’nın unuttuğu uzak coğrafyalarda yaşayan “o diğer” insanların yoksunluğu ve yozlaşması yüzünden meydana geliyordu.

DERDİ ‘BU KİMİN SUÇU?’ DEĞİL, ‘ŞİMDİ NE OLACAK?’

Zainab Salbi’nin kitabı Özgürlük İçimizde Başlar, buraya nasıl geldik ve bu kimin suçu kitabı değil. Bu kitabın konusu “Şimdi ne olacak?”.

Kendi yaşadıklarını ve başkalarının başından geçenleri paylaşmak onun için hiç kolay olmamış ancak susmayacak, sesini daha da duyurmaya kararlı. İçe doğru yapılan bir yolculuk sunuyor okurlara. Cesurların yolculuğu, bir dönüşüm yolculuğu bu.

Çok engebeli olduğunu vurguluyor en başından fakat mutlak özgürlük ve toplumun iyiliğine yapılacak katkı uğruna her anına değer olduğunu düşünüyor. Tam da bu duygularla kendi hikâyesini ve deneyimlerini, aynı zamanda kendi gerçekleriyle burun buruna gelen pek çoklarının hikâyelerini ve deneyimlerini paylaşıyor kitabında.

‘DERİNLERİ KAZMALI, GÖLGELERİMİZİ GÖRMELİYİZ’

Salbi içindeki iyi, kötü ve çirkine; anılarını 2006’da yayımlanan Diktatörün Gölgesinde / Saddam Döneminde Genç Bir Kadın (Doğan Kitap) kitabında yazmaya ve yetişkinlik hayatı boyunca ona çok acı veren gerçekleri ifşa etmeye karar verdiği gün uyanmaya başlamış. Bunun bir gecede olmadığını ve çok acı verici olduğunu aşamalarıyla paylaşıyor kitabında:

“Evliliğimiz tökezlediğinde sevgi dolu ve kibar kocamı terk etmek kolay olmadı; kurmuş olduğum ve 20 yıl boyunca dünya çapında yüz binlerce kadına yardım etmiş Women for Women International adlı organizasyonun başkanlığını bırakmak, benim de, kibirli olabileceğimi anlamak ve utanmak çok zordu.

Hayatımızın şarkısını söylemediğimizde kızgın oluyoruz, hep kendimizi haklı sanıyoruz, zalim, hatta şiddete meyilli oluyoruz. Çarpıtılmış gerçeklerin ya da kuyruklu yalanların arasında kendimizi kaybediyoruz.

İçime dönük yaptığım yolculukta gördüm ki, hepimiz konuşabilmek ve sahip olmamız gerektiğini sandıklarımıza değil, gerçek değerlerimize göre yaşayabilmek için derinleri kazmalıyız.

Gölgelerimizi görmeli, karanlığımızı bilmeliyiz. Kendi hakikatimizin daha derin boyutunu anlamalıyız, başkalarını parmakla göstermenin ötesinde yatanları. Ancak o zaman gerçekten konuşabilir ve birlikte hareket edebiliriz.

Uyanış, özgünlüğümüze uzanan bir köprü kurar. Beraberinde kendi içimizde ve başkalarıyla daha dürüst konuşmalar yaparız. Gölgelerimizi ve ışığımızı, güzelliğimizi ve ecinnilerimizi görebiliriz.”

PARAMPARCA, CESUR KADIN NABİNTU!

Ne zaman ki, kendi içindeki “öteki”yi görmeye başlamış, başkalarındaki “öteki”yi de işte o zaman sahiden görebilmiş Salbi; Amerika’nın “red-neck”lerinde, Fransa’nın “Arap”larında, İslam’ın “köktendincilerinde” ve hepimizde.

Salbi, kahramanı, gözlerini asıl açan kişi olan Nabintu ile tanışana kadar, bütün dünyayla paylaşması gereken bir hikâyesi olduğunu fark etmemiş. Nabintu, bir milis saldırısında hayatı paramparça olmuş, ellili yaşlarının başlarında Kongolu bir kadın.

