Döviz artışı, pek çok kararın, maalesef ‘bekle-gör’ evresine bırakılmasına neden oluyor

SEDEFED Başkanı Ali Avcı: Salgın devam ettiği sürece pek çok sektör ve KOBİ’lerimiz bu durumdan olumsuz etkilenecektir. Bu da iflas, konkordato, birleşme ve satın alma haberlerini daha sık duymamıza yol açabilir.

10 Ağustos 2020 Pazartesi, 06:00
Döviz artışı, pek çok kararın, maalesef ‘bekle-gör’ evresine bırakılmasına neden oluyor
Abone Ol google-news

Sektörel Dernekler Federasyonu (SEDEFED) Yönetim Kurulu Başkanı Ali Avcı, kur artışının devam etmesi durumunda, özellikle enflasyondaki yükselişe paralel ilave zorluklar yaşatacağını vurguladı. Koronavirüs krizinden yüzde 69 ile mikro ve küçük ölçekli işletmelerin en fazla etkilenen yapılar olduğunu kaydeden Avcı, “Doğu illerimizdeki işletmelerin yüzde 38’inde çalışan sayılarının azaldığını belirtiyor. Bu oran İstanbul’da yüzde 14. Ekonomik durgunluk sonucu yaşanacak istihdam kaybına ülkemizin tahammülü yok” dedi. Yaptıkları araştırmalarda işletmelerin özellikle ikinci dalgaya hazır olmadığına dikkat çeken Ali Avcı ile, son günlerde yükselen döviz kuru ve Covid-19’un reel sektöre etkilerini konuştuk.

* Son dönemde yaşanan kur artışını nasıl yorumluyorsunuz? 

Uzun zamandır Merkez Bankası (TCMB) kurdaki stabiliteyi devam ettirmek için farklı yollar deniyordu. Bankaların yurt dışı swap limitlerini yasal özkaynaklarının yüzde 1’i olacak şekilde indirdi, swap piyasasını oluşturdu ve kamu bankaları kanalıyla döviz sattı. Geçtiğimiz hafta gerçekleşen Para Politikası toplantısında, MB’nin faiz artırımına gitmedi. Yabancı yatırımcı tarafında azalan kredibilite ve bayram tatili sonrası yurt dışı TL piyasasında yaşanan sıkışıklık sonucu swap faizlerinin ani tırmanışının ardından, paramız hızla değer kaybetti. Döviz cephesi yaşanan artışın dengeye gelmesi çok önemli. BDDK’da biliyorsunuz yurt dışında TL sıkışıklığına neden olan düzenlemede değişikliğe gitti. Bu kapsamda yurt dışı yerleşik bankaların yurt içinde açacakları TL hesaplar üzerinden gerçekleştirecekleri işlemlerde bazı koşulların sağlanması durumunda TL’ye erişim sınırlamalarından muaf tutularak esneklik sağladı. Önümüzdeki süreçte tedavi için MB tarafından açıklanan hedefli likidite imkânlarını kademeli olarak azaltılması belki bir noktada tekrar döviz kurunu baskılayacaktır. Nitekim TCMB’nin ortalama fonlama faizinde yükseliş gözlemliyoruz. Diğer taraftan kur artışının devam etmesi durumunda özellikle enflasyondaki yükselişe paralel ilave zorluklar yaşama ihtimalimiz kuvvetli. Bu nedenle TL tarafında yaşanan kredibilitenin yabancı yatırımcı tarafından yeniden pozitife dönmesini de sağlamak önem taşıyor. 

BEKLE-GÖR EVRESİ

* Dövizde yaşanan artış iş dünyasını ve reel sektörü nasıl etkileyecek? 

