Enis Rıza ve Ercan Kesal'dan 'Zamanın İzinde'

“Zamanın İzinde”, Enis Rıza’nın seçtiği ve Türkiye’nin 100 yılını içini fotoğraflar üzerine Ercan Kesal’ın yazdığı metinlerin bir toplamı. Kesal ile yayınevinin otuzuncu yaşı kapsamında 1000. kitabı olarak okurla buluşan çalışmayı konuştuk.

05 Mart 2017 Pazar, 16:08

‘Acılarımızı masala dönüştürebilmeliyiz’
 
- “Zamanın İzinde” ile Osmanlı’dan günümüze anılar, acılar; bazen direnişler hatta mutlulukları görüp okuyor, o yıllara gidiyoruz... Bu kitabı fotoğraflar ve denemelerle ülke tarihine yazıyla açılan kapsamlı bir parantez olarak tanımlayabilir miyiz? Geçmişin peşine fotoğraflar aracılığıyla düşüp bunu kısa anlatılarla örme fikri nasıl doğdu?

- Doğru söylüyorsunuz, kitap, geçmişten gelip bugünü de kapsayarak yarına devam eden toplumsal tarihimizin yüz yılını içeren geniş bir parantez. “Köşeli parantez’’ de diyebiliriz buna. Paranteze alınmış bir dünya tarihinde yeniden paranteze alınan bir Türkiye tarihi gibi! Yaklaşık bir yıl önce Ayrıntı Yayınları’nın editörü Burhan Sönmez aradı ve projeyi anlattı. 2017 Ayrıntı Yayınları’nın otuzuncu yılıydı ve sıra 1000. kitabın yayımlanmasına gelmişti. Bininci kitabın fotoğraflarla yüz yıllık Türkiye tarihini anlatmasını istiyorlardı. Kitap, Ayrıntı Yayınları’nın da kendi iddia ve duruşunun anlaşılmasını sağlayacak, buna vesile olacak bir çalışmaydı aslında. Bir toplumun başından geçenlerle, bir yayınevinin başından geçenler arasında hiç de uçurumlar yoktu. Üstelik böyle bir çalışma daha önce hiç denenmemiş, benzersiz bir çalışma olacaktı. Kitapta esas alınan yüz yıl çok önemliydi bence; sadece Türkiye Cumhuriyeti Tarihi olarak düşünülse ve 1923-2010 arası bir tarih dilimi söz konusu olsa yeterince etkili ve anlaşılır olmayabilirdi. 1910’dan başlayan yıllar çok kritik ve belirleyici. Osmanlının yıkılış sürecini hazırlayan Birinci Dünya Savaşı, aynı zamanda yeni bir ülkenin ortaya çıkışının da habercisi. Yemen’den, Suriye’den, Balkanlardan dönen yenik Osmanlı askerlerinin gövdelerine sinmiş keder ve tevekkülü fark ettiğinizde ancak Millet Mektepleri’ndeki kadınların yüzündeki çocukça heyecanı kavrayabilirsiniz.
 
YAZARKEN JOHN BERGER YANIBAŞIMDAYDI”

- Peki, nasıl bir tarihi anlatmaya çalışıyorsunuz bize bu kitapla? Okurla buluştuğu şekle gelene kadar ne tür bir macerası oldu kitabın? Oluşum aşamasında birlikte çalışmak nasıldı, size neler kattı?

- Yazma sürecinde görünmez bir kılavuz gibi hep yanıbaşımda duran -yakın zaman önce kaybettiğimiz- Berger; aslında her gün yaptığımız sıradan bir iş olarak da tarif edebileceğimiz “fotoğrafa bakma” işini niye karmaşık ve sofistike bir hale getirdiğimizi sorar kendi kendine. Onun cevabı temel bir düstur oldu benim için: “Her fotoğraf hakikate ilişkin bütünsel bir görüşü deneme, onaylama ve inşa etme aracıdır. Bu nedenle fotoğraf ideolojik mücadelede önemli bir rol oynar; kullanabileceğimiz ve bize karşı kullanılabilecek böyle bir silahı anlamamız bu yüzden gereklidir” diyor Berger. 1910-2010 arasını içeren binlerce fotoğraflık (üç binin üzerinde) bir külliyat verildi bana.

Günlerce bu fotoğrafların içinde gezdim, kayboldum. Çoğunu ilk kez görüyordum. Üzerine yazabileceğimi düşündüğüm, ilham kapılarını açan, “gösterdiğinin dışında görünmeyeni akla getiren” fotoğrafları kendimce seçerek bir kenara ayırdım. Sonra sadece bu fotoğraflarla hemhal oldum. Ardından kendi yazdığım ve seçtiğim fotoğrafların dışında Enis Rıza’nın sunduğu ve belirlediği diğer fotoğraflarla birlikte bir kitap bütünlüğü oluşturuldu. Burhan Sönmez’in editörlüğünde de son halini aldı.

- Sanıyorum ilk kez doğrudan fotoğraf üzerine yazdınız. Nasıl bir deneyimdi sizin için?

