Emek Hareketinin Krizi ve Çıkış Yolları

26 Şubat 2013 Salı, 08:13
Abone Ol google-news

Emeğin kurumsal temsilcisi ve sınıf örgütü olan sendikalar; çalışanların çalışma yaşamlarına ilişkin sorunlarını çözmek, ortak hak ve çıkarlarını koruyarak geliştirmek için kurdukları ve örgütlendikleri yapılardır. Bütün çalışanların siyasal görüşüne bakmaksızın din, dil, ırk ve cinsiyet gibi ayrım yapmadan bütün emekçileri kapsamında toplamak isterler. Ekonomik ve demokratik birer tüzelkişiliğe sahip sendikaların, evrensel ölçekte uzun ve çekişmeli bir mücadele tarihleri vardır ve kapitalizm ile birlikte ortaya çıkmışlardır.

Kapitalizmin doğduğu 17. yüzyılda, işçi sınıfının yaşam koşulları bugünlerle kıyas edilemeyecek kadar ağırdı. Hastalıklar, iş kazaları, sakat kalma ve ölümler iş güvenliği ve iş güvencesinin olmaması, uzun çalışma saatleri, kaderleri ve kederleri aynı olan insanlar tüm zorluklara karşın ortak davranma eğilimlerini birleştirerek önceleri dayanışma dernekleri ve yardım sandıklarını kurdular. Bu yapılar zamanla daha da gelişerek ve örgütlenerek bugünkü manada sendikal hareketlere dönüştü.

 

Sendikal hareketin doğuşu

Sanayi devrimi sonrası önce İngiltere’de ortaya çıkan sendikal yapılar daha sonra ABD, Fransa ve Almanya’da da görüldü. Ülkemizdeki sendikal hareketin doğuşu ve tarihsel gelişimi Batı’daki gelişmelerle paralel gitmediği gibi hayli geriden takip ettiği de söylenebilir. Bununda sosyal, siyasal ve ekonomik nedenleri vardır. Askeri darbelerle sık sık kesintiye uğrayan demokrasimiz, hak ve özgürlük ihlalleri, örgütlenme önündeki engeller, yasakçı yasalar, özgür ve demokratik bir sendikal geleneğin oluşmasına engel olsa da DİSK’in kuruluşu ve 1980 öncesi mücadele süreci dışındaki zaman diliminde Türkiye sendikal haraketinin olumlu örnekler verdiği söylenemez.

 

Toplusözleşmelerde başarısızlık

Gorbaçov’la başlayan SSCB’de değişim hareketi, emperyalizmin öngörü ve istemine hizmet ederken, Sosyalist Blok’un çözülmesine neden oldu. Dünya genelinde olduğu gibi ülkemizde de sendikal mücadelenin ivmesi giderek düştü. Böylece kapitalizmin bunalımına bağımlı olarak emek hareketinin ve dolayısıyla sendikal hareketlerin kriz süreçleri de başlamış oldu. Bir taraftan işçi sayısı artıyor ama diğer taraftan sendikalı işçi sayısı azalıyordu.

Dünya çapında bu sayısal büyümeye karşın 1960-1970’li yıllara oranla Fransa, ABD ve Türkiye gibi kimi ülkelerde sendikalı üye sayısı şaşırtıcı boyutta düşüyordu. İşçi sınıfının nicel olarak büyümesine rağmen sendikal hareketlerin gelişme gösterememesi sendikal bir kriz olarak değerlendirilmelidir. Bugün için sendikal hareketlerde bir kriz vardır. Bunun nedenleri de ciddi olarak araştırılmalıdır. Şayet bu nedenler doğru dürüst saptanırsa çözüm yollarında yanlışlığa düşme olasılığı da o oranda azalır. Mevcut dağınıklık her geçen gün artarak devam ediyorsa sendikal krizde giderek derinleşiyor demektir. Bugünün Türkiyesi’nde grev ve toplusözleşmelerde belirgin bir başarısızlık görüyoruz. Grev ve toplusözleşmeler bir sınıf örgütünün en hayati işlevlerinden birisidir. Hak aramanın bir aracı sayılan grev sayısında bir azalmayı hayatın her alanında görmek mümkündür. Sermaye doğası gereği grev kırıcılığı yapacaktır. Bu grev kırıcılığını yaparken de işyerlerini kapatmak ya da başka yerlere nakletmek gibi çeşitli yöntemleri kullanabilir. Bütün bunlar sermayenin başvuracağı durumlardır. Yalan ve demogojiler sınıf örgütüne karşı kullandığı argümanlarıdır. Burada önemli olan sendikal hareketin göstereceği direnç ve mücadele azmidir. Sermayenin tehdit ve şantajına karşın emek hareketinin grev yapmaktan çekinir hale geldiklerini bilmemize rağmen, sendikaların ciddi bir seçenek sunamamaları işçilerde bir güven bunalımı yarattığı açıktır.