İş dünyası toparlanma sürecinde yeni ürün ve hizmetlere odaklanacak önemli yatırım kararlarını daha cesaretli almaya başlamıştı. Böyle bir dönemin iş insanları olarak da yarattığı havayı yakından yaşadık. Döviz kurunda yaşanan ani dalgalanmanın bu yatırım kararlarında temkinli bir ruh halini devreye aldığını da gözlemliyoruz. Döviz kurunun tüketici fiyatlarına, ithal aramalı ve nihai ithalat malları üzerinden geçişi söz konusu. Özellikle doğalgaz ve petrol fiyatlarındaki artış üretim maliyetlerini artırıyor. Bu tür döviz artış baskısı, yüksek enflasyonun olduğu dönemlerde pek çok kararın, maalesef “bekle-gör” evresine bırakılmasını sağlıyor. Yaşanan artış, gelirleri TL ve yükümlülükleri döviz olan reel sektörde fazlasıyla hissedilecektir. Finansmana erişim sıkıntısı ve finansal tablolarında kötüleşme söz konusu olabilir. Diğer taraftan üretim maliyetlerindeki artışında firmalara ek bir yük oluşturması olası görünüyor. Bir etki de rekabetçilik kanalı ile gerçekleşebilir ama zayıf ihracat talebi bu etkiyi sınırlayacaktır. Pandemi dönemi etkisiyle nispeten zayıf seyreden dış talepte, ihracat gelirlerimizi de olumsuz etkileyebilir. 

EN ÇOK KÜÇÜK İŞLETMELERİ VURDU

* Covid-19 için bir hasar tespit çalışması yaptığınızda, iş dünyasında ortaya çıkan tabloyu özetler misiniz? 

Küresel bir krizle karşı karşıyayız. Dünyanın hazırlıksız yakalandığı Covid-19, sağlık temelli insani bir kriz her şeyden önce. İnsan yoksa, ekonomi yok. O nedenle Covid-19 krizi üç alanda hızlı ve etkili aksiyon almamız gerektiğini gösterdi. “Sağlık, Ekonomi ve Ruh Sağlığı” konularında toplumun, iş dünyasının ve özellikle KOBİ’lerimizin önceliklendirildiği politikaların devreye alınması önemli. Pandemi dolayısıyla küresel ekonominin adeta kepenk kapatması, ülkemizde de etkisini hissettiğimiz bir süreci başlattı. Türk iş dünyasının krizlerde bağışıklık sistemi güçlüdür. İlk anda yaşanan şoku atlattıktan sonra özellikle sağlık, lojistik ve gıda başta olmak üzere stratejik sektörlerimiz ile tedarik zinciri güvenliğine dair hızlı önlemler alındı. 

SEDEFED olarak doğru tedavi için doğru teşhisin gerekliliğine inanıyoruz. Üyesi olduğumuz TÜRKONFED çatısı altında yürüttüğümüz çalışmalarımızda Covid-19’dan en fazla mikro ve küçük ölçekli işletmelerimizin etkilendiğini gösteriyor. Ekonomimizin de en kırılgan yapı taşı bu gruptaki işletmelerimiz maalesef. Bölgesel ölçekte de işletmelerimizin etkilenme oranları sektörler özelinde farklılaşabiliyor. Hizmetler ve turizm sektörü bu dönemde en fazla darbe alan sektör şüphesiz. Mart-Mayıs ayında TÜRKONFED-TÜSİAD ve UNDP Türkiye işbirliği ile kurulan Hedefler İçin İş Dünyası Platformumuz tarafından yapılan iki araştırma Covid-19’un sektörlerimiz ve işletmelerimiz üzerinde yarattığı baskının biraz hafiflediğini de gösteriyor. 

Yüzde 69 ile mikro ve küçük ölçekli işletmelerimiz krizden en fazla etkilenen yapılarımız oldu. Büyük firmalarda bu oran yüzde 31’ler seviyesinde kaldı. Sektörler bazında faaliyetini durduranların oranı konaklama ve yiyecek sektöründe yüzde 72, eğitim hizmetlerinde yüzde 50, inşaatta ise yüzde 27. Tüketicilere satış yapan firmaların bu açıdan daha olumsuz etkilendiklerini görüyoruz. Bunun yanı sıra, dış ticaret yapmayan şirketlerin yüzde 31’i faaliyetini durdururken, dış ticaret yapanlarda bu oran yüzde 14 oldu. 

Covid-19 tüm sektörlerimizi, dolayısıyla işletmelerimizi eşit düzeyde etkilemedi. Yine bu dönemde dijital teknolojilere yatırım yapan sektörlerimizin daha az etkilendiğini gördük. E-ticaretin avantajlarını kullanan işletmelerimiz, karlılık ve ciroda önemli büyümeler sağladı. 