Zainab Salbi, Kongo’ya ilk 1993’te Amerika’da kurduğu Women for Women International adlı organizasyonun insani yardım çalışmalarını Kongo’ya götürebilir miyiz diye anlamak için gitmiş ve devamı gelmiş.

Orada savaştan kurtulan, dehşetin her boyutunu yaşamış kadınlara para yardımı yapan Salbi, onların hikâyelerini dinler, seslerini dünyaya duyurmaya çalışır. Aynı zamanda bu hikâyeleri, organizasyonla işbirliği yapanlarla da paylaşır. Zaman içinde, bu kadınlara eğitim ve mesleki kurslar vermeye başlar.

KADINA GÜN YÜZÜ YOK!

Nabintu ile ise yine Kongo’da 2003’te kendisi otuz dört yaşındayken ve on yıldan uzun süredir savaş mağdurlarıyla çalışırken tanışmış. Nabintu ile tanıştığında; Bosna’daki tecavüz kamplarına hapsedilmiş, Ruanda’daki soykırımda yakalanmış ya da Afganistan’da Taliban tarafından eğitim ve temel haklardan mahrum bırakılmış kadınlardan onunkine benzer binlerce hikâye dinlemiştir.

Nabintu’nun hikâyesi de feciydi ama tek değildi. Nabintu anlatır Salbi gözyaşları içinde dinler:

Her şey bir grup isyancının köylerini basmasıyla başlıyordu. Nabintu onların geldiğini görünce yatağın altına saklanmıştı ama isyancılar onu ve dokuz, yirmi bir ve yirmi üç yaşındaki üç kızını bulmuştu. Adamlar onları zorla yere yatırmış, kollarını ve bacaklarını açıp deli gibi çevrelerinde dönerek sıraya girerek hepsine tecavüz etmişlerdi.

Kızlarının etrafında o kadar çok erkek vardı ki, Nabintu sayamamıştı. Nabintu’ya tecavüz ederken oğluna, annesinin bacaklarını açmasını emretmişlerdi. Sonra ona kendi annesine tecavüz etmeyi emretmişlerdi. Oğlu reddedince ayağından vurmuşlardı.

İsyancıların vahşeti orada bitmemişti. Nabintu’nun evini yağmalamış, istedikleri her şeyi alıp geri kalanı ateşe vermişlerdi. Nabintu ve kızları çırılçıplak ortada kalmıştı. İsyancıların saldırısından hayatta kalan komşular hemen koşup onlara birkaç parça elbise getirmişti.

Bu olaydan kısa süre sonra Nabintu ile tanıştığında bir başka saldırı olur korkusuyla köyünden taşınmıştı. Komşuların o berbat günde onlara verdiği elbise hâlâ üstündeydi. Sahip olduğu tek elbise buydu. Mahallesindeki çöplüklerden topladığı malzemelerden kendine ayakkabı yapmıştı.

NABİNTU’NUN SESİNİ TÜM DÜNYAYA DUYURDU!

Nabintu hikâyesini anlatmayı bitirdikten sonra Salbi’nin gözlerinin içine bakar ve şöyle der:

“Bu hikâyeyi senden başka kimseye anlatmadım. Hikâyemi bütün dünyaya anlatabilseydim, anlatırdım, başka kadınlar benim yaşadıklarımı yaşamasın. Ama yapamam. Sen yapabilirsin. Git ve tüm dünyaya duyur, sadece benim bir avuç komşuma değil.”

Nabintu cahil, yoksul, evsiz ve korkunç bir vahşetin kurbanıydı. Buna rağmen bir kadının hikâyesi ile toplu anlamda kadınların hikâyeleri arasında derin bir berrak görüşe sahipti. Eğer bir kadın suskunluğunu bozarsa, kendi yaşadıklarını diğer kadınların yaşamasına engel olacağını biliyordu.

Salbi’nin o ana kadar sahip olamadığı cesarete sahipti. Her şeyini kaybetmişti ama sesi hâlâ ondaydı ve o sesi kullanmak istiyordu. Oysa Salbi yıllarca kendi hikâyesini gömmüş, bir hikâyesi yokmuş gibi davranmıştı. İşim diğer kadınların sessizliklerini bozup hikâyelerini paylaşmalarını sağlamakken kendi hikâyesini paylaşma riskini asla göze almak istememişti.

