Kadınlar cennetin ayakları altındadır

Kadınlar derken, hele güçlü bir kadın derken, babaannem hep aklıma düşer.Acıdan düşüp düşüp de kalkmaya çalıştığım zor zamanlarımda onu hatırlardım çoğu zaman.Ona göre tüm kapılar kapanmazdı.Birisi kapanınca bir diğerinin açıldığını görmek için açmamız gereken gönül kapımızdı.Ben tüm kapıların kapanmış sıkılığında onun anlattıklarını, bana öğrettiklerini karşımda duran kapıların açılmasını, ışık huzmesi anahtar deliğinden diledim.

09 Mayıs 2020 Cumartesi, 15:36

Geçen zaman ne aylardan ne günlerden ne dünlerden ibarettir. İbaret olan belki de kafamızın içinde atlıkarıncanın dolapları gibi dönen, gidip de gelmeyenlerin bıraktığı izlerdir. Bugün her nedense dönüp dolaşan dönme dolabın içinde babaannemi hatırladım. Belki de Anneler Günü'nün hatırınadır dönüp dolaşması, gelip bir daha gitmemesi. Şehirler, sokaklar, mahalleler, anlar, zamanlar, özel günler hep sevdiğimiz birilerine özel, birilerine tahsis. Bu bölük pörçük parsellerde gizli mahal imar etmişiz çoğu zaman. Gizli mahalde birilerini bulmuşuz, bulmuşuz da sevmişiz. Sevip de kaybetmişiz, kaybedip unutmamışız. Gidenler hiçbir yere gitmez, ya seslerde ya sözcüklerde ya kokularda saklanır, ölüp bir yerlere gitmemek  ve unutulmamak ve ölerek yaşamaya devam etmek biraz da öyle bir şeydir. Ölerek yaşamaya devam edenler suskundurlar hepsi o kadar. Mesela bazen sabahın erken saatlerinde mırıltılar içinde birileri bir şeyler okur ,açarım gözlerimi, üzerine sigara kokusu sinmiş fistanıyla karşımda babaannem oturur. Olduğu yerde hafif hafif sallanır, hafıza denen kuyunun dışına, hep dışına doğru, işte o anda sözcüklerim odama tırmanır.

Babaannem,  zulmün dozer gibi ezip geçtiği Diyarbakır'ın Sur semtinde çocukluğunu ve ilk gençlik yıllarını geçirmişti. Kısa süreliğine de olsa köye gelin gitmiş, köylülük zihniyetinin kendine benzemeyeni dışlayıcılığında bir dünya kuramamış. Kendisine giydirilmek istenen bir beden küçük elbisenin darlığında köyü terk edip Diyarbakır'a dönmüş...

***

Kadınlar  derken, hele güçlü bir kadın derken,  babaannem hep aklıma düşer. Acıdan düşüp düşüp de kalkmaya çalıştığım zor zamanlarımda onu hatırlardım çoğu zaman. Ona göre tüm kapılar kapanmazdı. Birisi kapanınca bir diğerinin açıldığını görmek için açmamız gereken gönül kapımızdı. Ben tüm kapıların kapanmış sıkılığında onun anlattıklarını, bana öğrettiklerini karşımda duran kapıların açılmasını, ışık huzmesi anahtar deliğinden diledim. 

Biz Tahir'i kaybettikten sonraki bir gecede, kızımla telefonda uzun uzun sohbet ederken karşımdaki ses uzak yerlerde, haliyle acılı. İçimden geçen "Allah bir kapıyı kapatınca başka kapılar açar, hepsini birden kapatmaz" cümlesini kızıma tekrarladım. Aslında sayıkladıklarımla içimdeki umutsuzluğu - farkında olmadan- bugün size anlatacağım kadının sesi sayesinde ayıkladım. Dedim ya gidenlerin kimi sözleriyle, kimi sesleriyle, kimi kokularıyla kalır.

***

Bazı kadınlar vardır dut ağacına benzerler. Kökleri yerin derinliklerine indikçe iner. Yaşlandıkça kuvvetli kökleri peyda olur toprağın dibinde.Yaprakları ince incedir yürekleri gibi, gürleyen rüzgarlara karşı derinlerdeki köklerinin sayesindedir güçleri. İşte benim babaannem de bir dut ağacıydı, benim hayatıma kök salan. Sabahların serinliğinde erken uyanır, Kuranıkerim'in altın yaldızlı kapağını açar, mırıltılar içinde okur, kitabın kutsallığını başının üzerinde taşır, duvara monteli rafa koyardı, koymadan önce üç kez öpmeyi ihmal etmezdi. Mırıltılar içinde okumaya başladığı Kuranıkerim'in altın yaldızlı kapağını kapatır kapatmaz bana anlatmaya başladıklarının silinmez etkisi daha da üzerimde. Çünkü, büyük bir inançla anlattı Tanrı'nın bağışlayıcılığını,Tanrı'nın yarattığı kullarına asla öfkeyle bir muamele içinde olamayacağını, onun müşfik sesinde Tanrı'yı sevmeye başladım. Bana cenneti, içindeki yemyeşil ağaçları, akan dereleri anlatırken çocukluk aklımla ellerimi uzatırsam istediğim her şeyi, ama her şeyi bulabileceğimi, seyrettiğim sihirli çizgi film kahramanları gibi yemyeşil ağaçların yeşilliğinde, cennetin ışıklı sokaklarında sonsuz bir huzurla dolaşabileceğimi o müşfik seste hayal etmiştim.

