Her zaman izlenmekten hoşlandım

Antalya Altın Portakal Film Yarışmasında, İnsanlar İkiye Ayrılır” filmindeki rolüyle, en iyi yardımcı kadın oyuncu ödülünü alan Nezaket Erden, Cumhuriyet Cumartesi'ye konuştu.

25 Ekim 2020 Pazar, 07:00
Her zaman izlenmekten hoşlandım
Abone Ol google-news

Geçen yaz Tırnak İçinde Hizmetçiler’de seyrettiğimden beri hayatımın en ortasındaydı Nezaket Erden. Farklıydı işte. Seyirciyle sahne arasında görünmez bir enerji akımı geçişinin sebebiydi. Antalya Altın Portakal Film Yarışması ödülleri açıklandığında, Nezaket’in adını gördüm. “İnsanlar İkiye Ayrılır” filmindeki rolüyle, en iyi yardımcı kadın oyuncu ödülünü, bir başka çok sevdiğim oyuncu olan Nalan Kuruçim’le paylaşmıştı. Hemen aradım, Beyoğlu’nda buluştuk.

-Öncelikle çok tebrik ederim. Ne güzel bir başarı. Bekliyor muydun?

Bekliyor muydum, bilmiyorum. Herkes çok iyi oynadığımı söylüyordu. Mesleğe yeni başlıyorum, ilk kez film festivaline katılıyorum. Benim için büyük bir motivasyon oldu.

-Sen öyle çocuk oyuncu falan da değilsin, değil mi?

Yok, değilim. Ben tiyatroya üniversitede başladım. Biraz geç yani.

-Nerede ve ne okudun?

Galatasaray Üniversitesi’nde Felsefe okudum. Mersinli’yim. Okulda tiyatro kulübüne girdim, çok sevdim. Üniversite bitince nasıl profesyonel olurum diye araştırmaya başladım. Kadir Has Üniversitesi’nde yüksek lisans yapmaya karar verdim. Eşim Emre’yle de orada tanıştık, o da master yapıyordu. “Sevgili Arsız Ölüm”, benim bitirme projemdi aslında. Emre’yle birlikte çalışmıştık. Sonra profesyonel olarak da oynamaya başladık.

-“Tırnak İçinde Hizmetçiler”de de birlikte çalıştınız herhalde.

Evet, o oyunu da birlikte ürettik. Orijinal metni alıntılayan yeni bir metin; Emre’nin fikriydi. 

-Nasıl çalışıyorsunuz?

Emre sınırlarını çiziyor, ödevler veriyor, doğaçlamalar yapıyoruz. Sonra Emre tekrar yazıyor, biz yine doğaçlamalar yapıyoruz. İki kişilik bir oyun, partnerim Pınar Güntürkün’ün de çok katkısı oldu.

-Ben Pınar’a a bayılmıştım oyunda. Ne kadar temiz ve doğru bir oyuncu. Peki sinema nasıl başladı?

Daha önce çok ufak bir iki filmde oynamıştım. Bu filmin yönetmeni Tunç Şahin, tiyatroyu çok iyi takip eden bir yönetmen. Bizim oyunlarımızı da hep seyreder. Sağolsun bana da bir rol vermek istedi.

-Nasıl bir karakteri oynadın?

Tilbe diye bir karakter. Borçları tahsil eden bir büroda çalışan bir karakter; ama hiç uygun değil. Çok iyi, vicdanlı, beceremiyor. Çok eğlenceliydi, çok güzel bir süreçti.

-Ne zaman çektiniz?

Haziran’ın ortasında. Çok hızlı yetişti film. Antalya’ya kabul olunca çok sevindim. Benim için çok hızlı bir süreç. Pandemi zamanında bir filmde oynamak ta çok hoşuma gitti. Tiyatro durmuştu, malum.

-Dizi yapmıyorsun, değil mi?

Yok, hiç oynamadım. Bazen geliyor, ama tiyatro istemiyor yönetmenler. Ben de oyunlardan çok memnunum. Henüz karşıma oyunları bırakacak kadar heyecanlanacağım bir proje çıkmadı. 

-Sen sanki karakterleri fazlaca irdeliyorsun, çok ciddi bir ön hazırlık yapıyorsun gibi düşündüm ben. Doğru mu?

Evet, o biraz Emre’nin de titizliğinden kaynaklanıyor. Çok çalışıyoruz, evet. Oyun başlamadan önce de çok sayıda kapalı gösterim yapıyoruz, sinemada böyle bir şans yok tabii. Tiyatroda en büyük lüksümüz bu. Farklı meslek gruplarından güvendiğimiz çok sayıda insanın fikirlerini alıyoruz. Dönüştürebileceğimiz şeyleri dönüştürüyoruz. İçimize sinmeden zaten oynamıyoruz kesinlikle. O süreç de bizi çok geliştiriyor.