Üst-orta sınıf bir ailede büyümüş, dünyayı dolaşmış, üniversiteye gitmiş, göreceli olarak güvenli yerlerde keyifle yaşamıştı. Salbi’ye göre kendisinin ya da ailesinin, Saddam Hüseyin iktidara yükselirken bile yaşadıkları bu kadınların başından geçenlere kıyasla hiç sert ya da olağanüstü değildi. Bu kadınlar hem yoksuldu hem de akıl almaz acılar yaşamışlardı.

ANLAT HİKÂYENİ!

Salbi’nin maddi imtiyazları kendisine kolay bir kalkan olmuştu. O kalkanın altında, yaşadıklarımın tamamını paylaşmaya utanıyordu:

“Ben görücü usulüyle evlendirilmişken, tecavüze uğramışken, bir diktatörlükte büyümenin verdiği korku ve belirsizlikleri yaşamışken nasıl güçlü bir kadın hakları aktivisti olabilirdim?

Dünyayı iki ayrı paradigma aracılığıyla görüyordum ve asla kendi gerçeğim için de ayağa kalkmam gerekmiyordu. Zihnim açılmıştı. İki seçeneğim olduğunu biliyordum: Sessizliğimi koruyup insani yardım çalışmalarımı bırakmak ya da suskunluğumu bozup Women for Women International çalışmalarımı sürdürmek.”

Basit bir seçim değildi bu. Hikâyesini anlatmak, ömrü boyunca bir kadın olarak ve Saddam Hüseyin’i tanıyan bir ailenin üyesi olarak ettiği sessizlik yeminini bozmak demekti. Kirli çamaşırlarını herkesin önünde sergilemek ve ailesinin güvenliğini, ismini tehlikeye atmak demekti. Göze alacaktı, aldı da! Ve yazdı...

SADDAM’IN SÜRPRİZİ!

Zainab Salbi, ailesinin ilk çocuğu olarak Irak’ta, Bağdat’ta dünyaya geldi. El Mansur Mahallesi’ndeki iki katlı, orta sınıf aile evi, sessiz bir çıkmaz sokağın sonunda, okaliptüs ağaçlarının arasındaydı. Mutlu bir çocukluk yaşadı. Ticari bir şirkette çalışan pilot ailesi olarak çok sık seyahat ediyorlardı.

Annesi öğretmendi, şık şeyleri severdi, bu yüzden evleri dünyanın çeşitli yerlerinden alınmış mobilyalarla, tablolarla, halılarla doluydu. Annesi evlerini dekore ederken babası bahçeyle ilgilenir, gardenyalar, güller ve incir, armut, portakal gibi meyve ağaçları yetiştirirdi. Bir gün bunların hepsinin elden gideceğini hayal dahi edemezlerdi.

Ailesi, Saddam Hüseyin’le Başbakanken 1973’te tanışmış. Saddam, Dicle Irmağı’nda tekne partisinde olan, içinde Salbi’nin ailesinin de bulunduğu, bir grup genç çifte sürpriz yapmış. O gün hepsinin hayatı değişmiş. Her çift kaçınılmaz bir şekilde, Saddam’ın arkadaşlığını kabul etmek zorundaydı. Ailesi de öyle yapacaktı.

SALBİ: ‘SADDAM’IN SARAYININ SOYTARILARIYDIK!’

Çok geçmeden Saddam Hüseyin babasını kendine özel pilot olarak atar ve Irak Sivil Hava Kuvvetleri’nin başına getirir. Bundan sonra hayatları resmen değişir. Onlar artık Saddam Hüseyin’in pilotunun ailesiydiler. Evleri gözetleniyordu; sosyal hayatları, Saddam ve onun seçtiği çevreyle kısıtlıydı.

Çocuklar da bu arkadaş listelerinden nasiplerini aldı. Salbi’nin ergenlik yılları ve iki erkek kardeşinin çocukluk yılları çok dar bir çevrede geçti. Hep kusursuz davranmak zorundaydılar. Saddam gülerse gülüyor, o ağlarsa ağlıyorlardı. Onun etrafındaki diğer aileler gibi sürekli korku içinde yaşıyorlardı.