TEDBİRLER YETERSİZ

* Önemli bir borç yükü ile Covid-19 krizine yakalanan işletmelerde, nakit akışındaki durgunluk ve borç yükü de düşünüldüğünde yeni iflaslar yaşanabilir mi?

Salgın devam ettiği sürece pek çok sektör veKOBİ’lerimiz bu durumdan olumsuz etkilenecektir. Bu da iflas, konkordato, birleşme ve satın alma haberlerini daha sık duymamıza yol açabilir. Açıklanan paket ve kararların operasyonel güçlükler taşıması, sektörlerimiz ile yaptığımız istişare ve araştırmalarımızın sonuçları da mevcut ekonomik tedbirlerin yeterli kalmayacağına, bu tedbirlerin kapsamının ve kaynak miktarının artırılması gerektiğine işaret ediyor. Krizle mücadele sürecinde kapsamı genişletilen kısa çalışma ödeneği mekanizmasından yaklaşık 3 milyona yakın çalışan faydalandı. Araştırmalarımızda firmaların yüzde 61’inin kısa çalışma ödeneğine başvurduğunu, kalan yüzde 39’unun ise çoğunlukla ihtiyaçlarını karşılamadığı veya firmaları yeterlilik koşullarını karşılamadığı için başvurmadıklarını söyledi. Kısa çalışma ödeneği desteklerine başvuran firmaların yüzde 72’si bu destekten yararlanmış durumda. Cirosu azalan firmaların da yarısının bu destekten yararlanabildiğini görüyoruz.

Bu süreçte finans sektörünün kredi kanallarını açması da sektörlerimiz ve işletmelerimizin likidite sıkıntısını bir nebze olsun rahatlatacaktır; çünkü şu anda bir likidite kapanı içerisindeyiz. Özellikle KOBİ’lerimiz işletme sermayesine ihtiyaç duydukları için finans kaynaklarına ulaşmak, destek ve kredilere erişmek istiyor. Kredi talebinin artmasının önemli bir nedeni vadesi geçmiş alacakların ödenmemesi üzerine sıkıntıya düşen KOBİ’lerin daha fazla kredi kullanmaya ihtiyaç duyması. Özellikle böyle bir dönemde gereken fedakarlıkları yapmak ve sektör-firma ayrımı gözetmeden uygun faizlerle kredi kanallarını açmak, finans sektörümüzün en önemli sorumluluklarından biri olmalı diye düşünüyoruz. KOBİ’lerimiz de merkezde alınan kararların sahaya eksiksiz, hızlı ve etkin bir şekilde yansımasını bekliyor, zira işletmeler için zaman eskisinden daha değerli. Finans sektörünün bu süreçteki rolü ve yaklaşımı son derece önemli.

İKİNCİ DALGAYA HAZIR DEĞİLİZ

* Üyelerinizin şu anda en fazla endişelendikleri noktalar neler?

Şu anda herkes virüsün gündemden çıkmasını bekliyor ve bu süreci en az hasarla atlatmak için gayret ediyor. Ancak salgının etkilerinin geçmediğini, geçiş süreciyle birlikte vaka sayısını günde binin altında tutmada zorlandığımızı gözlemliyoruz. Yaptığımız saha araştırmaları ve Anadolu iş dünyası ile çevrimiçi görüşmelerimizde de bir ikinci dalga korkusunu gözlemliyoruz. İşletmelerimizin özellikle ikinci dalgaya hazır olmadığını söyleyebilirim. 

Nakit ihtiyacı ve tedarik zinciri güvenliği arasında önemli bir bağlantı söz konusu. Kriz döneminde de özellikle stratejik sektörler arasındaki tedarik zinciri güvenliği sadece ekonomik değil toplum sağlığı açısından da hayati bir konu. Araştırmalarımız bölgesel bazda sektörlerimiz ve işletmelerimizin tedarik zincirinde yaşladıkları sıkıntıları da gösteriyor. 

Ege’deki firmalarımızın yüzde 27’si İstanbul’daki işletmelerimizin de yüzde 19’i tedarik zincirinde sıkıntı yaşadığını söylüyor. Bu firmaların yüzde 30’unun mikro ölçekli olduğunu hatırlatmak isterim. Önümüzdeki dönemde tedarik zincirinde yaşanabilecek olası aksaklıklar, büyük ölçüde finansman ve ödeme sorunlarından kaynaklanacak gibi görünüyor. Alacaklarını tahsil edemeyen firmalar, ödemelerini zamanında yapamayacak ve bu bir döngü şeklinde potansiyel olarak çok sayıda KOBİ’yi etkileyebilir.

