'etten, kemikten’ bedeni sorguluyor

Amerikan Hastanesi “Operation Room” Sanat Galerisi’ndeki sergi 27 Temmuz’a kadar ziyaret edilebilecek. Sergi kapsamında 13 Temmuz’da bir de kamusal program organize edilecek.

05 Temmuz 2019 Cuma, 22:31
Abone Ol google-news

 Amerikan Hastanesi “Operation Room” Sanat Galerisi, “etten, kemikten” adlı sergiye ev sahipliği yapıyor. Kevser Güler’in küratörlüğünde hazırlanan sergi, 27 Temmuz’a kadar ziyaret edilebiliyor. Sergi süresince ayrıca 13 Temmuz Cumartesi günü Amerikan Hastanesi Konferans Salonu’nda kamusal program organize edilecek. Güler, serginin “Sağlık-hastalık, yaşam-ölüm bağlamında bedenle ilgilenen çalışmaları” bir araya getirdiğini ifade ediyor. Serginin küratörü sorularımızı yanıtladı. 
 
Bedene ve hastalığa dair bir tanımlamalarda bulunan serginin bir hastane içinde yer alması sergiye ayrıca bir anlam katıyor mu sizce? 
 
Benim için olumlu bulduğum bir tesadüf oldu bu diyebilirim. Amerikan Hastanesi “Operation Room” programını oluşturan sergi kuratörü Ilgın Deniz Akseloğlu’nun daveti sonrasında, uzun süredir üzerinde çalıştığım bu meseleler üzerine “etten, kemikten”in ilk sergisini burada gerçekleştirmek istedim. Ve Alican Şahinler, Deniz Gül, Deniz Pasha, İris Ergül, Joachim Franz Beich, Kerem Ozan Bayraktar, Laurie Charles, Linda Dement & Nancy Mauro-Flude, Marina Papazyan, Nilbar Güreş, Pedro Barateiro ve Şafak Çatalbaş'ın yapıtlarıyla 18 Mayıs’ta sergi açıldı ve 27 Temmuz’a kadar devam edecek. 
 
Beden ve sağlık meselesiyle ilgilenen bu sergi için hastaneye sırtını dayamak bana güven verdi. Çünkü bugün modern tıp bilgisine, bilimselliğe neredeyse düşman “alternatif” tedavi konuşmalarıyla bir an önce bir hesaplaşmaya gitmek gerektiğine inanıyorum. Yani şifa, iyileşme, tedavi söz konusu olduğunda bunun yadsınamaz yeri hastanedir de diyor serginin bu mekânda olması gibi hissediyorum. Üstelik burası özel bir hastane. Dolayısıyla bugünün sağlık sorularının ve sağlık hizmetlerinin metalaşmasının doğrudan okunur olduğu, oldukça ihtilaflı bir mekân. Yaşamın, sağlığın, alınır, satılır olduğu, tedavinin gücü yeten için erişilebilir olduğu bugünü, buna dair tüm eşitlizliği ve krizleri ile beraber düşünmek için bir anlamı var bu mekânın. İlaç endüstrisinin ve özel sağlık sektörünün, tamamen kâr etmeye endeksli pazar düzenini eleştirmek ve sağlık hizmetlerinin tam anlamıyla bir kamu hizmeti olarak yeniden tanımlanmasına dair acil talepler için mücadele için de aynı şekilde anlamlı olduğunu düşünüyorum. 
 
Bedeni düşünmek...
 
Sergi neyi sorguluyor, neyi amaçlıyor? Sergide yer alan eserlerden bir kısmını anlatabilir misiniz?
 
