Irkçılık ve bağnazlık DNA’mızda mı var?

İnsanoğlu gezegenimizde işbirliğine en yatkın tür. Her birey, birbirine sıkı sıkıya bağlı devasa bir ekosistemin parçası.

23 Ağustos 2021 Pazartesi, 04:00
Irkçılık ve bağnazlık DNA’mızda mı var?
Abone Ol google-news

Derleyen: Reyhan Oksay

Bugüne dek kurmuş olduğumuz binlerce kent, küresel çapta kara/denizyolları ve optik fiberlerle birbiriyle yakın temas halinde. Uzaya gönderdiğimiz binlerce uydu, gezegenimizin çevresinde tur atarak iletişimimizi sağlıyor. Amerikalı düşünür Leonard Read’in “Ben, Kurşunkalem” (I, pencil) başlıklı ünlü makalesinde belirttiği gibi basit bir kurşunkalem bile binlerce elin birlikte çalışması sonucu ortaya çıkıyor.

Buna karşın insanoğlu birbirine karşı son derece hoşgörüsüz. Dürüst olmak gerekirse hepimizin içinde, derinlerde bir yerde, az da olsa yabancı düşmanlığı, ırkçılık, cinsiyetçilik ve bağnazlık var. Sorun bunların dışarı çıkmasına ne kadar izin verdiğimizle ilgili. Neyse ki hem kendimizin hem de toplumun iyiliği için bu eğilimleri baskılamayı ve kontrol altında tutmayı başarabiliyoruz. Bu, en azından bazılarımız için geçerli.

GENETİK VE ÇEVRESEL ETMENLER

İnsan davranış ve tutumlarının çoğu genetik ve çevresel etmenlerin karışımının dışavurumu. Yabancı düşmanlığı olarak bilinen zenofobi ve farklı görüşlere karşı hoşgörüsüzlük olarak bilinen bağnazlık da bu iki etmenin etkisinde. Beynin amigdala bölgesinde doğuştan varolan korku refleksi, tanımadığımız, daha önce karşılaşmadığımız her şeye karşı bizi dikkatli ve tedbirli olmaya hazırlar.

Modern dönem öncesinde insanların yabancılar karşısında korku duymasının bir işlevi vardı. Bu kişiler sizi öldürebilir, kaynaklarınızı çalabilir, bağışıklığınızın olmadığı hastalıkları bulaştırabilirdi. Tam tersi bize benzeyen kişilere güven duymak ise yarar sağlayabilirdi. Ve bize benzeyen kişilere yardım etmek genlerimizi gelecek nesillere aktarmamızı kolaylaştırabilirdi.

Genetik etkilerin yanı sıra kültürel altyapı da bu dürtüleri baskılamakta ya da güçlendirmekte etkiliydi.

Modern dönemde gelişen uygarlık, genel olarak tanımadığımız insanlara da saygı ve hoşgörü göstermek gibi tutumları cesaretlendiriyor. Bu değerleri kalıcı olarak benimsediğimiz gibi çocuklarımıza da öğretiyoruz. Dini ve siyasi liderler de toplumlarını bu yolda eğitmeye çalışıyor. Bütün bunlar, karşılıklı saygı ve hoşgörüye dayalı toplumların oluşmasına zemin hazırlıyor.

KABİLECİLİK İLE BAŞLADI

Düşüncelerimizi ve eylemlerimizi farkında olmadan birlikte yaşadığımız insanlar şekillendirir. Bu kültürel içerik bilinçaltımıza işlenir. Öncelikle kendilerine benzemeyen insanları damgalama eğiliminde olan insanların arasında yaşamak içimizdeki güvensizliği ve saldırganlığı besler.

Bu da derinlerde yatan yabancı düşmanlığı düğmesine basar ve beynin prefrontal korteksinin fren mekanizmasını bozar. Bu mekanizmanın bozulması Nazizm gibi akımların gelişmesine zemin hazırlar. Sonuçta aynı gruba dahil olanlar arasındaki sadakat güçlenirken, yabancılara duyulan nefret ve yok etme arzusu tetiklenir. Buna toplumbilimde kabilecilik denir. Aşırı boyutlara ulaşan kabilecilik yaklaşımı, gruplar, ülkeler arasında sağlıksız ilişkilerin savaşlara uzanan bir sürece evrilmesine yol açar.

Bugün dünyanın hızla bu noktaya doğru ilerlediğine tanık oluyoruz. Brezilya, Hindistan, Polonya, Macaristan liderleri gibi baskıcı liderler, medya platformlarından yararlanarak hoşgörüsüzlük, fanatiklik ve bağnazlık tohumları ekiyor.

İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ VE BAĞNAZLIK

İklim değişikliği, hava kirliliği ve biyolojik çeşitliliğin kaybı gibi ekolojik krizler, yabancı düşmanlığı ve bağnazlığı körükleyen gelişmelerdir.

Kültürel psikolog Michele Gelfand, çalışmalarında çevresel felaketlerin toplumları giderek “sıkı” hale getirdiğini gösteren saha çalışmaları yürüttü. Toplumların sıkılaşması, bağlı olunan gruba sadakatin giderek artması anlamına geliyor. Bu tür toplumların oylarını otoriter liderlerden yana kullanma eğiliminde olmaları kaçınılmaz. Yaklaşan tehlike karşısında insanların kendilerini koruyacak bir “baba figürü” altında toplanmaları tarih boyunca sıklıkla karşılaşılan bir yaklaşım. Ve insanların yabancılara karşı önyargılarının artması da güven arayışının bir parçası.

Aşırı hava olaylarının artması, gıda tedarikinde yaşanan darboğazlar toplumların genel “hoşgörülerine” darbe vuruyor. Aynı durum Covid-19 pandemisinde de izleniyor.

İçinde bulunulan gruba sadakatin artması da bir savunma mekanizmasıdır. Tarih boyunca toplumlar bu tür felaketlerden grup birliği sayesinde kurtulmuşlar. Ne var ki küreselleşmiş bir dünyada bu tür bir yaklaşım yarar sağlamaz. Büyük bir köy haline gelen dünyada ekolojik sorunlar ve ekonomik sorunlar sınırları aşan özellikler gösterir. Küresel sorunlara tepki olarak bağnazlığa, yabancı düşmanlığına kapı aralamak, diğer ülkelerle işbirliğine darbe vurur. Sonuçta en büyük zararı içinde yaşadığımız ülke görür.

BİREYSELLİK BELKİ DE BİR YANILSAMA

İngiltere’de Reading Üniversitesi’nde uygulamalı ekoloji profesörü Tom Oliver, DNA’ya kayıtlı, doğuştan gelen yabancı düşmanlığı ve bağnazlığın akılcı düşünce ile üstesinden gelineceğini düşünüyor. Bunun için de bazı stratejiler öneriyor.

Oliver, pozitif değerleri güçlendirmek, merhamet ve güven duygusu oluşturmak ve en önemlisi “bizden” ve “yabancı” kavramları arasındaki farkın kapatılması için bazı adımların atılmasını gerekli görüyor:

İlk önce diğer insanlarla aramızdaki bağlantının önemini kavramak gerekiyor. Hepimizin ortak atası bakteriye benzer bir organizma. Şu anda gezegendeki herkesle DNA’mızın yüzde 99’unu paylaşıyoruz. Düşüncelerimiz sosyal ağlarla birbirine bağlı. Dünyada yaratılan her şey bu kolektif işbirliğinin eseri. 

İnovasyonlar, ırk ve ulusal sınırlardan bağımsız olarak insan emeklerinin birikimi sonucu ortaya çıkar. Biyoloji, psikoloji ve sinirbilim gibi çok sayıda bilim dallarına baktığımız zaman insanların ayrık bireyler olup olmadığı sorusu üzerinde daha çok düşünmemiz gerekecek. Belki de bireysellik duygusu sadece bir yanılsama olabilir. Aslında hepimiz ayrık bireyler olduğumuza inanmak üzere evrildik. Ne var ki bu bireyselciliğin aşırıya vardırıldığı bir dünyada, ben-merkezci bireylerin toplumsal sorunları çözmesini beklemek aşırı iyimserlik olur..

BÜTÜNÜN BİR PARÇASI

Kuramsal olarak insanlığın ortak yapıtlarının bireysel çabalardan oluştuğu gerçeğini kabul etsek de beyinlerimizdeki bağlantıların yeniden oluşması için pratik yapmak gerekir. Nöral ağlar ancak sevecen davranışlar yardımıyla güçlenir. Toplumsal yardımlaşma faaliyetleri insanlar arasındaki psikolojik bağlantıları geliştirir. Benzer şekilde meditasyon uygulamaları da nöral ağları değiştirir ve insanların bir bütünün parçası olduğu fikrini besler.

Toplumsal düzeyde çevre sorunlarıyla ilgili samimi ve açık tartışmalara ihtiyacımız var. Bireysel tutum ve davranışlarımızın diğerlerinin yaşantısını nasıl değiştirdiği konusunda farkındalığın artması da önemli. İklim değişikliğinin zorlamasıyla artan insan göçlerine birey olarak değil, toplum olarak nasıl yaklaşmamız gerektiğini tartışmanın zamanı geldi de geçiyor. 

Herkese Bilim Teknoloji dergisinin katkılarıyla hazırlandı.