Yapmacık gülüşlerin arkasına saklanıp Saddam’la arkadaşlıklarının özgürce tadını çıkarıyormuş, sanki seçenekleri varmış, sanki Saddam ne tür bir vahşete imza atarsa atsın - zehirli gaz saldırısıyla binlerce Kürt’ü öldürmek ya da siyasi arenada öne geçmek için Şii topluluklarını buldozerle ezmek gibi - o hep haklıymış gibi yapmak zorundaydılar:

“Benim ailemin hiçbir siyasi hırsı yoktu, o yüzden Saddam için tehdit unsuru değildi. Bizim rolümüz onu eğlendirmek, çağdaş şehir yaşamının her alanından, yemekten modaya, müziğe kadar her konudan konuşmaktı. Sarayının soytarılarıydık.”

Annesin yaşamındaki etkisi büyük ona hem birey hem kadın olarak bağımsızlığını güçlendirecek, Alex Haley’nin Kökler: Bir Amerikan Ailesi Destanı’nı, aynı zamanda Ben Özgürüm isimli kitap gibi Arapça feminist kitaplar okutmuş. On beş yaşındayken annesine kendisini kadınlara yardıma adayacağını söylemiş Salbi.

IRAK’TAN GİTMEK, SADECE GİTMEK!

Bağdat’ta on dokuz yaşında bir üniversite öğrencisiyken annesi Amerika’ya yaptıkları bir seyahatte tanıştıkları bir adamın evlenme teklifini kabul etmesi için adeta yalvarmış. O kadar çok ağlamış ki annesinin dediğini yaparak hiç istemediği hatta babası ve kardeşleri de hiç onaylamadığı halde o adamla evlenmiş Salbi. Ve annesi kulağına şöyle fısıldamış: “Amerika’dayken ne yaptığın umurumda değil. Sadece buradan git, git.” Salbi de gitmiş.

Berbat, baskıcı, şiddet, tecavüz dolu bir evliliktir yaşadığı. Derken Saddam, Kuveyt’i işgal eder ve Irak anında ağır yaptırımların altına girer. Düğününden bir ay sonra tüm telefon hatları kesilir ve sınırlar kapatılır, ailemle görüşemez. Artık geri dönme şansı da yoktur.

Yirmi birinci yaşında, evliliğinin üçüncü ayında isyan eder ve biriktirebildiği 400 dolar, ailesinden kalma tasarımcı giysilerle dolu iki bavulu ve mücevherleriyle kaçar. Annesinin eski bir arkadaşı sayesinde kalacak yer bulur ve o zamanki adıyla Göçmenlik ve Vatandaşlık Dairesi’nden çalışma izni alır. Bir mağazada çalışmaya başlar. İlk maaşıyla boşanma davası açar.

Birkaç ay sonra, Körfez Savaşı sona erince Irak’a geri dönebilirdi Salbi ama Amerika’da kalmaya karar verir. Ülkesi yerle bir olmuştur. Günün birinde yardım etmek için geri dönmeye yemin eder ama önce kendine bir hayat kurmak zorundadır.

Bu kararı babası ve kardeşlerini dokuz yıl boyunca göremeyeceğim anlamına gelecektir. Annesi Ürdün’e kaçmış, erkek kardeşlerinden birini yanına almıştır. Bu Saddam’ı kızdırmış ve ceza olarak babası işinden istifa etmek zorunda bırakılmıştır.

Ailesindekiler öldürülmemiştir fakat sosyal, ekonomik ve siyasi anlamda dışlanmıştır.

Salbi’nin Amerika’daki hayatı ise tam aksine düzelmiştir. Aşık olur ve tekrar evlenmeye karar verir.

‘BİR DAHA ASLA!’

Önceki evliliğinin tam tersine harika bir birlikteliktir yaşadığı. Filistinli Amerikalı bir aileden gelen kocası aktivisttir, Virginia Üniversitesi’nde doktora yapıyordur. Salbi de okula geri dönmüş, George Mason Üniversitesi’nden mezun olmaya çalışıyordur.