“etten, kemikten”, bugün bedeni düşünmeye dair sorulardan, sohbetlerden, okumalardan yola çıktı. Bedenin, bugün karmaşık maddesel bir var oluş olarak, yaşa(n)ma, düşün(ül)me ve konumla(n)ma biçimlerindeki imkânlara yönelmeye ve bu bakımdan soruları çoğaltmaya dair bir merakla hareket etti. Uzun sohbetler, yoğun karşılaşmalarla “etten, kemikten” serisinin ilk sergisi, hastalanan, iyileşen, güç kazanan, güç kaybeden, türlü şiddet ve ihtimam ilişkisi içinde yaşayan, yaşamı son bulan canlı bedene bakıyor. Sağlık-hastalık, yaşam-ölüm bağlamında bedenle ilgilenen çalışmaları bir araya getiriyor.  Son dönemlerde “sağlık” sorusu çeşitli şekillerde gündemde. Neredeyse etrafımızı sarmış şifa arayışları yönelimleri söz konusu. İlaç endüstrisi ve sağlığın kar elde etme amacı güden bir sektöre dönüşmesi hastanelere, doktorlara güveni sarstı. Fakat bir yandan da “alternatif” olarak adlandırılan şifa yöntemlerinde başka türlü yozlaşmalar söz konusu. Dahası, alternatif yöntemler de pazarlama ve satışla tanımlanıyor olmaktan arındırılmış değil. Bu kapsamda, sağlık-hastalık düşüncelerinin bugüne has farklarını ve özgüllüklerini anlamaya ve hissetmeye çalışmanın, bu tartışmayı sadece bireysel değil, toplumsal bakımdan da düşünmenin bugün öznelliği ve failliği düşünmeye dair olanaklarını kat etmeyi arzu ediyordum. Ve sergi bu bağlamda başka odakları olan üretimlerle kendini buldu. Sergideki bir yapıt haricindeki tüm yapıtlar bu sergi için üretildi. Bu şanslı durumu, serginin sorularının bugün güçlü bir biçimde deneyimlenir, hissedilir olmasına da veriyorum. 
Deniz Gül, İrtifa heykeliyle buzu buz olarak tutmaya, onu korumaya, ihtimam göstermeye dair bir olasılığın izini sürüyor. Kendisinin üretiminde sıklıkla karşılaşılan organik olmayanın yaşamsallığı, dönüşüm imkanları ve zamansallığına dair ilgisi, bu çalışmasında buza odaklanıyor. Sanat tarihinde buz da dahil maddenin hal değişimleriyle ilgilenen üretimlere, deniz korumaya, kollamaya, muhafaza etmeye dair biricik bir jestle eklemleniyor. Aynı zamanda bu sergi bağlamında, bugün tıp ve medikal teknoloji için vazgeçilmez olan soğutma sistemlerine de bir gönderme yapıyor. Soğuk tutmak için kullanılan buzun kendisine ihtimam gösteriyor. Küresel ısınmaya dair de yorumlanabilecek yapıt, bakır malzemesi seçimiyle, kendi bedeninde buzun erimesinin, sistemin yaşamının kaydını görünür kılıyor. Yapıt, insan dahil canlıların dondurularak gelecekte yeniden yaşama döndürülmesine dair, ya da buzun erimesiyle ortaya çıkan mikroorganizmalar, kemikler ve başka canlılar üzerine çağrışımlarla birlikte, yaşam ve ölüm ile de ilişkileniyor. 
 
Kerem Ozan Bayraktar, Büyük Oksidasyon Vakası ile dünyada oksijenin var olmasına neden olan biyolojik ve fiziksel süreçlerin ilk bakışta ilişkisiz görünen etkileşimlerine dair karmaşık bir sistem okuması sunuyor. İllüstrasyonlar, enfografikler, metinler ve simgeler olguları açıklama amacıyla birbirinin içine geçerken, karmaşıklığın giderek artması nafile bir çabaya, bütünsel ilişkileri kat etmenin olanaksız olduğu bir yığınlaşmaya neden oluyor. Her terim bir diğeriyle aynı renk ilişkisi içinde bağlanarak, artık doğrudan yeryüzünü işaret etmek yerine, terimlerin başka terimlerle işaret ettiği, isimlendirmelerle kendine gönderme yapan bir yapıyı ortaya koyuyor. Bu bağlantılar ağı yaşam ve ölümün, madde ve canlının dinamik bir ilişki içinde birbirine girdiği bir yeryüzünü temsil etmeye çalışırken, aslında sadece kendini gösterebiliyor. Bütününe baktığımızda, enformasyon olarak algılanamayan, sıkıştırılamayan bir karmaşıklığı anlatma imkanlarına ve aynı anda bilgi ve bilme üzerinden yaşama, canlılığa, ölüme, yeryüzüne yaklaşmaya dair sorular uyandırıyor. 
 
