Efes’te zamansız bir yolculuk

Yol, sağlığa en iyi gelen şeydir. Yürümek, otobüs, uçak, kendi arabanız, vapur... O gitme eylemi, kendinizi aksiyona teslim ederseniz eğer, genelde iyileştirir.

19 Aralık 2020 Cumartesi, 16:00
Abone Ol google-news

Yola çıktım. Tek başıma. Cebimde basın kartım, birisi durdurur sorar diye, tek bir el darbesiyle ulaşacağım mesafede. Yeni yollardan, sonsuz köprülerden geçtim. Levent Yüksel’in Kadın Şarkıları ve Aysel Gürel şarkılarından oluşan Aysel’in albümleri bangır bangır bangır eşlik ediyor dünyama. Aklımdan geçen binlerce, on binlerce düşünce. Tarkan “İçmiş olursa yudum yudum yıllarını” derken tutamıyorum kendimi. Tarkan “Ağla” diyor. Firuze’ye diyor. Tutamıyorum.

Neden acaba? Biriken travmalar mı, onlarca yılın tortusu mu, gerçekleşemeyen hayaller mi? Yitenler, gidenler, yoksa hiç gelemeyenler mi?

İnsan hep biraz da kaybedendir. Öyle değil mi? En havalı, en güçlü ışıkların altındayken bile, bir tarafımız hep kırıktır. İki kanattan biri, mutlaka incinmiştir bir yerlerde. Belki o kanadı iyice sarar sarmalarız, iyice parlatır çalıştırırız, ama işte... Görünmez bir yara izi, bir kırılganlık, bir sargı yapışkanının tortusu; biz biliriz. An gelir, pat, gidiverir. İnsan, bir anda, bir şarkıyla, bir güneş batımında, bir bilinmez kasabanın kahvesinde; boşalıverir. Biraz sonra yeniden flasterleri alıp yaralarını özenle saracağını bilemeden, hayal edemeden, bırakır herşeyi. Artık ben buralardan, bu çukurdan kalkamam derken bile bir ışığın yeniden doğduğunu, görünür olmaya başladığını gizliden gizliye hisseder. Ölüyorum galibadan daha da güçleniyorum herhaldeye doğru bir geçiş yaşanır orada. Bir köprü, kimsenin yapamayacağı kadar büyük ve güçlü bir köprü kuruluverir içinizde. Bilirsiniz değil mi? Gözyaşlarıyla başlanan, hayatın bundan sonrasının ilk anı bu andır duygusu, hiçbir şeye benzemeyecek kadar kıymetlidir...

EFES, HER ZAMAN İYİ GELİR

Biliyorum, insan her zaman yapamadığına odaklanır. 10 şey becerirsiniz de, o kaçan balık her an içinizde çırpınır durur. Bir avuç sıkı dostunuz kalbinizdedir de, sırttan bıçaklayan iki, üçü akıldan bir türlü çıkmaz. Ev diplomalarla, plaketlerle doludur da... Aman, neyse ne. İnsan bu işte. Hep bir lüzumsuz savaş, gönül yorgunluğu, üç günlük dünyada gerekliymiş gibi çoğunlukla yaratılmış trajedilerle dolmuş günler. Ez cümle, bir tür terapi gereklidir bazen. 

Yol, sağlığa en iyi gelen şeydir. Yürümek, otobüs, uçak, kendi arabanız, vapur... O gitme eylemi, kendinizi aksiyona teslim ederseniz eğer, genelde iyileştirir. Ama şunu yazacaktım, şu faturayı ödeyecektim, şunu söyleyecektim falan gibi gündelik yapılacaklar işler listesini bir süreliğine vestiyere bırakmak gerekir. Bütün geçmiş ve daha da büyük bir şimdiyle birlikte hareket etmektir aslolan. 

Seyahatte, gitme eyleminde, varılacak nokta tabii önemlidir. Ama en önemli şey asla değildir. Yoldaki köy kahvesi, rastlanılan pazardan alınan meyveler ve kap kaçak, benzincideki sohbet, ıssızlığın ortasında iki saat kestirme, bir bardak demli çay ve Levent Yüksel yorumuyla Beni Benimle Bırak çok daha önemlidir. Yok, Nükhet Duru versiyonunun yeri bambaşkadır tabii. Nünü söz verdi, canlı söyleyecek, yanımda, kulağıma. Yakında, Nükhet Duru röportajında. Yaa, yine iş geldi aklıma. Yok yok, bana bir tek beni bırak n’olur, gerisi senin olsun...