Önemli olan bu noktada hepimizin aynı gemide olduğunun bilinciyle “ortak akıl ve ortak vizyon” ortaya koymaktır. Yani merkezi hükümet ve yerel yönetimler, STK’lar, iş dünyası ve çeşitli disiplinlerden insanların sorunlara birlikte çözüm bulması gerekiyor. Aynı zamanda bu salgın yerel ya da lokal bir sorun değil, küresel bir sorun ve küresel sorunlar ancak küresel iş birlikleri ile çözülebilir.

YÜZDE 38'İ İŞÇİ ÇIKARDI

* Bu sürecin Türkiye ekonomisinde ve geleceğinde ortaya çıkardığı en büyük risk alanları hangileridir? Türkiye için şu anda en acil çözülmesi gereken sorun hangisi?

Ekonomide sürdürülebilirlik şüphesiz üretimden geçiyor. Covid-19 krizi bize üretim ekonomisine dönmemiz, nitelikli insan kaynağına yatırım yapmamız, yüksek teknoloji kullanarak, yüksek katma değerli üretim ve ihracat gerçekleştirmemiz gerçeğini de acı bir tecrübe ile gösterdi. Üretim şemsiyesi elimizdeki istihdamı ve iş gücüne katılımı artıracak tek güvencemiz. 

En son OECD tarafından yapılan analizler, 2020 yılında tüm dünyada işsizlikte yüzde 8 ila 10 aralığında bir artış yaşanacağını söylüyor. Bu rakam 2012-2019 ortalamalarının yaklaşık 2-3 puan üzerinde. Türkiye’de son açıklanan istihdam verilerine göre iş gücüne katılım oranındaki düşüş, istihdam kayıplarının sınırlı kalmasını sağlasa da iş aramaktan vazgeçenler ile de odaklanmanın bu alanda olması gerektiğini gösteriyor. 

Özellikle her 4 gençten birinin işsiz olduğu bir noktada, istihdamı artırmanın yolu üretim ekonomisinden geçiyor. Mevsimsellikten arındırılmış verilere göre çoğu hizmet sektöründe olmak üzere yaklaşık 1 milyonluk bir istihdam kaybımız söz konusu. Hizmetler sektörü yüzde 21 ile istihdam kaybında ilk sırada yer alıyor. Beraberinde pek çok sektörü ivmelendiren bacasız sanayimiz turizmin göstereceği performans çok önemli. Doğu illerimizdeki işletmelerin yüzde 38’i de çalışan sayılarının azaldığını belirtiyor. Bu oran İstanbul’da yüzde 14. Ekonomik durgunluk sonucu yaşanacak istihdam kaybına ülkemizin tahammülü olmadığı noktasında herkesin hemfikir olduğunu düşünüyorum. İstihdamı korumak, hatta verimlilik esaslı bir kalkınma hikayesi için artıracak politikaları hayati geçirmeliyiz. 

İşsizlik ve istihdam konuşurken kadınların iş gücüne katılımını özellikle vurgulamamız gerekiyor. Maalesef bu kriz; çocuk bakımı, hasta bakımı, hijyen ve gıda güvenliği gibi aile ve ev içine ilişkin sorumlulukları artırması nedeniyle özellikle kadın çalışanlar üzerinde daha yoğun bir etki oluşturdu. Çalışanlarının iş-yaşam dengesinde zorlandığını gözlemleyen firmaların yüzde 34'ü kadınların daha olumsuz etkilendiğini belirtiyor. Üst yönetimde kadın-erkek oranın eşit olduğu firmaların yarısı da kadın çalışanların ev sorumlulukları sebebiyle daha çok zorlandığını aktarıyor. Sektörel olarak da özellikle sağlık sektöründe çalışan kadınlar zorlanıyor. 