Pedro Barateiro, akıllı telefonlarla ve drone’la çekilmiş görüntülerden oluşturduğu a viagem invertide (ters yolculuk) çalışmasında, insan bedeniyle ilişkisi içinde lityuma dair araştırmasından hareket ediyor. Sanatçı lityumun bir yandan cep telefonu, elektrikli araba gibi güncel bireysel teknoloji ürünlerinin en temel maddesi olmasına, diğer yandan sara, bipolar gibi rahatsızlıkların tedavisinde ilaç olarak kullanılmasına ilgi duyuyor. Güncel teknolojinin ve maruz kalınan kesintisiz bilgi akışının insanın zihinsel süreçleri üzerindeki bozucu etkilerini düşünürken, bu teknolojinin asli maddelerinden lityumun ilaç olarak zihinsel hastalıklara bir tedavi sunuyor olmasındaki ikiliği işaret ediyor. Aynı zamanda Avrupa’nın en büyük lityum yataklarına sahip Portekiz’de, teknoloji ve ilaç endüstrisinin talepleriyle reservlerin hızla tüketilmesine ve coğrafyanın geri dönüşsüz tahribine dikkat çeken sanatçı,  insan sağlığı ve yeryüzünün sağlığına dair soruları da bir araya getiriyor. 
 
Şafak Çatalbaş, yoga ve meditasyon pratikleriyle ilgilendiği Anlık Aydınlanmalar ile sergiye katılıyor. Bir yandan duvar metniyle yogayı tanıtım diliyle bir araya getirdiği kısa devreler yaratan sanatçı, hareketsizlik, durma, süzülme gibi atıl görünen eylemlerin enerjiyi koruyarak hayatta kalmaya dair potansiyellerine işaret ediyor. Hızlı akışa sürekli tepkisel cevaplar vermenin bir tür güvensizlik ve panik hissini beslediği fikrini irdeleyen sanatçı, güvende hissetmenin bir yolu olarak yavaşlamayı ve “süzülmeyi” öneriyor. 
 
Diğer yandan Deniz Pasha, sömürgeleştirmenin yeni biçimlerinin sürekli tehdidi altındaki Afrika mirasının kırılganlığına dair bir metafor olarak Pygeum ismini verdiği resmiyle katılıyor sergiye. Pygeum resminde Sahra Altı Afrika’nın şifa kültürüne odaklanıyor. Bu kültürlerde iyileştirmenin genellikle şifacılar tarafından yapılıyor olmasıyla ilgilenen sanatçı, bütünsel, neredeyse ayinsel bir şifa pratiğini yıldızlar, gökyüzü, coğrafya, hayvan, bitki, toprak, ateş ve spiritüel bir ilişkilenmeyle tamamlanan bir iyileştirme kültürünü düşünmeye davet ediyor. Resme ismini veren pygeum, ekvatoral ve Sahra Altı Afrika’da yaygın bir ağaç. Yüzyıllardır pek çok hastalığın tedavisi için kullanılan bu ağacın faydaları Batı tarafından keşfedildiğinden beri, bu ağaçlar artan bir hızla tükeniyor. Pygeum ağacını korumak için bölgesel bir çevre koruma yasası yürürlüğe sokulmuş ve ağacın ihracatı engellenmiş. Fakat bu daha da şiddetli kara borsa sömürüsüne yol açmış. Yeryüzünün geri dönüşsüz tahribiyle ilgilenen bu yapıtlar Antroposen tartışmalarıyla ilişkilenseler de, aslında belki bu dönemi Kapitolesen olarak tarif etmenin daha isabetli olabileceğiyle ilgili söz sözlüyorlar.  
 