Üniversitede Yahudi soykırımını öğrenir ve insanların o zaman, “Bir daha asla” dediğini duyar. İnsanlık bir daha asla soykırım gibi bir zulmün yaşanmasına izin vermeyecektir.

Fakat tam da o sırada 1993’te Bosna Hersek’teki esir kamplarından görüntüler izler ve sonradan Sırplı askerlerin kadınları kaçırıp seks kölesi olarak aylarca “tecavüz kampları”nda tuttuğunu öğrenir.

Yirmi üç yaşında, yeni evli, parasız ve tecrübesizdir. Fakat artık Amerika’da yaşadığı için adaletsizliğe karşı bir şey yapma sorumluluğunu omuzlarında hisseder. Korkmadan eyleme geçebilmekte özgürdür.

WOMEN FOR WOMEN INTERNATIONAL

Eşi Amjad Atallah ile balayı için biriktirdikleri parayla Hırvatistan’a gider ve küçük kadın örgütlerinin kapısını çalmaya başlarlar. Katılmaya gönüllü bir Amerikan örgütü bulamamıştırlar. Vazgeçmezler. ABD’ye döndükten üç yıl sonra Women for Women International’ı kurarlar.

1995 yılında, Women for Women International dünya çapında yüzlerce kadından yardım alır. Buna “kardeşten kardeşe” yardımlaşma adını verirler.

Her ay savaştan sağ çıkan kadınlara 30 dolar ile maddi destek sağlayanlardan bir mektup gider; hepsi yardıma ihtiyacı olan kadına doğrudan ulaştırılır. Aynı yıl Beyaz Saray’da Başkan Bill Clinton tarafından insani yardım çalışmalarından ötürü Zainab Salbi’ye bir plaket verilir. Çalışmaları ana akım medya kanallarında gösterilmeye başlanır, birçok defa “The Oprah Winfrey Show”a çıkarlar.

Sonraki on sekiz yıl boyunca Women for Women International Amerika’daki en büyük kadın örgütlerinden biri haline gelir. Uluslararası çapta yaklaşık yarım milyon savaş mağduru kadına 100 milyon dolardan fazla yardım ulaştırırlar. İçlerinden biri de, yardım etmek isteyen pek çok insanın kalbine dokunan, hikâyesini paylaştığı Nabintu’dur.

ANNESİNİN FEDAKÂRLIĞI HAYATINI KURTARDI

İnsani yardım yaptığı ilk on yılda annesi ALS hastalığına yakalanır. Annesi ölüm döşeğinde Salbi’ye onu neden apar topar Amerika’ya gönderdiğini anlatır:

“Saddam’ın bana bakışından ve benimle ilgili yorumlarından hoşlanmamıştı. Kadınlara neler yaptığını - kaç kadına tecavüz ettiğini - bildiğinden her ne pahasına olursa olsun, kızını oradan kurtarmak için elinden geleni yapmıştı, ilişkimizi bile riske atmıştı. Saddam’ın bizim aileye ayrıcalık yapmayacağını biliyordu.

Annemin bana verdiği belki de en iyi hediye, hakikatti. Sonunda annemin ihaneti olarak gördüğüm eylemin, aslında onun cesaretinin, sevgisinin ve beni koruma azminin işareti olduğunu algılayabildim.

Bu kavrayış, insanların diktatörlüğe ve baskıya büyük, kahramanca tavırlarla direnmediklerini anlamamı sağladı; aynı zamanda küçük, gündelik eylemlerle de direnilebilirdi.

Bu şekilde sabırla ve titizlikle, parça parça, ailelerini koruyor, çocuklarını hayatta ve güvende tutuyorlardı. Babamla annem benim için bunu yapmıştı.”

VE IRAK DÜŞER!

1999’da annesinin naaşını Irak’a götürünce babası ve en küçük kardeşini neredeyse on yıl sonra ilk kez görür Salbi. Ülkesi tanınmaz haldeydi. Iraklılar yıllar süren yaptırımların sonucu yiyecek bulamamaktan, temizlik ve ilaç gibi temel maddelerin yoksunluğundan yorulmuş, bitmişti. 1991’de Birinci Körfez Savaşı’nın sona ermesinden bu yana bir milyon insan ölmüştü.