Uzlaşmayı ve istişareyi önceliklendiren bir politik söyleme ihtiyacımız var. İnsan hayatının söz konusu olduğu böylesi olağanüstü dönemlerde kutuplaşan ve ayrışan siyasi söylemler yerine konuşmanın, uzlaşmanın ve sorunun değil çözümün bir parçası olarak ortak akılda buluşmanın önemli olduğunu düşünüyoruz. Üretim, sanayi ve istihdam odaklanılması gereken öncelikli alanlarımız. Tarım, turizm, gıda, tekstil, otomotiv, lojistik ve imalat sanayimizdeki sektörlere, belki de stratejik şirketlere ayrımcılık yapmadan destekler sağlanması gerekiyor. 

Bununla birlikte yalnızca bu dönemde değil, salgın öncesinde de en önemli sıkıntı vadesi geçmiş alacakların geç ödenmesiydi. Büyük firmalar kendi nakit akışlarının bozulması riski karşısında ödemelerini erteleyebiliyor ve borçların vadesi uzadığından tedarik zincirinde yer alan KOBİ’lerde finansman sıkıntısı başlıyor. Bu nedenle vadesi geçmiş alacakların ödenmesi, bu belirsizlik ortamında ülkemizi rahatlatacaktır. Paraların mevduattan vadesi geçmiş alacakların ödenmesine kanalize edilmesi için teknik ve gerekirse dönemsel olarak yasal altyapının kurulması önemli.

Sürdürülebilir kalkınma için özellikle afet, iklim ve çevre konularında etkin ve etkili politikaların devreye alınması, önümüzdeki dönemde karşılaşacağımız risklere karşı da dayanıklılığımızı artıracaktır. Yine modern toplumlarda katılımcı demokrasi ve katılımcı yönetişimin vazgeçilmez unsurları olan Ekonomik ve Sosyal Konsey’in çalışması ve icracı bir kimlikle tedbir ve tedaviyi ortaya koyması şüphesiz ki çok değerli olacaktır. Kapsayıcı iş birliği süreçleri ile doğru politikalar, hızlı ve etkin bir şekilde alındığı takdirde salgın sonrasında ekonomik alanda bir fırsat penceresi yaratabiliriz. Ülkemiz salgını sonrası sağlık ile ilgili doğru politikalar izlerse ekonomik alanda da bir fırsat penceresi yaratabilir ve üretim üssü olabilir.

* Devreye alınan düşük faizli kredi imkanlarının ekonomik toparlanmaya ne kadarlık bir katkısı olduğunu gözlemliyorsunuz? Teşviklerin yine inşaat konut ağırlıklı olduğunu görüyoruz ne diyeceksiniz?

Türkiye’nin kurtuluşunun üretimden geçtiğine inanıyoruz. Dolayısıyla üretimi destekleyecek, katma değeri artıracak, toplumsal refaha katkıda bulunacak her türlü politikayı ve uygulama araçlarını destekliyoruz. Gerek tüketici gerekse ticari krediler cephesinde düşük faizden de kaynaklanan bir talep gözlemliyoruz. Ekonomi çarkının nefes almasını sağlamak için atılan bu adımlar, o an için önemli bir pansuman görevi üstleniyor. Düşük faizli kredi ile iç tüketimi canlandırmaya dair atılan adımların sürdürülebilir olması elimizdeki kaynaklar düşünüldüğünde zor görünüyor. Bu noktada ilk adım olarak ekonomiye ani oksijen verip, çarkların dönmesini sağlayan bu adımın, sürdürülebilirliğini sağlayacak, üretim temelli bir politika dönüşmesini sağlamalıyız. 

Son dönemde ihtiyaç kredileri tarafında otomobilin konutu geçtiğini gözlemliyoruz. Konut sektöründe düşük faizli krediye rağmen fiyatlarda yaşanan yüzde 30 ve üzeri artışların etkili olduğunu söyleyebiliriz. Bir doygunlukta söz konusu. Ticari krediler ile konut kredileri arasındaki makasın kapatılmasının önemli olduğunu düşünüyoruz. Ticari kredilerde de üretimi destekleyecek ve konut kadar cazip bir imkân yaratarak bunun yatırıma dönüşmesini sağlayacak bir yöntemin uygulanacağını düşünüyorum. Kamu bankalarının son dönemde bazı otomobil markalarını bu düşük kredi imkanından yararlandırmayacağını açıklamasını da anlamakta zorluk çektiğimi ifade edebilirim. 