Sergide Laurie Charles da, hümanizm eleştirisini tıp tarihine yöneltiyor. Eczacı ve Anatomik Diseksiyon resimlerinde tıp tarihinde beden temsillerini irdeliyor. “İnsan” bedeni bilimi olarak ortaya konan tıbbın, “insan” bedeni kabulünün tarihsel olarak “erkek” bedeni olduğuna dikkat çekiyor. 15. yüzyıldan iki gravürü tüm figürleri kadın olarak, stilize bir dille yeniden yorumluyor. Resimlerini, hastanelerde kullanılan seperatör perdeler ile duş perdesi arası çağrışımları da tetikleyen perde formunda kumaşlara yaparak, üretilen bilginin sahnelenmesine, bilginin örtmeye ve açmaya, görünür kılmaya ve yok saymaya dair işlevlerine de referans veriyor. Aslında bu bağlamda, Batı düşüncesindeki en güçlü eleştiri ve muhalefet damarının feminizm olduğunu söyleyebiliriz. Pek çok yapıtta sezildiği üzere, sergi de mutlulukla feminizmden güç alıyor. Çalışmalardan biri ise, nerdeyse bu bağlamda bireysel bir manifesto gibi okunabilir. 
 
Linda Dement ve Nancy-Mauro Flude, sergiye Bir Bayragˆa Dönüs¸türülmüs¸ Siberfeminist Çars¸af posterleriyle katılıyor. Siberfeminist Çarşaf, Linda’nın punk, siberfeminizm ve isyan pratiklerine dair kişisel bir jeneoloji ortaya koymak ve bir topluluğu imgeler ile bedensel ve düşünsel izler üstünden inşa etmek arzusundan yola çıkar. Nancy ile birlikte “çarşaf”ı bir bayrağa dönüştürler ve bu bayrakla bir yürüyüşe katılırlar. Çarşafın bedene ve temasa dair izlerini hazla üstlenen sanatçılar, siberfeminizm bedenle ilgilenme biçimlerine, feminist dayanışma pratiklerine ve bu pratiklerin iyileştiren ve güç veren imkanlarını keşfetmeye dair bir çağrıda bulunuyor.
 
Nilbar Güreş, sergide cinsellik ve cinsiyet politikalarına dair güçlü eleştirileriyle iki ayrı yapıtını sergiliyor. Hemşire veya Bahriyeli sanatçının hastane mekanı ile bu mekanda bedene dair imgeleri, cinselliğe dair olasılıklar ve fantezilerle buluşturmasından hareket ediyor. “Hemşire” sözcüğünün Farsça “kız kardeş” anlamından gelen cinsiyetli referansıyla ilgilenen sanatçı, androjen bir figür olarak bir hemşireyi veya bahriyeliyi resmine taşıyor. Sanatçının ikinci yapıtı Kelebek ise, Nilbar’ın tedavi ve şifa tarihinde rahibelerin ikili rolüyle ilgileniyor. Bir yandan tanrısal iyilik ve şifayla ilişkilenirken, diğer yandan kilisenin görevlendirmesiyle aslında yüzlerce yıldır hemşire olarak da hizmet veren rahibeleri homoerotik ihtimallerle bir arada düşünüyor. Nilbar, sergiye ve Kelebek yerleştirmesine kelebeklere bakarak dua eden bir rahibeyi resmeden  İsimsiz, 1700? yapıtıyla Joachim Franz Beich’ı davet etti. Kelebeğin trans hareketin sembollerinden biri olarak sahiplenilmesine de gönderme yapan sanatçı, bedenin doğalcı idealleştirilmesine de bir eleştiri getiriyor ve tırtıldan kelebeğe dönen bu canlının kozasını kutsal bir kalıntı gibi sergiliyor. 
 
Marina Papazyan, Sevgili İltihaplı Foliku¨l, Cildimde Anma Var yapıtında cildinden başlayarak önce aile tarihi içinde, sonra Türkiye ve dünyada cüzzam üzerine imgesel bir yolculuktan hareket ediyor. Bu yolculukta karşılaştığı görsel imgeleri, kendisinin yazdığı ve izleyiciyle ses kaydıyla paylaştığı metinle sergi mekanına taşıyor. Sanatçı cüzzamın tarihsel olarak biyopolitik tahakküm ve kapatma bağlamında yerini işaret ederken, maddesel bedenin hafızasını, cildin genetik hafızasını fotoğraflar üzerinden ailenin hafızasıyla buluşturuyor. Marina, cildin dokunmaya dair, başkalarıyla karşılaşmanın koşullarına oluşturduğu etkiye de gönderme yapıyor. 
 