-Bu sektöre girdiğine memnun musun Nezaket? Ailenin acaba başka hayalleri var mıydı? Ne bileyim, Galatasaray Üniversitesi falan...

Onlar sağolsunlar hep destek oldular. Zaten Felsefe bölümünden mezun olunca çok da net bir iş tanımı yok ya... Bizim ailede oyuncu veya sanatçı yok. Babam işçi, annem ev hanımı. Anneannem ve dedem köyde yaşıyorlar. Sanat dünyasına çok uzaklar.

-Seyrettiler mi seni?

Seyrettiler, evet. Çok mutlu oldular.

-Ne çok gurur duymuşlardır...

Evet, çok duyuyorlar. 

-Baban çalışıyor mu?

Hala çalışıyor. Ama son dönemde çok talihsiz birşey oldu, babam koronaya yakalandı; çok ağır geçti, çok şükür atlattı. Şu anda çalışamıyor. Biz dört kızkardeşiz.

-Ne, dört kız!

Evet. Ben iki numarayım. Ablam öğretmen, bir kardeşim psikolog, en küçük kardeşim de görsel tasarım okudu.

-Ne kadar güzel. Baban bir tek işçi maaşıyla, dört kızının da ne kadar güzel okumasını sağlamış. Nasıl yapmış, helal olsun. 

Annem de dönem dönem çalıştı, ama evet çok uğraştılar. Çok fedakar bir ailem var. Onlar bizim okumamız için çok çabaladılar, çok destek oldular. Kendileri okuyamamışlar, bizim için çok emek harcadılar.

-Ama bu işlerde yine de bilindik soyadına sahip olmak, ailede sanatçılar olması, o çevredeki insanları tanıyor olmak da aslında çok büyük bir avantajdır diye düşünüyorum.

Mutlaka çok kolaylaştırıyordur. Benim için eğitim alabilmek bile uğraşmak demekti. Baştan konservatuara da gidebilirdim, ama nasıl başvurulacağını bile bilmiyordum. Belki de böylesi daha iyi oldu. Memnunum yolculuğumdan.

-Çocukken sahneye çıkayım, salonun ortasında gösteri yapayım gibi bir durumun  var mıydı?

İçimde bir duygu vardı, tarif edemedim. İzlenmekten hoşlanmak gibi bir duygum olduğunu hep hatırlıyorum. Küçükken dans edip göstermek istiyordum. Dedemin kahvehanesi vardı köyde, oraya bazen müzisyenler gelirdi, çok hoşuma giderdi. Bir ara dansöz olmak istiyordum, çok iyi dans ettiğimi zannederdim. Böyle kan ter içinde kalana kadar dans ederdim. “Allah’ım ne kadar iyiyim” falan diyordum... Sonra voleybol oynadım okulda. Orada da izlenmeyi seviyormuşum demek ki.

ESKİDEN DAHA ÇEKİNGENDİM

-Aslında çok çekingen bir insansın.

Evet, çekingenim. Eskiden daha da çekingendim, şimdi kendimi biraz daha iyi ifade edebildiğimi fark ediyorum. 

-Mersin’den bir okuldan Galatasaray Üniversitesi’ni kazanmak kolay iş değil.

Mersin’de yaşamak istemiyordum, nerede iyi eğitim alabilirim diye araştırdım. Baktım ki tek yolu çalışmak. Biraz derslere asıldım. Annemle babam o ufacık maaşlerıyla bizi dershanelere bile gönderdiler. Onların çabalarını boşa çıkartamazdım.

-Annen baban için yüreğinde büyük bir yumuşak taraf var.

Ya evet, minnetarım onlara galiba.

-Eminim bu işte şimdiye kadar defalarca reddedildin, bunla nasıl başa çıkıyorsun?

Hayal kırıklıkları oluyor tabii. “Acaba bu iş bana uygun değil mi” dediğin çok fazla an oluyor. Bu işte görünür olmak çok zor. O kadar fazla oyuncu var ki...

-Hani “yırtık oyuncu” tiplemesi vardır ya, tüylerimi diken diken eder.

Evet, ben de sevmem. Belki öyle olunca daha görünür olunuyor. Bizim yolumuz, daha zor. Yaptığımız işle bilinmeyi istedik. Kulaktan kulağa duyuldu.

-Çok uzun bir zaman da değil aslında.

Öyle, üç senedir oynuyoruz. İçindeyken insana uzun geliyor tabii o süreç.