Ağaçların özgürlüğünde ve ışıklı sokaklarda dolaşabilmenin ilk şartının Tanrı'nın kullarına zarar vermeyen insanoğlundan seçileceğini anlatan müşfik ses, beni ayırım yapmadan her kulu sevmenin gerekli olduğunun temellerini attı diyebilirim. Onun anlattığı cennetin kapısından geçebilmenin anahtarında, "Sevgili Tanrı'nın yarattığı sevgili kullarına zarar vermemek ve hak yememek" yazılıydı. Babaannemin anlattığı cenneti o kadar çok sevmiştim ki "Tanrı, ölüm ve öbür dünya" bende korkulması gereken kavramlar olmaktan çıkmış, işlediğim çocukça bir günahın karşısında Tanrı beni bulutların arasından ürkmeyeceğim şekilde uyarmış, ben de başımı sallamış, söz vermiş, verdiğim sözlerle kendimi ona kanıtlamaya çalışmıştım.

***

Babaannem,  zulmün dozer gibi ezip geçtiği Diyarbakır'ın Sur semtinde çocukluğunu ve ilk gençlik yıllarını geçirmişti. Kısa süreliğine de olsa köye gelin gitmiş, köylülük zihniyetinin kendine benzemeyeni dışlayıcılığında bir dünya kuramamış. Kendisine giydirilmek istenen bir beden küçük elbisenin darlığında köyü terk edip Diyarbakır'a dönmüş. Babamı şehirdeki bir ilkokula vermiş, eğitim enstitüsüne göndermiş Fransızca öğretmeni olmasına vesile olmuş. Eminim benim gibi sayısız çocuğun hayatından sessiz kahramanlar gelip geçmiş, isimlerini bir yerlere yazdıramayan sessiz kahramanlar. Bizde biraz da yakını görememe hastalığından mı ne? Gözümüz hep uzaklardaki kahramanları arar durur.

Sözünü ettiğim kadın üç dil bilirdi mesela. Kürtçe,Türkçe, Arapça. Akşamın karanlığı iner inmez gözlerini kısarak saatine bakar "Çocuklar sessiz olun ajans vakti" der pilli radyosunu kucağına alır, BBC'den, Amerika'nın Sesi Radyosu'ndan haberleri dinlemeye başlar, "Kürtlerle ilgili haberleri her radyo vermiyor " der, bir müddet sonra Erivan Radyosu'na geçerdi. Radyoda kaval eşliğinde türküler başlar, eli tütün tabakasına gider, bir sigara sarardı. Dumanıyla beraber içinde biriktirdiklerini odanın boşluğuna üflerdi. Bir kankası vardı adı Minto. Minto bir Diyarbakırlı Ermeni kadın. Evimize kışla beraber o da gelirdi. Odun sobasının başında bir çember oluşturur, ısıtmaya çalıştığımız ellerimizi uzatır, ateşi ortamıza alırdık. Harlanan ateşin sıcaklığında Minto'nun mırıltılı sesiyle hikâyeler dinlerdik, hikâye anlatmadığı zamanlarda da sesi mırıltılı, kesik ve kısıktı.

***

Sobanın başında geçirdiğimiz zamanlarda doğup büyüdüğümüz Sur semtinin üzerinden zulmün dozeri geçmemişti, dar sokaklarda geniş dünyalar kendi yağında kavrularak dönmeye devam ediyordu. Bu geniş dünyada Nanay vardı mesela. Nanay Avrupa'ya kaçmak zorunda kalmamıştı hâlâ. Bir gün altın yaldızlı kitabını kapatınca "Nanay da kaçmak zorunda kalmış " demiş, dudaklarından dökülen sigara kokulu nefesi fistanına sinmişti. 