İyi gelen anılar uçuşsun zihnimde artık. Gezi yazarıyım bu sayfada. Kendini incele, hayatı didikle, geçmişi kurcala; nereye kadar? Varılacak yer neresi? Genellikle burası işte. Yine başlayacak güce sahip olunacak, ayağa kalkılabilecek nokta, bu nokta. Evet, mekan önemli. Tam yerindeyim. Doğru zaman, en doğru nokta. Şimdi hatırladım herşeyi. Yeniden doğuş, burada, Efes’te olur. Şimdideyim, Efes’teyim.

İşte aklıma gelen ilk anı, belki de beni sinsi sinsi buraya çeken anı bu: CNN Turk’te gezi programlarının çekimlerinden birindeydim. Belki onbeş sene falan önce. Şirince, Selçuk bölümü yapıyorum. Efes’i çekiyorduk. Soğuk, yağmurlu bir gündü. Ege’nin kışı da bazen nasıl sevimsiz soğuk olur, o rüzgâr nasıl insanın iliklerine kadar işler... İşte öyle bir havada, anonslar, doğru açılar, yürüme detayları peşindeyiz. İşi en iyi şekilde yapma, herşeye rağmen en doğru programla içimi rahatlatma motivasyonu pompalıyordum kendime. En güzel havalarda, en neşeli insanlarla, hatta bir defasında balon turuyla çektiğimiz Efes, olabilecek en fena haliyle bizimdi o gün. Bildiğiniz korku filmi setindeyiz sanki, ama gezi programı canlılığı ve neşesiyle.

Prodüktörüm “Abi sınıfın en çalışkan çocuğu halinden vazgeç artık, gel biraz otele gidelim, bu hava bize çamur gibi görüntü verecek” diyor. Ben yine Celsus Kütüphanesi, Liman Caddesi, tuvaletler, Yamaç Evler; kendimi paralıyorum. Soğuk vurdukça daha da kırbaçlanıyorum, yağmurda ıslandıkça mazoşist bir zevk alıyorum. Bilinçaltım bas bas bağırıyor: Bu işi en iyi ben yaparım, her koşulda yaparım hem de, göster herkese, ne kadar çok çalıştığını göster... “Bakın kanalizasyon sistemi, burası da hamam, ah işte şurada ‘parayı veren düdüğü çalar’ karikatürü. Yan taraf genelev, ona istinaden. Ama derler ki sonradan yapılmış bu, uyduruk yani. Turistlere havalı bir hikâye sunmak için. İnanmazsınız, bu havada bile, Efes’i gezen turistler var...” 

Anons çekerken başımı çevirdim. Birden, bir elindeki şemsiyeyle, ıslanmamak için kendini koruyan, tekerlekli sandalyede yaşlı bir adam. Çok yaşlı. Onu iten genç biri, belki onun yardımcısı. Adamcağızın buğulanmış dürbün dibi gözlükleri bile gözyaşlarını saklayamıyor. Şemsiyenin sapını tutmadığı öbür eliyle, Allah’ım sen nelere kadirsin gibi bir işaret yapıyor. Nasıl güzel bir kompozisyon, başımı çeviremiyorum, gözlerimi alamıyorum.

Tabii yaklaşıyorum, tabii mikrofonu uzatıyorum. Karşıma inanılmaz bir hayat dersi çıkıyormuş meğer, o anda farkına varamıyorum. Oysa o gün beni bulan bu hikâye, bugün bile bütün detaylarıyla aklımda. Bütün bilgeliğiye. Bütün olgunluğu ve dinginliğiyle. 

Beyefendi bir Fransız. 90 küsur yaşlarında. “Artık çok hastayım, yürüyemiyorum pek” diye anlatmaya başlıyor. “Bu belki de son Efes ziyaretim. Aslında belki diyorum ama, biliyorum, bu son kez. Burası bana hayat veren yer. Gençliğimden beri her yıl en az bir defa geldim buraya. Gençliğimden beri diyorum ya, altmış yıldan fazla bir zamandan bahsediyorum size... Ne kadar geliştiğini, kazıların ortaya neler çıkarttığına şahit oldum. Burada yok olan bir uygarlığı, değişen bir coğrafyayı, tekrar dikilen anıları görmek beni büyülüyor...”

BİR HAYAT DERSİ

Adı neydi acaba beyefendinin? Mesleği? Çocukları var mıydı? Muhtemelen konuşmuşuzdur, ama böyle şeyleri hatırlamıyorum. Muhtemelen iyi eğitimli, e maddi durumu iyi, artık yalnız kalmış bir beyefendiydi. Ama yüzünün bütün kıvrımları aklımda; sesinin çatlaması, durduramadığı öksürüğü, boynundaki kahverengi desenli kaşkolu, tekerlekli sandalyesini iten siyahi yardımcısı...

