Jeffrey Eugenides'ten 'Bakir İntiharlar'

2003’te “Middlesex” romanıyla Pulitzer Ödülü’ne değer görülen Jeffrey Eugenides’in ilk romanı “Bakir İntiharlar”. Kitap, Sofia Coppola tarafından filme de aktarılmıştı.

18 Kasım 2016 Cuma, 15:01
Abone Ol google-news

Tek bedende beş genç kız

Bakir İntiharlar, okumasak bile kulağımıza çalınmış hikâyelerden neyi anlattığını bildiğimiz, en azından az çok fikir sahibi olduğumuz kitaplardan. Sofia Coppola’nın Virgin Suicides’ını herkes bilir. Kitabı pek fazla okunmamışsa da Coppola’nın filmi bir dönem insanların birbirilerine anlattığı, kulaktan kulağa yayılmış filmlerdendi. Filmde beş kız kardeşten her biri intihar edecekti ve kulağımıza film hakkında bir şeyler fısıldayan insanlar, bizleri bu bilgiden mahrum bırakma konusunda tereddüt yaşamıyorlardı. Eugenides de öyle. Kitabın adı, kitap hakkında başlı başına bir fikir veriyor ve öylece beş kız kardeşin intiharını beklemeye koyuluyorsunuz.

Kitabı okumadan önce belli başlı önyargılarım yok değildi. Eugenides’in Middlesex romanını okumuş ve bayılmış fakat cinsiyetle ilgili olan bölümlerde –kitabın ana karakteri bir hermafroditti- çok açıktan olmasa da inceden bir özensizlik sezmiştim. Elimde beş kız kardeşin, büyük ihtimalle toplumsal-aile baskılarından ötürü intihar edeceği bir kitap olunca, bu halin, özellikle kızları intihara sürükleyen olay ve olguların neler olacağı ve nasıl aktarılacağı benim için bir soru işaretiydi. Deniz Gamze Ergüven’in Mustang’te ördüğü karikatürize kötülerin kitapta olmaması için içten içe dua ediyordum. Bu nedenle öncelikle şunu net bir şekilde söylemeliyim: Kitabın henüz başında ya da arka kapağında, hatta adında beş kız kardeşin intihar edeceğini söyleyip onları intihara sürükleyen süreci anlatmak zor bir şeymiş gibi kulağa geliyor ve Eugenides bunu ustaca başarıyor.

 

BEŞ KAFALI MİTOLOJİK BİR YARATIK

Beş kız kardeşin hepsi birbirinin kopyası. Birbirlerine benziyor; hepsi güzel, alımlı, zarif. Sanki tek bir bedende birleşmiş beş genç kız; kimin kim olduğu, adları bilinmiyor. Kardeşlerden ilk intihar edeni Cecilia bile, günlüğünde kardeşlerini tek bir bedende anlatmaktadır âdeta: “Her zamanki güvensizlik duyguları, üzüntüler, platonik aşklar ve hayallerden eser yoktu defterde. Cecilia bunların yerine kendini ve kız kardeşlerini sanki tek bir vücut ve ruhmuş gibi anlatmıştı. Hangi kardeşinden söz ettiğini anlayabilmek oldukça zordu ve pek çok cümle okuyucunun zihninde yatağa uzanıp abur cubur yiyen, sevgi dolu halaların, teyzelerin ziyaretinden mustarip on bacaklı, beş kafalı mitolojik bir yaratık imgesi uyandırıyordu.”

Anlatıcının, erkeklerin gözünde beş kız kardeşin ayırt edilmemesi tuhaf değildir belki; beyaz tenli, güzel beş genç kız, ‘belki’ birbirleriyle karıştırılabilir. Fakat Cecilia’nın dahi günlüğünde hepsini aynı şekilde tarif etmesi, aile içinde ya da toplumdaki farklılığa tahammülsüzlüğün işareti gibi; özgün, istediğin gibi olmaya izin yok. Beş kız kardeşin intihar etmesinin sebebi, aslında hepsinin aynı bedene, aynı kalıba hapsedilmesi, ortada beş kız kardeşe ait sadece tek bir bedenin bulunması olsa gerek. Kadın olmak bir anlamda tutsaklıktır; bu tutsaklık her daim eve kapatılmak şeklinde tezahür etmez.