İris Ergül ise homo natura heykel yerleştirmesinde, bedenin bütünlüğü, birliği ve değişimine dair kabulleri sorguluyor. Bedenlerde evrim sürecinde yok olan organlardan, bir bedende yaşayan başka binlerce beden fikrinden, iç ve dışın akışkan biçimde birbirine dönüştüğü bedensel açıklıklardan, iç organların yakınlığa ve mesafeye dair ilişkilerinden yola çıkan önerilerini ortaya koyuyor. Dört ayrı heykelden oluşan yerleştirme, heykellerin mekanla, mekanın bedenselliğiyle ilişkilenme biçimi bakımından da farklı imkanları kat ediyor. İris’in kullandığı malzemelerin çeşitliliği, formların çoğulluğu, başka ilişkilerin, bedenlerin, temasların dönüşümlere dair imgelerini de davet ediyor. 
Diğer yandan Alican Şahinler, kendi bedenine bakıyor. Faydası yoktur, 2016; Korkunun (terrore impetum), 2015  ve Ecele, 2016 resimleriyle bir tedavi döneminin kaydını tuttuğu üç otoportresini sergiliyor. Biri kendini kaybetmeye dair bir ana, biri panik atak sırasındaki huzursuz aciliyet hissine, biri bir anlık bir mutluluğa dair olan bu otoportreleri sanatçı tam o anlarda çektiği fotoğraflar üstünden çalışmış. Alican, bu resimleri yapmanın iyileştirici gücünü işaret ederken, bir hastalık ve iyileşme sürecinin bedeninin imgesi üstünden takip edilebilmesine dair soruları davet ediyor.
 
13 Temmuz’da kamusal program
 
Sergi kapsamında 13 Temmuz'da yapılacak kamusal program hakkında bilgi verebilir misiniz?
 
“etten, kemikten” bir sergi serisi ve sergiler süresince ya da bağımsız olarak gerçekleşecek gösterim, performans, konuşma ve söyleşileri de kapsayacak. İlk sergi etkinlik programını 15 Haziran’da gerçekleştirdik. Sergi turuyla başladığımız programda, Gaye Çankaya Eksen, “Spinoza'da Yetkinlik Dereceleri ve İnsan Üzerine” başlıklı konuşmasını yaptı. Kader Attia’nın Yansıtan Hafıza / Reflecting Memory film gösterimi gerçekleşti ve Deneye Hayır Platformu’ndan Burak Özgüner’in söyleşisi ile Özden Demir’in şiir okuması yer aldı. Bu ilk program “kişisel olan” ve “toplumsal olan” arasında sağlık ve hastalığa dair sorularla ilgilenirken, toplum kavrayışında insan olmayan canlıların konumunu işaret etmeyi önemsiyordu. 
 
13 Temmuz’daki ikinci program ise sanatsal üretim içinde hastalık ve sağlık imgesine odaklanıyor. Programda Pedro Baraterio’nun insan kaynakları kişilik testlerine değindiği ve zihin-beden meselesine yoğunlaştığı bir performansı, Marina Papazyan’ın sergideki yapıtı Sevgili İltihaplı Foliku¨l, Cildimde Anma Var’ı başka bir biçimde paylaşacağı sunumu, Sima İmşir’in Aslı Erdoğan romanlarında hastalık konusuna odaklanan konuşması ve Yasemin Özcan’ın sanatsal üretim ve şifa üzerine bir söyleşisi gerçekleşecek. 
 
Söylemek ve eklemek istedikleriniz var mı?
 