Ve tabii Efes aşkı. Gözleri yaşarırcasına anlattığı, teatral tınılarla süslediği, kendi hayatıyla ve dünyayla bağını kurduğu Efes.

“Efes, benim için hayatın kendisidir, bir hayat dersidir. Devrin en önemli liman kenti, derken deniz alüvyonlarla dolmuş, ticaret hayatı sona ermiş. Efes’in önemi günden güne azalmış. Tam da bu zamanlarda istilalarla, saldırılarla daha da büyük yaralar almış. Arka arkaya gelen depremlerle, o bir dönemlerin parlak, zengin, itibarlı şehri; baksanıza bu güzelliğe, terk edilmiş, gitmiş. Düşünsenize, aynen insanlar gibi. Hayatlar gibi. İhtişam, güzellik, zenginlik sonrasındaki düşüşte insanın başına gelen terk edilmeler. Hemen bunları takip eden sağlık sorunları; yani buradaki depremler gibi düşünebilirsiniz. Şehrin boşalmasını da, organlarınızın teker teker büyük sistemden uzaklaşması, vücudunuzun içinde iş yapamaz hale gelişi gibi canlandırın kafanızda. Yaşamınızdaki insanlar uzaklara gitmiş, kendi can damarlarınız da yeteri kadar çalışmıyor olmuş. Yavaş, çok yavaş bir ölüm. Derken anılarla, kazılarla, gün yüzüne çıkan hatıralarla tekrar diriliş. İşte ölümsüzlük. Burası, benim için hayatın kendisi. Hem bir ders, hem bir felsefe, düşünce yapısı. Aslında Efes, benim için en büyük hayat dersi.”

YAZDAN KALMA BİR GÜN 

Güneşli, ılık bir gün. Kış değil kesinlikle, üstümde uzun kollu bir tişört var sadece. Yıkıntılar, anılar, geçmiş zaman ihtişamının içinde dolaşıyorum. Kafamda yaşlı beyefendi. Efes, bomboş. Bir taraftan da dopdolu. Eskiden, ziyarete kapalı olduğu günlerde özel izinlerle gezdirilen çok zengin turistler gibiyim. Neredeyse bir tek ben varım burada. Bir yanımda Fransız yaşlı adam; çoktan ölmüştür artık. Bir yanımda bütün ağırlığıyla yaşanmışlıklar, bütün imkansızlığıyla hayat.

Şimdi biz neyiz, biliyor musun? 

Akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz...

Ne kalacak geriye savrulmuş günlerimizden?

Bizden diyorum, ikimizden

Ne kalacak?

Kırık dökük Murathan Mungan dizeleri uçuşuyor. Şiirin biraz başından, biraz sonundan gibi. Olsun. Kurgu dediğimiz şey zaten topyekün yalan. Yaşamın kurgusu, zaman çizgisi, öncesi ve sonrası çok başka. Belki de yok öylke birşey. Bu sonsuzluk anında, her zaman şimdi de saklanmış, kimbilir. Şimdiki zaman, hayattaki tek zaman belki de...

Karanlık çökerken çıktım oradan. Sütünların renkleri değişti, bütün antik kent sessizliğe gömüldü. 

Arabama bindim. “Gelin fayton turu yaptıralım” diyen kapkaççı kılıklı adamlar gitmişti. Efes’in girişindeki “Hakiki çakma Rolex satılır” yazan dükkânlar da çoktan kepenklerini indirmişti. Bir tek ben kalmışım, her yer kapanmıştı.

Acaba beni mi bekledi herkes? O camekânlı bürodaki müze görevlisi çocuk? Belki de atanmayı bekleyen bir öğretmendir? Yok canım, arkeoloji okumuştur, müzeye müdür olma hayaliyle burada bulduğu işe canla başla sarılmıştır...

Offf... Bilmediler ki ben burada yeniden doğdum. Bugün. Beklerlerlerse beklesinler. Açarım müziğimi. Bangır bangır. Evet, biraz kıroyum, var mı? Evet, pandemide seyahat ediyorum, size ne? Maskeden nefret ettiğim falan da doğrudur ayrıca. 

Ben böyle yaşıyorum. Yaşayacağım. Tekrar. Levent’çiğim de ne güzel söylüyor, hadi beraber söyleyelim: “Yalnızlığım, yaşamak zorunda olduğum beraberliğimsin...”