Otomotiv sektörü ülkemizde hatırı sayılır yatırımının ekonomik fayda kadar toplumsal ve sosyal fayda da yaratıyor. TÜRKONFED ile yaptığımız Dijital Anadolu raporumuzda da tarım ve teksil sektörleri 2.0 düzeyinde iken otomotiv sektörünün küresel ekonomi ile bağlantısı 3.0 düzeyinde bir sanayi gelişmişliği ortaya koyuyor. Ekonomileri dönüştüren Endüstri 4.0 devrimine en hazırlıklı sektör olan otomotivin katma değerli ihracatını artıracak destekleri kesmek yerine, istihdama ve yatırıma dönüştürecek modeller ile teşvik edilmesi gerektiğine inanıyoruz. 

TEK ÇIKIŞ YOLU ÜRETİM

*  Türkiye ekonomisi için bir kurtuluş reçetesi var mı, neler öneriyorsunuz, bu krizden ne zaman çıkabiliriz?

Biz en başından itibaren bu süreci bir ekonomik kriz değil, bir insanlık krizi olarak gördük. Aslolan insan hayatı, mücadele hattının ilk cephesi toplum sağlığı. Bu salgın, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağını gösterdi. Üretim ekonomisi tek çıkış yolumuz. Yüksek katma değer yaratacak bir üretim ekonomisi toplumsal refaha giden yolun anahtarı. Krizden çıkışı belirleyecek olan sağlık alanında yaşanacak gelişmeler. Şu aşamada gerek yaptığımız çalışmalar gerekse de küresel araştırmalar 2021 yılının ikinci çeyreğine uzanacak bir dönemi gösteriyor. Dünyada olduğu gibi ülkemiz de bir toparlanma süreci içinde. 

Özellikle gıda güvenliğine yönelik tarım sektörü ile sağlık, biyoteknoloji, ilaç sanayi ile lojistik sektörlerinin öneminin artacağı yeni dönemi planlamalıyız. E-ihracat ve e-ticaret kapasitelerinin de verimlilik noktasında pandemic de öne çıktığını gördük. Bu sektörlerimizin dijital teknolojiler ile entegrasyonunu sağlamak önemli. Yeni tüketim alışkanlıkları ve iş yapma modelleri ile bu döneme hazırlanan, adaptasyon yeteneğini geliştiren sektörler öne çıkacaktır. 

Yeni normalin öne çıkan kavramı sürdürülebilir hayat. Bu sürdürülebilirliğe değer katan şirketler ve sektörler yeni normalin öncü ekonomik aktörleri olacak. Değişim kaçınılmaz; kendini dönüştüren ve hızlı aksiyon alanlar, bu süreci en az hasarla atlatacak gibi görünüyor. Geçmişin alışkanlıkları ile hareket edenler ise gerilerde kalacak, her tercih geleceğimizi belirleyecek. Bu durum yeni gerçeğimiz ve yeni normalimiz. Ülke olarak bu duruma ne kadar hızlı adapte olursak, salgının etkilerini de o denli hızlı atlatabiliriz. Tüm temennimiz vaka sayısındaki artışın hızla azalması, herkesin bir an önce sağlığına kavuşması ve ikinci bir dalganın yaşanmaması. Böyle bir tabloda, 2021 yılında beklenen büyümeyle birlikte toparlanmaya başlayacağız. Düzlüğe çıkmak için salgının seyrine göre birkaç yıl daha beklememiz gerekebilir. 

* SEDEFED üyelerinin yatırım planlarında Covid-19 nedeniyle ne tür değişimler söz konusu?

