Faşizmin Ayak Sesleri...

13 Nisan 2010 Salı, 06:23
Abone Ol google-news

İranda Humeyni rejimiyle bağlaşma içine giren ve sonu hüsranla biten komünist partisi TUDEHin (İran Kitlelerinin Partisi) başına gelenler henüz belleklerden silinmedi.

Geçen yıl beklenmedik bir anda yitirdiğimiz değerli yazıncı, yazar ve araştırmacı Demirtaş Ceyhun bu özelliklerinin yanı sıra tutarlı bir siyasetçi, iyi bir mimardı da aynı zamanda. Kendisiyle gerek sanat ve kültür, gerekse siyaset alanında birçok etkinlikte birlikte olmak şansına sahip oldum. Özellikle 12 Eylül faşist döneminin dağlara taşlara korku saldığı o karanlık günlerde birlikte katıldığımız etkinliklerin dışında da sıkça birlikte olurduk.

Yine birlikte olduğumuz bir sohbet toplantısında 12 Eylüllün getirdiği olumsuzlukları, toplumda açtığı derin yaraları konuşuyorduk. Konuşmanın bir yerinde Demirtaş Ceyhun ilginç bir saptama yaptı: Fiziksel acılar, açtığı yaralar bir tarafa 12 Eylülün baskıcı etkisi asıl insanların yaratıcı gücünü, düş yetisini körletmiş olmasında aranmalıdır. Çünkü yaratıcılığın temel öğelerinden biri düş gücüne dayanır. Buna tasarım gücü de denebilir. En zengin projeler aslında en güçlü tasarım gücüyle üretilir. Bakın şöyle 80li yıllar Türkiyesine; yazında, sanat ve ekin yaşamımızda, hatta siyasette doğru dürüst bir şey üretilebilinmiş midir?..

Demirtaşın bu yaklaşımının derinliklerinde, ütopya ile gerçek arasında eytişimsel (diyalektik) bir ilişki olduğu gerçeği vurgulanıyordu adeta.

Gerçekten de 12 Eylülden günümüze 30 yıla varan ve hiç de küçümsenmeyecek bu zaman diliminde özellikle sol siyaset alanında üretilebilinmiş ciddi hiçbir tasarı ve izlencenin olmadığı son derece açık ve ortadadır.

Sol politika üretemedi

Söz konusu bu zaman diliminin ilk on yılını Türkiye Özalın palavralarıyla geçirmiş, Özalın belirlediği gündemin sınırları içinde sol kendine çıkış yolu aramakla yetinmiştir. Bugün gibi anımsarım, salt askerlere tepki olsun diye nice sol kesimler kendi özgün projelerini oluşturmak yerine Özalın peşine takılıp gitmişlerdi...

İkinci on yılı ise Türkiye, sağın kendi içindeki siyaset çekişmeleriyle ve erk sahibi olmanın sağlayacağı yararlardan pay alma kavgalarıyla geçirip bir bütün olarak güç ve saygınlık yitirirken sol bu evrede de ciddi bir tasarı ve politika üretememiştir. Başka bir anlatımla 12 Eylül toplumsal depreminden en büyük yarayı alarak çıkan sol bu süreçte üstüne üstlük bir de Sovyetler Birliğinin yıkılışı ve evrensel solun çöküşünün şaşkınlığını yaşayınca bir bölümü salyangoz gibi kabuğunun içine çekilirken bir bölümü de şuraya buraya savrularak kimlik yitimine uğramıştı.

Gerek sağda, gerekse solda yaşanan böylesi bir siyasal ortama genelde yaşanan ekonomik zorluklar da eklenince toplumun yeni arayışlara yönelmesi kaçınılmazdı. Nitekim de öyle oldu, doğan bu boşluğa birleşik kaplar örneğinde olduğu gibi AKP geldi rahatlıkla oturdu.

Burada vurgulamamız gereken çok önemli bir tarihsel gerçek var. Avrupaya faşizm gelmesinin kökeninde de bizdeki AKPin geliş sürecini çağrıştıran benzerliklerin bulunuyor olmasıdır. Her iki sonuçta da ekonomik, politik, toplumsal yozlaşmanın etkilerinin payı büyük olmakla birlikte, solun siyasal körlüğünün de böylesi bir sonuca malzeme taşıdığı gerçeği unutulmamalıdır...

Bugün de solda aynı siyasal körlük sürdürülmekte, geçmişe duyulan tepkinin tutsağı olmuş bir mantıkla demokratik hak ve özgürlükler konusunda AKPden medet umulmaktadır. Oysa AKP büyük bir demagojik ustalıkla (!) toplumun duyarlı ve dinamik kesimlerini kendi belirlediği gündemin yörüngesinde tutmaktadır.

Tutmaktan da öte, kurmayı düşlediği İslamcı devlet diktatörlüğünü daha açık bir anlatımla İslam faşizmini gerçekleştirmek amacıyla karşısına çıkabilecek bütün kurum ve kuruluşları daha şimdiden yıpratmaya ya da tümüyle ortadan kaldıracak yasal ve yönetsel önlemlere başvurmaktadır.

Anayasa değişikliği

Bugün anayasa değişikliği adı altında yapılmak istenenler de aslında yukarıda belirtmeye çalıştığımız faşizme giden yolun hukuk alanındaki taşlarını döşemektir. Seçimlere bir yıl gibi kısa bir zaman kalmasına karşın bu konuda bu denli direnmenin altında yatan nedenlerin içinde nelerin gizli olduğuna ciddi bakmak gerekir.

2007 genel seçimlerinden bu yana siyasal erkin işsizlik, yoksulluk ve gelir dağılımında yaşanan adaletsizlik gibi toplumu için için kemiren konularda somut adımlar atmak yerine soyut sorunlarla gündemi doldurmasının altında yatan gerçek nedenin, koşullar ne olursa olsun AKPnin siyasal erki kimseye bırakmama gibi bir niyetinin yatıyor olması biçiminde açıklanabilir ancak.

Hatta anayasa referandumu adı altında gerçekleştirilmek istenen, ama aslında AKPnin kamuoyu yoklamasına dönüştüreceği bir genel halkoylaması sonuçlarını bakılarak Türkiye bırakın erken seçimleri, olağan genel seçimlere bile götürülmeyebilir..

Düş gücümüzü biraz daha zorlarsak, komşumuz İranda geçmişte yaşanan tarihsel olayların bir benzerinin bizde de yaşanabileceği sonucuna ulaşabiliriz. Humeyni nasıl büyük törenlerle Paristen Tahrana getirilip İran devletinin doruğuna oturtulduysa, bizde de Fethullah Gülen Amerika Birleşik Devletlerinden getirilip Çankayanın tepesine oturtulabilir.

Olmaz olmaz demeyin; geçmişte, bırakın olmaz demeyi, hayal bile edemeyeceğimiz ne varsa bugün fazlasıyla gerçekleşti. Özelikle de aydınlarımız ve solcularımızın aymazlığı yüzünden. Bunları kavrayabilmek için uzağa gitmeye ayrıntılara girmeye de gerek yok.

İranda Humeyni rejimiyle bağlaşma içine giren ve sonu hüsranla biten komünist partisi TUDEHin (İran Kitlelerinin Partisi) başına gelenler henüz belleklerden silinmedi.