 

MÜKEMMEL GENÇ KIZLAR

Kızları bizlere aktaran anlatıcı çoğu kez ‘biz’ kelimesini kullanıyor ve kızlara dair tanıklıklar için başka insanlardan, onları sohbetlerinden, akşamüzeri konuşmalarından faydalanıyor. Ortada belli anılar ve görüntüler var fakat intiharların üzerinden yıllar geçmiş. Bir evdeki beş genç kız ve etraflarında erkekler var ve bu erkekler genç kızları anlatıyor. Kızlar idealize edilmiş, kimi yerlerde bir denizkızı ya da peri gibi, çevrelerinde bir aura, kafalarında hareyle dolaşıyorlar sanki. Gençlerden biri, Trip, kızlardan biriyle öpüştüğü ânı aktarırken, hayatında yaşadığı hiçbir aşkın onunla boy ölçüşemediğinden bahsediyor: “Hiçbir erotik an, Lux’ın sessizlik içinde derisini yüzüp yalayıp yuttuğu anla boy ölçüşemezdi.”

Şüphesiz kız kardeşlerin intiharı onlara bir takım ‘süpergüçler’ vermiş olmalı. Fazla dışarı çıkmayan, sessiz sakin bu genç kızlar hakkında çevredekilerin bu kadar bilgi sahibi olması dahi bir miktar abesken, bir de bu denli mükemmel tasvirler, orada abartılan bir şeylerin olduğu izlenimi bırakıyor. Cecilia’nın intiharı, Lux’ın güzelliği ya da üzerlerinden parıltılar fışkıran bu genç kızların yaşam enerjisi… Marilyn Monroe’nun o meşhur beyaz elbiseli sahnesi kadar etkileyici anlatılar… Akılda dönüp dolaşan soru şu: Kızlar o kadar da güzel miydi, Lux o kadar da iyi öpüşüyor muydu, anlatılanların ne kadarı gerçek, ne kadarı fantezi?

Kitap boyunca her yaptıkları izlenen kızlar, çatıda bile, banyolarında bile rahat bırakılmayan, ahali tarafından kim oldukları dahi önemsenmeyip bir mitolojik figürmüşçesine tek bir güzel bedene indirgenen ve bir bakışa hapsedilen kızlar, en berrak, en saf, en kusursuz formlarıyla, ahalinin zihninde, eşrafın üzerinde dolanıyor, bir karabasan gibi mahalle gençlerinin üzerine çöküyor. Eugenides’in aktarımında en hoşuma giden detay bu olsa gerek: Anlatıcı anlattıklarının hiçbirinden emin değil çünkü kızların kim olduğuna dair o kadar da fikri yok; anlatıcıya bir şeyler aktaranlar, aktardıklarının doğruluğundan emin değiller, çünkü ortada beş intihar birden var ve intiharlar konuşuldukça, belki de iyi olmayan öpüşmeler güzelleşiyor, kızlar tüm akıllarda eksikliklerinden arınıyor. Eugenides, bu yanıyla kızların intiharının boş yere olmadığını söylüyor bizlere; ruhları ilelebet buralarda dolaşacak ve uzaktan onları izleyenler, artık onlar tarafından izlenecek.

Bakir İntiharlar, 1993’te yayımlandığında bir romancının doğuşunu müjdeliyordu. Herkesin işaret ettiği Eugenides, sonrasında beklentileri boşa çıkarmadı ve on yıl sonra, 2003’te Middlesex romanıyla Pulitzer’i aldı. Bakir İntiharlar, şimdiden klasik olarak nitelendirilebilecek, ileride daha çokça uyarlamayla, ilham verdiği film ya da romanlarla yıllar sonra dahi kendisinden söz ettirecek bir kitap.

 

Bakir İntiharlar / Jeffrey Eugenides / Çeviren: Kâmuran Solmaz / 260 s.