-Otuz sene uğraşıp birşey de olmayabilirdi, büyük başarı.

Kesinlikle katılıyorum. Tabii insan bazı şeyleri kaçırdığını düşünüyor, başarısızlığa odaklanıyor ya. Şimdi hayal ettiğim birçok şeyi gerçekleştirmeye başladığımı görüyorum. Bundan sonra umarım herşey daha iyi olur. 

-Ne oynamak istiyorsun?

Çok fazla şey oynamak istiyorum! Türkiye’deki casting de kalıplar var, yönetmenler de buna çok takılıyorlar. Cildinin rengi, gözünün rengi... O anlamda tiyatroda çok daha özgür olduğumuzu düşünüyorum. Sinemada o önyargılı aşmak beni biraz yoruyor. Allah’tan bazı yönetmenler tiyatroyu takip ediyorlar, görüp şans veriyorlar.

-Acaba ödülle biraz daha fazla sayıda şans yakalar mısın?

Bilmiyorum. Menajerim var, Ebru Baltaş. Onunla gayet iyi çaılışıyoruz. Ben rol ayırt etmiyorum. Bağımsız sinema seviyorum, ama her rolü oynamak istiyorum, dedim ya. İyi yazılmış kadın karakterler oynamak istiyorum. Güçlü, başetme gücü olan kadınları oynamak istiyorum. 

-Bu kadar mazbut, bu kadar cici insanlarsınız. Sahnede o patlama nasıl gerçekleşiyor, aklım almıyor.

Sahne, benim hayatta en rahat olduğum yer. Orada hayattaki o engeller önümden kalkıyormuş gibi hissediyorum. Sahnede herşey meşrulaşıyor; o karakterin ve çevrenin sınırlarında tabii. O yüzden kendimi çok iyi hissediyorum, hatta kendimi daha kendimmiş gibi hissediyorum. Hayatta en mutlu olduğum şey oynamak. İnsanlarla belirli karakterler aracılığıyla karşılaşmak. 

-Sahnede ne hissedersin peki?

Bazen öyle büyük bir coşku yaşıyorum ki. Bunu hissetmek iyi birşey galiba diyorum. Kalbim böyle patlayacakmış gibi oluyor. İnsanlarla karşılıklı olduğunu hissediyorum bunu. O zaman ben de “galiba güzel birşey üretmişiz” diyorum. Hayatta yaşadığımı hissettiğim anlar, o coşkuyu hissettiğim anlar. O yüzden peşinden koştuğumuz şey, benim için çok anlamlı. 

-Filozoflardan en çok kimi seviyorsun?

Spinoza. Erdemin tanımını çok güzel yapıyor. Karşılaşmalarımızın tanımını çok güzel yapıyor. O karşılaşmaları düzenleyebilmek, bizi erdemli bir insan yapıyor, diyor. 

-Ne kadarını düzenliyoruz, ne kadarı kader acaba?

Mutlaka önüne geçemeyeceğimiz durumlar da var. Sanıyorum karakterimizi, duruşumuzu, zorluklarla başetme yolumuz belirliyor. Başetme şekli bizi belirliyor. 

-Senin baş etme şeklin, bu sıkı duruşun, aslında bir nevi hayattaki savaşın.

Evet, öyle. Bu da bazen yoruyor insanı. Ama bu hayattaki duruşunu da daha güçlendiriyordur belki de.

-Yakında yeni projeler var mı?

Vizyona girmesini beklediğim iki film var. Biri “İki Şafak Arasında”, Selman Nacar’ın filmi. Oradaki karakterimi de çok sevmiştim. Bir de BKM’nin bir filminde oynadım, “Aykut Enişte 2”. Onu da çok merak ediyorum.

-Eşin Hakan Emre Ünal da geçen sene Altın Portakal kazandı. O da en iyi yardımcı erkek oyuncu... Merak ettim şimdi, setler birbiri arkasına eklenince çok uzun ayrılıklar yaşanmıyor mu?

Oldu, evet. Emre Bozkır’ı çekerken Konya’daydı, ben burada yalnızdım. Bir de biz herşeyimizi birlikte yapıyoruz, uzaklaşmak biraz kötü oluyor.

-Kaç yıldır evlisiniz?

Üç yıldır evliyiz.

-Anneler babalar “Çocuk ne zaman” diye de soruyorlardır...

Evet ya, soruyorlar... Sanırım yapmak istediğimiz birşeyler var daha. Bir de maddi manevi hazır olmayı bekliyoruz. Şimdi kedi istiyorum, Emre o konuda da çekingen. İyi bakamayacağımızı düşünüyor. Kediyi bile düşünüyoruz yani.