3-27 Temmuz’da da Bilsart’ta, Çınar Eslek ve Linda Dement & Nancy-Mauro Flude’un video yapıtlarını göstereceğimiz bir program var. Bu program feminizmin bedenle ilgilenme biçimleri ile dayanışma ve şifa pratiklerine dair vurgusuyla bedenli bir öznellik tahayyülüne bakıyor. 
Bir sonraki sergi ise 2020’de gerçekleşecek. “etten, kemikten”in ilk sergisi ve programları pazarlanır, alınır satılır, patentlenir, kar edilir bir şey olarak yaşamın yeniden tanımlanması sürecinde, sanatsal üretimlerin yaşam, hayatta olmak, sağlık, hastalık, şifa ile ilişkilenme biçimlerine baktı. Yaşamın ve bedenlerin, türsel ve maddesel özgüllükler bakımından ya da insanın sınıfsal, ırksal ve cinsel de dahil pek çok açıdan farklılaşan kırılganlığını ve aynı anda güçlenmeye dair ısrarını ve potansiyelini bu üretimler üzerinden yeniden okumayı öneriyor. Arzum, gelecek sergilerde de beden ve bedelli bir öznellik fikriyle ilgilenen bu geniş bağlam içinde rastladığım heyecan verici üretimleri bir araya getirecek karşılaşmalara vesile olmak. Ben de henüz bilmiyorum 2020’de nasıl bir hayatı olacak bu serginin. Tıpkı bu sergide olduğu gibi, ancak sergi kendini buldukça, kendi karşılaşmalarını keşfettikçe ben de kavramaya yaklaşacağım diye seviniyorum. Fakat genel kapsamıyla, bir seri olarak “etten kemikten” yaşamsal bir adalet fikrini irdelemeyi arzu ediyor diyebilirim. Benim için bu adalet fikri bugün burada olanlarla ilgili olduğu kadar, şimdi ve burada olmayan, henüz olmamış ya da çoktan varlığını yitirmiş olanla sorumluluk ilişkilerimizi ve bu ilişkiler bağlayıcılığında yaşamı, bir yaşam siyasetinin aciliyetini düşünmeye dair. 
 
 
‘Neoliberalizm  güvensizlik yaratıyor’
 
Neoliberalizm eleştirisini biraz daha açabilir misiniz?
Bu sergi bağlamında birkaç açıdan neoliberalizmin bedene ve yaşama bakma biçimlerini okumanın elzem olduğuna inanıyorum. Öncelikle, neoliberalizmin yaşamın yegane ölçü biriminin para, yaşamla kurulacak yegane ilişkinin kar etmek olduğunu benimseyen, her şeye ancak ve ancak ekonomiye dahil edildiği ölçüde var olma ve yaşama hakkı tanıyan mantığını irdelemenin aciliyetine inanıyorum. Bu sadece sağlık konusunda değil tabii ki, örneğin eğitim konusunda da giderek daha çok şiddet üreten bir biçimde böyle. Diğer yandan, sağlık ve eğitim başta olmak üzere, bir sosyal devlet yapısının gerektirdiği tüm kurumların ve hizmetlerin her gün eritilmesi, hem tek tek kişiler hem genel olarak toplum için çok güvensiz bir ortam yaratıyor. Bu güvensizlik hissi, tüketime yönelten, bizzat bu güvensizliği pazar içinde, pazar mantığı içinde, para ilişkileriyle çözmeye mecbur bırakacak biçimde kullanılıyor. Özel sağlık sigortası yaptırmak, özel okullara gitmek, özel eğitimlerle kişisel ve mesleki gelişimini desteklemek bu yaşamsal güvensizlik hissini bertaraf etmek için kaçınılmaz gibi görülüyor. Bir vatandaşlık, göçmenlik veya mültecilik hakkı olarak sağlık ve eğitim hizmetlerine erişebilecek olmaya dair güven zayıfladıkça, hak aramak talebiyle yapılacak mücadeleler güçleşiyor; tabi olmaya, muhtaç olmaya, gücü yetmeyenin gücü yetene yakın durarak güvende hissetmesine neredeyse teşvik eden bir düzene doğru evriliyor. Dolayısıyla, bugün kişisel ve toplumsal bakımdan yaşam, beden ve sağlık sorularını gerçekten açabilmek için neoliberalizmle ilgilenmek zorundayız diye düşünüyorum.