- Yakıcı, zorlayıcı ve bu yüzden de ilham kapılarını açıcı bir süreçti. Benim gibi geçmişe, anılara fazlasıyla meraklı birisi için de müthiş bir fırsattı. Mesleki olarak şanslı bir insan olduğumu düşünürüm hep. İnsan hikâyeleriyle hiç sakınmadan ve tüm açıklığıyla karşılaşma fırsatı veren bir mesleğim var, hekimim. Yıllarca hasta hikayeleriyle iç içe yaşadım, onları biriktirdim, hastalarımın sır katipliğini yaptım ve onlarla büyüdüm. Antropoloji ve psikoloji eğitimleri keza dünyaya ve kendi hayatıma daha farklı ve sakin bir yerden bakmama vesile oldu. Fotoğraf okumalarının bende bıraktıkları etkiyi düşündüğümde onlar da ayrı bir eğitim süreciydi sanki. İyi fotoğraflar insanı yakalıyor, kavrıyor ve belki de kişide bıraktığı “yetersizlik duygusuyla” birlikte tevekkül ve inancı besliyor. Bir seferinde, iyi filmlerin güçlü olduğunu ve insanı değiştirme, duygularını harekete geçirme gücü bulunduğunu söylemiştim. İyi fotoğraflar da öyle, baktıktan sonra eskisi gibi kalamıyorsunuz.
 
FOTOĞRAFIN BIRAKTIĞI DUYGUDAN KOPMADIM”

- Yazıların yanı sıra bazen fotoğraflara şiir ya da türkülerin eşlik ettiğini görüyoruz...

- Yazıların içeriği ya da hacmi konusunu başta konuşmuştuk zaten. Bazen tek bir cümleyle kalabilecekti ya da sayfalarca anlatabilecektim seçtiğim bir fotoğrafı. Bu yüzden etkilendiğim her fotoğrafın bende bıraktığı duygunun peşinden ayrılmadım. Sırtında tabutla geçip giden eski bir İstanbullunun -çok büyük ihtimal azınlıklardan bir vatandaş- kederli yürüyüşüne baktığımda aklıma ilk gelen “Mükellef’” türküsü olmuşsa eğer sadece o türküyü yazmanın daha doğru olacağını düşündüm. Denizler’in idamı üzerine birbirine benzeyen belki binlerce yazı yazıldı ama sübyan koğuşundaki küçük bir çocuğun ağzından yazılan şiir kadar etkileyici değillerdi: “Dün burada üç abiyi asmışlar, suçları anayasayı devirmekmiş/ Zor mudur acaba asılmak?’’ diyen bir çocuğun şiiri...

- Metinler, fotoğrafların yarattığı etkiyi daha da güçlendiriyor sanki... Fotoğrafın yazıyla iletişiminin sizin dünyanızdaki yansıması nasıl oluyor?

- Yine Berger’dan söz etmeliyim. Berger, savaş fotoğraflarıyla ilgili olarak “fotoğraf genel  insanlık durumunun belgesi haline gelmiştir; hiç kimseyi suçlamaz ama herkesi suçlar” der. Bendeki yansıması da “suçluluk duygusu” oldu. Yüz yıllık tarihimize bakarken hiç bitmeyen yoksulluk, çaresizlik, haksızlık ve ölümler karşısında duyduğum keder ve bunun bir parçası olmanın getirdiği hicap ve suçluluktu hissettiğim. Ama en az bunlar kadar güçlü başka bir duyguya da sebep oldu ki o da  “umut”. Evet, hayat devam ediyordu işte ve bizden öncekilerin başına gelenler, bizden sonraki kuşakların da yaşayabileceği şeylerdi. Asıl önemli olan tüm bunları bilerek ve kendine olan inancını kaybetmeden dünyayı onurluca yaşayabilmekti.

- Umutlu bir tavır hâkim kitaba... “Zamanın izi” ve gün, gelecek adına bizi nereye götürüyor sizce?

- Türkiye’nin yüz yıllık tarihi de koca bir insanlık tarihinin parçası ve tamamlayanı. Parça bütünü tarif eder. Bir kum tanesinin hikâyesini anlatarak koca bir evreni açıklayabiliriz. Bir mola yerinde dinlenen yenik Osmanlı askerlerinin fotoğrafından bir cihan harbinin izlerini tüm şiddetiyle okuyabilirsiniz. Aynı askerlerin yetim çocuklarının bir Köy Enstitüsü’nün meydanında coşkuyla dans etmesi ya da onlardan bir sonraki kuşağın muktedirlerce sorgusuz sualsiz infaz edilmesi de dünyayı ve yaşamı anlamamızın güçlü bir işareti. Ne yıkıcı bir keder, ne de mesnetsiz bir umut! Bu dünyanın ayrılmaz bir parçasıyız, yaşamayı ve ölmeyi hak etmeliyiz. Yaşadığımız acıları masala dönüştürmeyi bilmeliyiz. Fotoğraflar bunun vesilesidir…
 
Zamanın İzinde / Enis Rıza, Ercan Kesal / Ayrıntı Yayınları / 352 s.