2002’de yüreği kederle dolu bir halde yeniden Irak’a döner Salbi. İkinci Körfez Savaşı’nın arifesiydi ve en küçük kardeşi askere alınma tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Onu oradan çıkarmak zorundaydı.

İkinci Körfez Savaşı’nın Irak’a ne getireceği konusunda hiçbir fikirleri yoktu ama ülke düşerse, evlerinin yağmalanma ihtimali yüksekti. Babası, kardeşi ve anılarla dolu kimi eşyalarıyla birlikte oradan ayrılır. Derken ülke düşer!

İsyancı milisler iki yıl boyunca evlerini istila eder; önce bir infaz merkezi, sonra eylemlerini Irak ordusundan gizlemek için genelev yaparlar. Komşuları, sıklıkla kamyonların gelip milislerin bahçeye attığı cesetleri topladığını anlatır. Irak ordusu bu grupları sonunda yenince ordu bu kez de evlerini bir yıllığına karargâh merkezi yapar.

IRAK’TAN GERİYE TEK KALAN HİKÂYESİDİR!

Salbi’nin Irak’ı artık sadece düşlerindedir. Her şey, tüm güzellik, tüm değerli nesneler bir hiç olmuştur, tozu bile yoktur. Geriye tek kalan, hikâyesidir ve tüm dünyaya anlatır Zainab Salbi:

“Hikâyemizi anlatmak kolay değildir. Sırlarımızı taşırlar ve ben, sırlarımı bilincimin çok derinlerine gömmüştüm. Görücü usulüyle evlendiğimi itiraf etmek, üstüne de ilk kocamın bana tecavüz ettiğini söylemek hiç kolay değildi. Fakat hepsinin içinde en zorunun, asla anlatmamak üzere eğitildiğim, Irak’taki ailemin hikâyesini ifşa etmek olduğunu hiç bilmiyordum.

Bazı hikâyeler belki diğerlerinden daha uçuktur. Bazı kadınlar grupların tecavüzüne uğruyor, tıpkı Nabintu ve kızları gibi ya da seks ticaretinde satılıyor, temel haklar ve eğitimden yoksun yaşamaya zorlanıyorlar.

Bu demek değildir ki, diğer kadınlar da kendi sessizliklerini bozup hikâyelerini anlatmamalı. Sırf Londra’da ya da Silikon Vadisi’nde çalışıyorsunuz diye, katlandığınız istismarı hafife alıyor gibi yapmanıza gerek yok.

Bazıları bir akrabasının tacizine uğruyor, bazılarıysa patronları ya da sevgilileri tarafından sözlü istismara maruz kalıyor. Bazıları iktidarda olanları, hatta bir akrabalarını ya da iş arkadaşlarını memnun etmek için susuyor. Bazıları kendilerine cinsel obje gibi davranılmasına izin veriyor; kabul görmek, değer verilmek ve güvende hissetmek için.

‘SADECE GERÇEĞİ SÖYLEDİĞİMİZDE İYİLEŞEBİLİRİZ’

Hikâyeler, Afganistan’daki kadınların yaşamlarında Mississippi’deki kadınlarınkinden daha uç boyutlara ulaşabilir, fakat özde - gücün kötüye kullanılması, korkuyla manipüle etme, insanı onurundan etme - iki yerde de aynıdır.

Zamanla, Nabintu’nun haklı olduğunu fark ettim: Bir kişi sessizliğini bozduğunda diğerlerinin de sessizliklerini bozmasının yolunu açıyordu. Birbirimizin hikâyesine tanık oluyor, bu süreçte de birbirimize cesaret veriyorduk.

Şimdi, ne zaman bir kişinin kendi hakikatini anlattığını duysam, kim olduklarına dair en kötü yanlarını da açık etse, her zaman içimi titretir ve gözlerimi yaşartır. Basit ve dürüstçe anlatıldığında en berbat bilgi bile içinde cesaret, zarafet ve sevgi taşır.