 

Sendikal demokrasi

Bir örgütü canlı tutan en büyük etmen hiç şüphe yok ki sendikal demokrasidir. Söz ve karar süreçlerinde alınan kararlarda, uygulanan politikalarda üyeler kendilerini görmek isterler. Bu olmadığında bürokratik sendikacılık egemen olur bu da beraberinde yozlaşmayı getirir. Gelenekçi sendikaların en belirgin zaaflarından biridir. Bu da işçi sınıfının kendi öz örgütünden giderek soğumasına ve uzaklaşmasına neden olur.
Sınıf örgütleriyle siyasal iktidarlar hep çelişir. Sınıf örgütü, işçileri; siyasal iktidar da sermayeyi gözetir ve korur. İşçi sınıfının talepleri siyaset alanında gerektiği kadar yer bulamamıştır. Sendikaların, sivil inisiyatiflerden ve baskı gruplarından yeterince yararlandığı söylenemez. Başta ülkemiz olmak üzere emperyalizme bağlı tüm uluslarda ciddi bir sendikal kriz vardır ve içinde bulunduğumuz bu kriz de giderek derinleşmiştir. Ama ne yazık ki bu krizlerin doğru yönetilmediği ve doğru önderlik yapılamadığı da açıktır. Geleneksel sendikal anlayış bir çıkmaz içinde olup günü kurtarma babında düzenle daha çok bütünleşmeyi, sermayeyle daha çok uzlaşmayı düşünüyor. Halbuki Türkiye sendikal hareketinin geçmiş deneyimleri başta Kemal Türkler olmak üzere DİSK’in kuruluş aşamasından 80’li yıllara kadar sınıf ve kitle sendikacılığının ve direnişinin güzel örneklerini verdiler. “Çanlarına ot tıkayacağım” diyen bir çalışma bakanına karşı hiç susmadan genel grev çağrısı yaparak 15-16 Haziran Büyük İşçi Eylemi’ni örgütlediler. Yeraltı Maden-İş Genel Başkanı Çetin Uygur’lu Yeni Çeltek ve Aşkale direnişleri ve TARİŞ direnişi, DİSK’in kapılarını alabildiğine sol ve sosyal demokrasiye açan DİSK’in genel başkanları Abdullah Baştürk, Rıdvan Budak, Kemal Nebioğlu, Süleyman Çelebi ve Türk-İş’e bağlı Hava-İş Sendikası Genel Başkanı Atilay Ayçin gibi sendikal önderler unutulamazlar.

Evrensel boyutta içinde bulunduğumuz süreç hem liberalizm hem de sol açısından bir sınıf örgütü olarak sendikaları yeniden tanımlama, işlevlerini yeniden anlatma gereksinimi vardır ve sendikaların, işçilerin, bugünkü yaşam süreçlerine ve politik arenaya daha fazla müdahale etmeleri gerekmektedir. Düne oranla bugün görev ve sorumluluk üstlenmek bir yurtseverlik görevidir. Ama ne yazık ki onları yöneten örgüt yöneticileri kendilerinin bir sınıf örgütünün temsilcileri olduklarını bildikleri halde dünün örgütlenme ve mücadele anlayışından ve buna uygun örgüt yapısını yaratmaktan hayli uzakta olup siyasal iktidarın sivil toplum örgütü kavramına uyum sağlayan bir noktaya savruldular.

 

Sonuç!

Devrimci Sağlık-İş Sendikası Genel Başkanı Dr. Arzu Çerkezoğlu’nun dediği gibi, “Türkiye’de sendikal hareketin krizi uzun süredir gündemde. Uzun bir aranın ardından SGK verilerine dayanarak açıklanan sendikal istatistikler, ücretli çalışanın sendikalı oranının yüzde 10’un altında olduğunu gösterdi. Bu durum kuşkusuz sermaye ve hükümet işbirliği ile işçi sınıfının sendikasızlaştırılması için yürütülen sistematik saldırıların sonucu. Ancak bizler açısından üzerinde durulması gereken diğer bu nokta da, değişen sınıf yapısını kavramakta zorlanan geleneksel sendikal anlayışın değiştirilmesi ve sınıf hareketinin bugün bu kuşatmayı ortadan kaldırması zorunludur”.
Bugün daha geç olmadan geçmişin devrimci mirasını daha da fazla tüketmeden gelenekçi sendikal harekete karşı yeni bir devrimci örgütlenmeye ihtiyaç vardır.


*Hüseyin Özkahraman Eski CHP Bahçelievler İlçe Başkanı