Ekonomi ve finans kaynaklı pek çok krizle karşı karşıya kaldık ancak Covid-19 pandemisi özellikle son 3-4 yıldır devam eden dijitalleşme süreçlerini ve yeni iş modellerini hayatımızın yeni normaline ışık hızıyla getirdi. Krizin öncelikle ekonomimiz ve işletmelerimiz üzerindeki etkilerini anlamaya çalışırken, kaynaklarımızı öncelikle ayakta kalmaya odakladık. Dolayısıyla ilk 3 ay yaşanan süreçte sadece ülkemizde değil, dünyada da pek çok yatırım kararı ötelendi. Ancak krizler aynı zamanda sektörler ve işletmeler de önemli fırsatlar da yarattı. E-ticaret sektöründe Covid-19 sürecinde yaşanan hızlı ivmelenme perakende sektöründe mağazacılık anlayışında ciddi değişimler yarattı. Tüketiciye ulaşmada dijital ortamın nimetleri o alana yatırım kararlarında daha iştahlı davranıldığını gösterdi. Benzer bir şekilde gıda ve sağlık sektörüne yönelik de aynı yaklaşımı görüyoruz. Tekstil sektöründe de inovatif süreçler ile toplum sağlığına dönük üretim ve yatırımlar yapıldığını gözlemliyoruz. Lojistik ve yalıtım sektörlerinde de Temmuz ayı itibarıyla önemli yatırım kararlarının alındı. Elbette Covid-19 bu yatırımların niteliğini yeni normalin kodlarına göre değiştirdi. İnsan kaynakları ve operasyonel süreçlere yönelik işletmelerimizin bu dönemde önemli iyileştirmeler gerçekleştirdi. Yaptığımız araştırmalarda işletmelerimizim yaklaşık yüzde 70’inin sektörlerinde yaşanacak değişimi tespit ettiğini ve buna göre üretim ve yatırım kararlarını şekillendirdiği gösteriyor. 

2021'DE POOZİTİF İVME OLABİLİR

* 2020 büyüme, enflasyon ve işsizlik öngörünüz nedir?

Ekonomiye dair öngörü yapmanın hayli zor olduğu bir dönemdeyiz. Sağlık sorununun ne zaman çözüleceği, en azından aşı ve ilaç çalışmaları ile ilgili somut çalışmalar ortaya konmadan, ekonomi tarafında sadece temenniler düzeyinde kalırız. Tünelin ucunda sağlık açısından bir ışık var ancak o tünelin uzunluğunu, ekonomik olarak alacağımız olağanüstü tedbirler belirleyecek. Büyümede en azından YEP’te öngörülen hedeflerin ötelendiği görülüyor.  

Salgının üçüncü çeyrekte seyrinin aşağıya doğru inmesi, bu çeyrekte başlayacak bir ekonomik aktivite ile son çeyrekte büyümede verilenlerin bir kısmının geri alınmasını sağlayabilir. Bunun ivmesi özellikle ihracatımızın yarısını gerçekleştirdiğimiz Euro Bölgesi’nde yaşanacak gelişmelere ve elbette iç tüketimin tetiklenmesine bağlı olarak sağlanabilir. 2008-2009’daki küresel ekonomik krizde, Orta Doğu ve Kuzey Afrika pazarlarına yönelerek, dinamik bir şekilde ihracatımızı nispeten korumayı başarmıştık. Yeni ihracat pazarlarına açılma noktasında iş dünyamızın hızlı, dinamik ve esnek yapısının avantajını da kullanmıştık. Ancak bu kriz ağırlıklı olarak iç ve dış talepte ciddi daralmaları tetikleyen özelliği ile belli başlı pazar avantajlarını da etkisiz hale getirdi. Durum 2008’den daha zor ve çetin. Maalesef şu durumda gerek Euro Bölgesi ve dünyanın geri kalanıyla ilgili gerekse de iç tüketim noktasında önümüzü görmemizi sağlayacak bir netlik yok. Gerek iç talep gerekse dış talep yetersizliği firmalar için ana risk faktörleri olarak öne çıkıyor. Mayıs ayından itibaren öncü göstergeler toparlanma sinyali vermeye başladı. Bu durum, ikinci bir dalga gelmediği takdirde, daralmanın sert olmayacağı ihtimalini kuvvetlendiriyor, 2021’de ise pozitif bir ivme kazanacağımızı umuyoruz. 

* İşten çıkarma yasağı ve kısa çalışma ödeneğinde süreler uzatıldı, iş dünyası olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yaptığımız anketlerde, firmaların yaklaşık yüzde 40’a yakınının kısa çalışma ödeneği imkanlarının genişletilmesine ihtiyaç duyduğu sonucunu gördük. Kısa çalışma ödeneğinden yararlanan firmalara baktığımızda imalat sanayi, toptan-perakende ticaret ve konaklama-yiyecek hizmetleri sektörlerindeki firmaların yarısından fazlasının bu ödenekten yararlandığını görüyoruz. Bu oran sağlık sektöründe yüzde 45, inşaatta yüzde 36, makine ve teçhizat sektöründe ise yüzde 34. 

