İtibar yoksa, yazarın şöhreti neye yarar!

Has yazar kimdir diye biri çıkar sorarsa, kolayca yanıtlarım: Kökünü, dilinin ve kendinden önce eser vermiş yazarların verimlerinden alan kişidir

12 Kasım 2019 Salı, 16:58
Abone Ol google-news

1 - Postmodern ölçüsüzlük çağı, yazarı iyice piyasa ilişkilerine sıkıştırdı. Çoğu zaman kalemimizi mürekkebe banarken (elbette bunu geçmiş özlemi ve göndermesiyle söylüyorum) banknot üstündeki lekesinin ne olacağını merak eder olduk. Yazar iyi yaşamak zorunda değil; verdiği ürünlerin niteliğiyle, yaşantısı arasında paralellik yok elbette. Ancak iyi yaşamasında sakınca da yok! Piyasaya hizmet etmek isteyip becerememek söz konusu olduğu gibi, koşulları sezip, kendini ona göre biçimlendirerek bir tür iktidara sahip olmak da mümkün. Bu işler de yazmaya dahil midir acaba? 

2- Fuarların panayır yerine döndüğünü çok zamandır biliyorum. Her sene ısrarla iki ayrı salon yapılması gereğinden söz açıyorum. Bir yanda falcı, büyücü, dinci, kişisel gelişim taciri, sahte tarihçi türü işi utanmazlığa vardıranlar olmalı; öte yanda, edebiyatın işçiliğini bilen, estetik ölçü için didinen kimseler yer almalı. Has yazarı bu utanca mahkûm etmeye kimsenin hakkı yok. Has yazar kimdir diye biri çıkar sorarsa, kolayca yanıtlarım: Kökünü dilinin ve kendinden önce eser vermiş yazarların verimlerinden alan kişidir. Bir satır anlamlı yazı kaleme almak için günlerini, gecelerini harcayandır. Bu elbet bazen ün de getirir, suç değildir. Lakin eserin itibarı yoksa, yazarın şöhreti olsa kaç yazar! 

3- Kalemi masaya koydum. Ardıma yaslandım. Aylardır mücadele verdiğim kitap tamamlandı sonunda, yayıncıya gidecek artık. Bu vedanın ne anlama geldiğini iyi bilirim. Hüzünlü yanı uzun saatler sonra yüreğe düşen ayrılık duygusundan gelir. Bir de garip utangaçlık belirir. Mizacı ne olursa olsun yazarın, ister dost canlısı konuşkan olsun, ister içe kapanık; artık ondan çıkan cümlelerin, başka ellerde yoğrulacağını, yeni yola çıkacağını bilir. Bu türden soyunmaya dayanmak kolay değildir. Perdeleri kapasan, ışıkları söndürsen yine de artık apaçık ortada olmanın huzursuzluğunu taşırsın.

4- Her kitap eksiktir. Teslimden sonra, eline bir daha kalem almak istemez yazar. Bu garip döngü intihar etmeye engeldir. Bir sonraki kitabı yazmamaya kesin kararlıdır çoğunlukla yazar. Çekilecek dert değildir bir başına, bu uzun yalnızlık saatlerine katlanmak. Sahi, yalnızlık saati dışında akan zaman var mıdır? Varsa hakikat midir? Her gün biraz daha insanlardan kaçıp yazıya sığınmak, o yükün altından kalkmak için mücadele vermek akıllı insan işi midir? Yazmaya dair her söylenen, tıpkı yazılan gibi eksiktir. Sisifos’tur yazar. Sırtındaki yükü yokuş yukarı taşır, bırakır, düşüşünü gözler, inatla yeniden yükler sırtına sonra. Başka türlü yaşamayı bilmez. 

5- Dostlarla hesaplaşma gereksinimi belli yaşa gelince ortaya çıkıyor sanırım. Bir yaşamı sürdüğünü anlamak için dönüp arkana bakman gerekir. Hele gelinen yol gidilecek olandan fazlaysa, iyice baskın bir arzuya döner bu. Çoğu kişi: “Yaşadıklarımdan pişman değilim” der. Bir ölçüde hak veririm bu sava. Tekrarlanma şansı olmayan süreç için pişmanlık duymak aptalcadır. Yine de hepten memnuniyet duymak tüm yaşadıklarından, aslında kayda değer tek bir an olmadığı anlamına gelir. Yaşam bir yönüyle vuruşmaktır. Kalemi kendini temize çekmek için kullanmak ne denli yanlışsa, eğer işleyen bir kalem varsa, onun yardımına başvurmamak da büyük yanlıştır. O halde ne yazmak gerekir?

Salt kurmaca metinler üreten yazarların düşün dünyasına uzağım. Deneme, anı, ya şam öyküsü yazma gereksinimi kendiliğinden gelir. Kurmaca metne felsefi hesaplaşmayı zorla sokmamak gerekir. Onun hakikatine saygı duymak lazımdır. O halde? İşte bu gerekçeyle önüme yaşamımı dökeyim dedim. “Dost kimdir” diye sordum ilkin. Daha önemli olansa; “Dostluk ölümsüz müdür” sorusudur. Dostlar ölür, gün gelir hayaletleri canlanır.

6- Gecikmeli olarak “Laurel&Hardy” filmini izledim. İki kişilik her tür iş güçtür. Biri yükün ağırını taşır. Eşit yetenek, erdem dağılımı beklenemez. Çoğu belirsiz gerekçelerle sever birbirini dostlar. Buna çıkar ilişkisi denir mi? Sanmam. Sonsuza dek sürmek zorunda olmasa da dostluk, eğer tarife uygunsa ilişki, herhangi bir yarar ummadan sever birbirini dostlar. Elbette ilişkiler olumlu sonuçlar doğurabilir. O birliktelik şöhret, para türü kazanımlar da sağlayabilir. Esas bu değildir. Dostluğun özüne dair iyice düşünmek gerekir. Tükendiği vakit geride bırakmak da koşuldur.

Filmin etkili yanı, iyi dost ve ortağın hesaplaşma yaşadığı sahnelerdi. Her ne kadar sinema insan ruhunu anlama ve anlatma konusunda dar geliyorsa da, yine de düşündürdü beni. Hardy geçmişte incitmişti Laurel’i. Belleklerinde farklı kalmıştı olay ve çok ağır kavgaya tutuştular. Hakaretler falan... Ardından içsel hesaplaşma, ardından yan yana geldiler yeniden. Hardy ağır hastaydı ve sonunda dostundan önce öldü. İki kişi yaşamaya, iki kişilik düşünmeye alışan Stanley Laurel kendini ömrünün sonuna dek evine kapadı. Filmin sonunda şu not var:

“Ve ömrünün sonuna dek Laurel&Hardy için senaryolar yazmaya devam etti.” 

7- Bir içki masasının etrafına ilişir, belki otuz yılın hesabını dökmeye kalkarsın dostlarınla. Aradan geçen zamanda çocuklar doğmuş, evlilikler boşanmalar yaşanmış, her tür iflasın acısı çekilmiş, hastalıklar içinde kıvranır olmuştur kişiler. Ama sanki o zaman geçmemiştir, daha ilk cümle ile otuz yıl buharlaşır, gider. İşte o an hakikatle yüzleşir insan. Konuştuğumuz dünün hayaletleri midir, yoksa ağızlar dolusu kahkaha atan canlı kanlı dostlar mıdır?