Babaannem, etnik köken, din ayırımı yapmadığı gibi şimdiki modernlik kavramının karşılamayacağı düzeyde erkek kadın arasında her türlü art niyetten ve taassuptan  arınmış bir rahatlıkla  "Ben bugün radyocu Eşref'in bir çayını içmeye gittim" diyecek kadar da rahattı. Bu zamanda  kaç kadın hiç çekinmeden mahallesinden bir esnafın çayını içmeye cüret eder, eteği üstü başı namüsait diye tekmelenmeye izin verilirken. Babaannem diyorsam o zamanlar ancak kırkında falan. Arkadaşlarıyla toplaşıp Dilan sinemasına pikniğe gider gibi çocuklarıyla film izlemeye giderlermiş. Giderlerken yanlarında bir erkeğin bulunmasına ihtiyaç duymadan. O zamanlar Sur semtinin sokaklarını zulmün dozeri düzlememişti.

***

Babaannemin sokaklarında kadınlar vardı. Ermeni, Süryani, Keldani kadınlar. Daracık sokaklara açılan geniş pencerelerden birbirlerine seslenirlerdi, hepsinin tek ortak noktası kadın olmaktı. Bu tek ortak nokta belki de her şeydi, beraber yaşamak için çok şeydi. Babaannemi ve diğer adsız kahramanları düşününce televizyonun karşısında buluyorum kendimi can sıkıntısından. Süslenmişler, püslenmişler, yemek masalarının başına kurulmuşlar, dudaklarını büke büke, ahkam kese kese konuşuyorlar, ne çok şey biliyorlar. Verseler dünyayı ellerine, bir saatte kurtaracaklar. Biri diğerine yakışıksız  bir şey söylüyor ki televizyon biiiip diye ötüyor. Sur'un dar sokaklarında birbirlerine nezaket ve saygı içinde kendi pencerelerinden başka pencerelere uzayan sesleriyle kadınlar  aklıma düşüyor. Düşüyor, düşüyor da bir daha yerden kalkmıyor. Yere düşürülenler bir daha kalkmamaları için düşürülüyorlar diyorum, kendi sesimi kendim dinliyorum.

Kadınlar renkli renkli dönüyor televizyon camının ışığında. Dudaklarına dikkatle bakıyorum, her biri meydanda dövüşe hazırlanmış dövüş horozu. Memlekete ne çok benziyorlar bu halleriyle, birileri bunları kumanda etmiş diyorum, elim televizyonun kumandasına gidiyor, kapatıyorum televizyonu. Bu kadınlardan birine sorun, inan sayamayacaklar onları yöneten bir bakanın adını. Oysa babaannem bakanların çoğunun adını bilir, gelmiş geçmiş Cumhurbaşkanlarının adlarını sayardı.

***

Kadınlar vardır hayatımızda izler bırakan,bir de kadınların hayatında izler bırakan hayatlar vardır. Ben ikinci satırın manasında debelenirken onun güçlü duruşunu hep hatırlarım. Kendi dininden, ırkından olmayan Minto'yla ekmeğini sobanın başında bölüşen kadın mı mütedeyyin, benim cümlelerimle konuşmuyorsun, o halde benden değilsin diye fetva üzerine fetva çıkaranlar mı mütedeyyin? Radyocu Eşref'in çayını, mahalle baskısı olmadan kardeşlik duyguları içinde, kadınlığından utanmadan, el alem ne derin ağırlığı altında ezilmeden içen dünya mı modern, milyonların karşısına geçip kasım kasım kasılarak birbirlerine nefret diliyle konuşan kadınların dünyası mı? 

***

Bir gün ben de her vatandaş gibi hep söylendik, hep ezberlendik tedrisatın tornasından geçerken orta okul öğretmenim kara tahtaya "Cennet annelerin ayakları altındadır" diye yazdı incecik parmaklarıyla, hatta bir ders boyu yazdıklarını silmedi. İnsanlar ne de olsa inandıklarının kolay kolay silinmesini istemezdi. Onun tahtaya yazıp da silemediklerine ben de içten içe inanmıştım, çünkü ben anlatılan cenneti babaannemden duymuş onun da oraya gideceğine hatta bir kadın olarak bu yerin, benim ayaklarımın altında olabileceğine sevinmiştim.

Yıllar sonra, galiz küfürlerle birbirlerine saldıranların, soygun ve haracı itibarlılaştıran külhanbeylerin, racon kesen dünyalarının  zihniyetinden mütevellit  şiddete maruz kalan kadınlara, benim  hayalini kurduğum cennetin vadedilmediğini anladım. Evet bir cennet vardı hem de çok uzaklarda olmayan yanı başımızda olan bir cennet. O  cennetler ki  babaanneme benzeyen kadınların ayakları altında değildi. Maalesef kadınlar şiddete uğrayarak, tecavüz edilerek, çocukları, kocaları öldürülerek, yok sayılarak cennetlerin ayakları altında yaşamaya mahkum edilmişti.