Büyük, orta ve küçük işletmeler için ödenekten faydalanma oranı yüzde 49-53 arasında. Kısa çalışma ödeneği desteğinin küçük ölçekli firmalara kadar nüfuz edebildiğini görüyoruz ama mikro işletmeler için bu ödenekten faydalanma oranı yüzde 28’lerde seyrediyor. Mikro ölçekli işletmelerin bu tür destek ve katkılardan daha fazla yararlanmasını gerekiyor. Yeni desteklerde özellikle mikro ve küçük ölçekli işletmelerimizin önceliklendirilmesi, ekonomik ve sosyal hayat için bir gerekliliktir. 

Kısa çalışma ödeneğindeki model değişikliğinin detaylarının, özellikle mikro işletmeler ile sektörel kırılganlıklar göz önünde bulundurularak şekillenmesi önem taşıyor. Ekonomimiz için iş hayatını doğrudan etkileyen stratejik adımların, kapsayıcı ve katılımcı bir uzlaşma ile alınmasının önemine inanıyoruz. İnsan sağlığının ve en önemli sermayemiz olan insan kaynağının korunması kadar geleceklerinin de garanti altına alınmasını önemsiyoruz. İşçi ve işverenlerin ekonomimizde birlikte hareket ederek ortak fayda ve değer yaratacak süreçlerde merkezi yönetim tarafından teşvik edilmesi de önemli bir zemin yaratacaktır. 

GÜÇLÜ KADIN, GÜÇLÜ TÜRKİYE

* Uzun süredir hukuk, özgürlük ve demokrasi tartışmalarının yaşandığı Türkiye'de, kadına yönelik şiddet de had safhaya geldi, kısa bir değerlendirme alabilir miyiz?

Şiddeti bir insan hakkı ihlali olarak tanımlayan İstanbul Sözleşmesi, kadının yaşama ve güvenlik hakkını koruyarak toplumsal refaha da katkı sağlıyor. Kadınlara yönelik şiddetin ve aile içi şiddetin üstesinden gelebilmek için toplumun her kesimini ve devlet kurumlarını göreve çağıran İstanbul Sözleşmesi, tüm şiddet mağdurlarının haklarını korumaya yönelik tedbirlerin hiçbir ayrımcılık yapılmaksızın uygulanmasını teminat altına alıyor. Türkiye’nin ilk imzacısı olduğu İstanbul Sözleşmesi’nin imzaya açıldığı 2011 yılı ile 2019 yılları arasında, ülkemizde 2.807 kadın şiddet görerek hayatını kaybetti.  

Bu acı ve vahim tablo, şiddete sıfır tolerans gösterilmesini hedefleyen, şiddetten doğan hak ihlalini kapsamlı bir şekilde ele alan bu uluslararası Sözleşme’nin feshedilmesi bir yana, tam olarak uygulanması yönünde kararlılıkla hareket edilmesi gerektiğini apaçık ortaya koyuyor. İstanbul Sözleşmesi’nin ilk maddesi, kadına yönelik şiddetin ve aile içi şiddetin önlenmesi, mağdurların korunması ve bu kişilere yardım edilmesi için kapsamlı bir çerçeve, politika ve tedbirler tasarlanmasını içeriyor. Şiddete karşı ortak akıl ile hareket ederek bütüncül politikaların oluşturulmasını hedefleyen Sözleşme, “6284 Sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun” ile eşit derecede önemli ve vazgeçilmez olduğunu düşünüyoruz. 

Toplumsal cinsiyet eşitliği temelinde kadının çok yönlü güçlendirilmesi; siyaset, iş ve toplumsal hayata kadınların aktif katılımını sağlayacak politikaların hayata geçirilmesi, ülkemizin kalkınması için de “olmazsa olmaz” koşuldur. Gelişmiş bir ekonomi ve gelişmiş bir demokrasiye giden yol, kadının güçlendirilmesinden geçmektedir. Güçlü kadın, güçlü toplum ve güçlü ekonomi; güçlü demokrasi ve güçlü Türkiye demektir.