Biz gerçeğimizi anlatıp sessizliğimizi bozunca başkalarının yolunu aydınlatan, karanlıktan kurtaran bir muma dönüşüyoruz ve sonunda onlar da kendi adına konuşma cesaretini buluyorlar. Sadece gerçeği söylediğimizde iyileşme yaşayabiliriz.”

Zainab Salbi’nin çağrısına kulak verenlerden mi olacağız yoksa gölgelerimize mi saklanacağız? Ülkemize dönerek ayrıca sorarsak; iktidarın çıkılmasını istediği İstanbul Sözleşmesi’nden vaz mı geçeceğiz yoksa direnecek miyiz? Karar vakti! Daha fazla gecikmeden...

BİR İÇ YOLCULUĞA VAR MISINIZ?

“Yolculuk, hikâyelerimizle başlıyor, ancak orada bitmiyor. Yolculuk, hakikatimizi bulmakta, tanımakta, yaşamakta ve bu çok bölünmüş dünyada yeni bir biçimde sahneye çıkmakta. Birlikte kendimiz için yeni bir hikâye dokuyacağız, bireysel ve kolektif olarak. Özgürlüğün tadı nefis, onun tadına varmak için yapmamız gereken yolculuğa çıkmaya, o yolu yürümeye değer.” diyor Zainab Salbi.

Ve o yolculuğa çıkarken üstünde derin düşünebileceğiniz bazı içsel soruları Özgürlük İçimizde Başlar adlı kitabının sonunda, sekiz bölümde şu başlıklar altında sıralıyor:

“Hikâyemizi anlatmak, Doğrumuzu yaşamak, Başarımızı sahiplenmek, Hatalarımızı telafi etmek, Karanlığımızın içinden geçmek, Önce kendimizi affetmek, Kontrolü bırakmak, Özgürlük içimizde başlar”.

Her bölümden birer madde örneklersek;

- Her zaman saklı tutmanız söylenen sırlarınız var mı? İçinizde bir yanınız, anlatacak bir hikâyeniz olmadığını hissediyor mu?

- İş ya da başarı gibi hangi tür dışsal şeylere olan bağlılığınız size değerli olduğunuz hissini yaşatıyor? Bağlı olduğunuz bu şeyler kesilirse ne olur? O zaman siz kimsiniz?

- Hayatınızın neresinde en doğru arzunuzu dinlemeyi bıraktınız? Eskiden kalbinizi heyecanla attıran neydi?

- Doğrunuzu ve hayallerinizi kovalamaktan sizi alıkoyan nedir? Korkunun gözlerinin içine bakın ve onu keşfedin. Hangi kısmı gerçek, hangi kısmı gerçek değil? Durup sessizleşince, kalbiniz size söyleyecek.

- İçinizde taşıdığınız fakat hiç bahsetmediğiniz utanç hikâyeniz nedir? İtiraf etmeye gönüllü olmadığınız hikâye nedir?

- İnsanların karakterlerinde en sevmediğiniz özellikler nelerdir? Böyle bir hoşlanmama durumu sizde neleri tetikliyor?

- Parmağınızı başkalarında beğenmediğiniz özelliklere çevirmek yerine, kendinize çevirseydiniz ne olurdu? Bunu yaparsanız, ne görürdünüz?

- Hayatınızda sizi en çok kıran insanlara bakın. Onların içindeki güvensiz yanları görmeye çalışın, tıpkı kendi güvensizliğinizi gördüğünüz gibi. Onlar acı çekerken, başkasına acı çektirdi. Bunu görmek, onları affetmede atılan ilk adım.

- Hayatınızda gerçekten olmasını istediğiniz, fakat sizin istediğiniz biçimde olmayan nedir?

- Sizin tanımladığınız haliyle, hırsınızı ve hayalinizi gerçekleştirmek için yapabileceğiniz her şeyi yaptınız mı? Sadece niyetinizi mi belirlediniz, yoksa gerekli beceri ve deneyimi de edindiniz mi?

- Gözlerinizi açın ve çevrenizdeki tüm sıradan güzellikleri fark edin, istediğinizi elde etmek için belki de odağınızdan kaçırdığınız şeyler bunlar. Ne görüyorsunuz?